25 Aralık 2009 Cuma

AŞK BU

Genç adam biçtiği ekin destelerini yığın yaptı. Öğlen yaklaşıyordu. Güneş tepeye yaklaşmış, havaya ağır bir sıcaklık basmıştı. Tarlada eşi, annesi ve babası ile birlikte ekin biçiyorlardı.

Babası; "Haydi kızım, öğlen yemeğini yap da getir" dedi, geline. Oğlanın gözleri büyüdü. Karısı daha ondört yaşındaydı. Analık elinden kurtarmak için kaçırmak zorunda kalmıştı. Ama o yemek yapmasını bilmezdi ki. Şimdi annesinin babasının yanında mahcup olacaktı. Ne yapsa da buna bir çare bulsaydı. Bereket versin tarla eve yakındı. Bir ara babasına farkettirmeden çalıların arkasına dolanıp oradan bir koşu eve vardı. Gerçekten de, evde ne yapacağını şaşırmış, etrafına bakıp duran karısını buldu. Hemen ocağa tencereyi koydu. Yağını, bulgurunu,tuzunu, suyunu ayarlayıp altını ateşledi. "Bunu pişince indirirsin"dedi eşine. Yufkaları sepetten indirdi, sofra bezine koyup suladı. Bezle üstünü örttü. "Bunları biraz sonra katlarsın, yemek de pişince tarlaya bohçala getir, soğan ve ayran koymayı unutma" dedi. Karşısında sevimli gözlerle ve hayranlıkla O'na bakan Cananı'nın yanaklarına öpücüğü kondurup tarlaya koştu.

Babası," nerde kaldın oğlum, neredeydin" dedi. Oğlan, "baba dereye ayak yoluna gittim" diye yalanı kıvırdı . Babası anlamamışa vurdu. Hafiften bıyık altından gülümsedi.

Gelin biraz sonra kolunda öğlen yemeği çıkınıyla geldi. Sofra bezini tarlanın ortasındaki yabani armut ağacının gölgesine serdi. Tereyağlı bulgur pilavı mis gibi kokuyordu. Baba,"eline sağlık kızım,yemek güzel kokuyor" dedi. "Sağol baba, afiyet olsun" diye hafifce utana sıkıla seslendi gelincik. Gerçekten gelincik kadar taze, gelincikler kadar narindi. "Ama", dedi baba, "bu yemek sanki biraz bizim oğlan kokuyor". Gelin mahcup oldu. "Cin gibi şu bizim kayınbaba" dedi, içinden. "Yemeği kimin pişirdiğini nasıl da anladı hemen".

Kaynanası halasıydı. "Takılmasan olmaz kıza değil mi, önüne yemek gelmiş, ona dua et herif" dedi. Hep birlikte gülüştüler.

"Bu sıcakta bulgur pilavından sonra da şu yayık ayranı çok güzel gidiyor doğrusu" dedi baba.
"Artık şu çubuğu hakettim değil mi hanım, ver de bir tüttüreyim" dedi. "Ah şu mereti bir bırakabilsem" diye de içinden geçirdi. "Burda biraz da kestiririm artık" dedi. Ayaklarını uzatıp gözlerini kapattı. Mutluluk buydu işte, herkes için mutluluk bu.

Gençler bakıştılar göz göze. Onlar için mutluluk ise bambaşkaydı.

Ramazan IŞIK

BENİM KIZIM (öğretmenlik anıları)


İl merkezinin büyük okullarından birinde müdür olarak görev yapıyordum.23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklaşmaktaydı.Bayram kutlaması hazırlıkları için,bayramdan uzunca bir süre önce öğretmen arkadaşlarla toplantı yaptım.Bayram kutlamalarında neler yapabileceklerimizi konuştuk.
Bu bayram proğramında mümkünse okuldaki tüm öğrencilerin bir şekilde görev almasını arzuluyordum.Zira,sosyal faaliyetlerde küçük de olsa bir rol alan öğrenci bunu ömür boyu unutmuyor.Bu çalışmalara katılmak bazan onun hayatında bir dönüm noktası olabiliyor.
Bu düşüncelerle,öğretmen arkadaşlarıma;
-Her sınıf çok katılımlı bir faaliyet yapsın.Bayram haftasında okul bahçesinde,salonda,başka okullara giderek bu çalışmaları sergileyelim.Her öğretmen arkadaş kendi sınıfı ile ne tür bir çalışma yapacağını belirlesin.Bayram proğramına koymak üzere idareye getirsin.Kutlama komitesince uygun görülen çalışmalara başlasın,diye rica ettim.
Sınıflar bu çalışmalara başladılar.Öğretmenlerimizden biri bir gün müdür odasında yanıma gelip,
-Müdür bey,ben bayramda bir öğrencimi oryantal olarak çıkarmak istiyorum,hazırlıkları yapacağım dedi.
Ben de,
-Öğretmenim oryantal yerine başka bir çalışma yapalım.Sınıfın tamamının katılımı ile başka bir gösteri oluşturmaya çalışalım, dedim.

Aradan birkaç gün geçti.Öğretmenimiz bir sebeple bir günlük izin aldı.Onun sınıfı müdür odasının bitişiğindeydi.Sınıftan yüksek sesler geliyordu.Sınıfa girdim.Çocuklar öğretmenleri olmadığından çok gürültü yapıyorlardı.Hatırladığım kadarıyla dördüncü sınıf öğrencileriydi.Derslerini sordum.Sosyal bilgiler dersiymiş.Bir konu üzerinde çalışma yapmaya başladık.Tartışmalı ve zevkli geçen dersin ortamındaki sıcaklıktan,kendisine güven geldiğini anladığım bir kız çocuğu parmak kaldırdı;
-Öğretmenim,öğretmenim diye çırpınıyordu.
Ben;
-Söyle kızım, dedim.
-Öğretmenim,biz 23 Nisan proğramı için oryantal dansı hazırlamak istemiştik.Dansı ben yapacaktım.Siz izin vermemişsiniz, öyle mi dedi.
Bir anda şaşırdım.Bu konuyu öğretmen arkadaşımla kendi aramızda konuşmuştuk.Öğrenciye bu konunun aktarılmasına anlam veremedim.

-Kızım,bu programı hazırlayan bir komisyon var.Bu komisyon daha farklı bir çalışma sergilemenizi arzuluyor.Ben bu komisyonun üyesiyim.Siz de başka bir çalışma hazırlayabilirsiniz.Dedim.

Öğrencim üzgün,konuşmasına devam etti,

-Öğretmenim bu konuyu evde konuştuk.Babam diyor ki;"Müdür,kızımın oryantal yapmasına izin vermezse vermesin.Benim kızım gene de çok güzel oynuyor" diyor dedi.

Dokuz yaşındaki bir kız öğrencimle böylesine bir konuşma yapabileceğimi hiç düşünmemiştim.
Acaba ben mi çok gerilerde kalmıştım,benim yetiştiğim ortamlar mı gerideydi.

Çoğunluğunu müzik işleri,davul-zurna çalan vatandaşların oturduğu bu mahallede elbetteki anlayışlar da çok farklıydı.

Yıllar önce bir dağ köyünde,yine bir bayram kutlamasında bir piyeste görevlendirmek için kız öğrencilerime görev vermekte ne kadar zorlandığımı hatırladım.Piyeste rol verdiğim kız öğrencilerimin babalarının olurunu alabilmek için ne kadar dil dökmüştüm.Sonunda başarıp,güzel bir piyes ortaya çıkarmıştık.

Şimdi tam tersi bir durum vardı.

Öğrencimin başını okşadım.Anladım ki iyilik yaptığımı sanırken onları üzmüştüm.

-Kızım sen akıllı bir kızsın.Bugün bizim programlarımız böyle.Eğer ailen senin dans eğitimi almanı istiyorsa bunun için okullar var.Konservatuarlara gidebilirsin.Oralarda bu işlerin eğitimi veriliyor.Bu okullarda başarılı olacağına inanıyorum.Babana selam söyle,üzülmesin dedim.

Hayat her zaman çelişkilerle doludur.Önemli olan biz onu görebiliyormuyuz.

20 Aralık 2009 Pazar

HEP YARIM KALIYOR

Yarım kalıyor hep.

Bebekliğimizi zaten bilemedik.Anladık ki yarım kalmış.

Çocukluğumuz da öyle.Doyamadan daha,ne zaman büyüdüğümüzü anlamadan,yarım kalmış çocukluğumuz.

Gençliğimiz yarım kaldı.Omuzumuzda kaldıramıyacağımız ağırlıkta bir yükle gelince,o da yarım kaldı.Yükleri atacağız diye çabalarken,nasıl geçti bilemedik.

Şimdilerde bir kaygı mı sarmaya başladı ne.Yaşlılığımız da yarım mı kalacak diye.
Öyle ya,herşey yarım kaldığına göre.Bu da yarım kalmasın sakın.

Dostluklar yarım kalıyor.Daha tadına doyamadan,bir bakıyorsun kaybetmişsin.Boynun bükülüyor çaresiz.Gidenle gidilmez ki.

Sevgiler yarım kalıyor.Kuşa,böceğe sevgiler.Çiçeğe sevgiler yarım kalıyor.Ya mevsimi geçiyor,soluyor çiçek.Ya ömrü yetmiyor gidiyor böcek.Kedilerimin sevgisine doyamadan gidiyorlar.

Aşklar yarım kalıyor,bir hançer saplayıp yüreklere.

Eşler yarım kalıyor.Aynı gün Dünyayı terk edenlere imrendirerek.

Ayrılıklar da yarım kalsa olmaz mı.

Hayaller yarım kalıyor.Daha yapacak çok işimiz var derken,yarım kalıyor.Biraz daha zaman,birazcık ....

Yarım kalıyor hep.

17 Aralık 2009 Perşembe

NİYET HAYIR AKIBET HAYIR

Eskiler, "niyet hayır, akıbet hayır" derlerdi. Bu günlerde yaşadığım üzücü bir olay, bu sözü hatırlattı bana. Keşke bu üzücü durumu duymamış, yaşamamış olsaydım. Ama olacak oluyor her zaman.
Bir öğretmen arkadaşım var. Kendisini çok severim. Zaman zaman görüştüğümüz olur dışarda. Ailecek görüşemedik ama, dışarıdan birbirimizi sevdiğimizi biliyorum. Bir süre idareciliğini de yapmıştım geçmişte. Evinin yanından geçerken, bir hareketlenme ve kalabalık gördüm. Sokaktaki bakkaldan birşeyler almak için içeri giriyordum o ara. Bakkala bu hareketliliğin ne olduğunu sordum. O da, "karşı binadaki arkadaşın çocuğu kaza geçirmiş" dedi. Meraklandım. Oraya yöneldim. Bizim arkadaş gelenleri karşılıyordu. Dışarda masalar kurulmuş, yemek verme hazırlıkları yapılıyordu. Çok meraklandım. Yanına varıp durumu sordum. Sakalı uzamış, süzülmüş, sanki bir anda yirmi yaş yaşlanmış gördüm kendisini.
"Hayırdır", dedim. "Ne oldu, ben ilçede bahçedeydim, burada neler oluyor".
"Hiç sorma Ramazan bey", dedi. "Kızımı kaybettik, bir hafta oldu. Yedisinde yemek veriyoruz".
"Nasıl olur. Gencecik yavru, daha evleneli bir yıl olmadı. Ne oldu" dedim.
Hikaye şöyleymiş:
Arkadaşım kızını, doktor olan bir gençle yeni evlendirmişti. Varlık durumları iyi idi. Doktor olan damat, uzmanlığını tamamlamak üzere imiş. Öğretmen olan kız da atama başvurusunu yapmayı düşünmüyormuş. Bir bebek beklemeye başlamışlar, bu ara. Öğretmen atamalarının yapılacağını duyunca, "görev yapmaya gitmem, ama bir dilekçe de ben vereyim" demiş kız. Puanı tutmuş, ataması yapılmış. Düşüncelerini ailesine açıklamış; "Ben nasıl olsa hamileyim. Gidip göreve başlayayım. Nasıl olsa göreve gideceğim yerdeki hükümet tabibi de tesadüf, eşimin arkadaşı. Oradan rapor alırım. Arkasından doğum dönemi raporları başlar. Doğum sonrası raporları, derken bu öğretim yılını geçiririz. Gelecek yıla da bakalım", demiş.
Bu düşüncelerle atanmış olduğu yere eşi ile birlikte gitmişler. Yolda bir TIR' ın altına girmişler. Üç aylık hamile kızı ve doktor damadı kaybetmişler.
Çok üzüldüm. O kadar emekle yetişmiş iki genç ve daha doğmaya fırsat bulamamış bebek.
Ne diyeceğimi bilemedim. Baş sağlığı diledim. Bir iki teselli cümlesi kurmaya çalıştım. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Eskiler "niyet hayır, akıbet hayır" derlerdi.
Aman niyetleriniz hayır olsun. Umulur ki, geleceğiniz de hayır olur.
İçimden, "bu gençler, keşke bu yılı çalışmak, öğrencilerine faydalı olmak için düşüncelerle yola çıksaydı", diye geçirdim.
Gençlere çalışmayı, üretmeyi, sabrı, özellikle araba kullanırken kurallara uymayı öğretmeliyiz.
Acıları azaltmak için NİYETİNİZ HAYIR, AKIBETİNİZ HAYIR OLSUN.

Ramazan Işık

16 Aralık 2009 Çarşamba

HASATTAN DÖNÜŞ


Yorgun bahçeci işleri bitirdi.Bu mevsimin zeytin hasadı tamamlandı.Doğrusu bu yılki kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.Tarım işlerinin zor olduğu bilinen birşey.Ama zeytin hasadı da galiba en zorlarından biri.
Bu işlerden zevk aldığımı yazmıştım daha önce.Bahçede çalışmak,zeytin toplarken yorulduğumuz aralarda dalından kopardığımız narları,ağaçların altına uzanıp yemek çok zevkliydi.Ama artık bize ağır gelmeye başlamış bu işler.Bu yıldan sonra yapabilirmiyim bilmem.

Bu yıl zeytini Allah vermiş de vermiş.Yağmurlar bol olunca,ürün de çok fazla oldu.Toplamakla bitmedi maşallah.Bazı bahçe sahiplerinden şöyle bir espri duydum "bu yıl dağlardaki piynar ağaçları da zeytin verdi" diye kendi aralarında takılıyorlardı.Para etmedi o başka.Ben işin orasında değilim.
Doğal zeytin üretmek,ondan elde ettiğimiz KIRMA YEŞİL ZEYTİNi,SALLAMA SİYAH ZEYTİNi ve binbir emekle toplanmış zeytinlerden elde edilen DOĞAL SIZMA ZEYTİNYAĞInı sofraya getirmek büyük bir zevk.


Üretmek yaşamaktır.Üreten insan olmak yaşamakla eşdeğerdir.
Hayatın her alanında üreten insanlar görmek istiyor insan.

15 Ekim 2009 Perşembe

ZEYTİN HASADINDA



Dostlardan özür dilerim.Meraklandırdım.Bu aralar tarıma merak saldım.Onun için netten ve bilgisayarımdan uzak kaldım.İhmalkarlıktan bilgi notu da yazmayınca gönül dostlarını meraklandırdım.
Bilenler anlayacaktır,emeklilik farklı bir yaşama biçimi oluşturdu bizde.Bu yaşamın boşluğunu,zaman zaman kaçtığım,hobi bahçesi niteliğinde,küçük bir bahçeyle uğraşla doldurmaya çalışıyorum.Ağırlıklı olarak zeytin ağaçları var bu bahçede.Bu mevsimde o dönem şimdi.Hasat başlamak üzere.Kırma yeşil zeytin,sele (daha doğrusu SALLAMA)usulü siyah zeytin yapacağız.Kalanları da sızma zeytin nyağı yapıp değerlendireceğiz.Bunlar da bayağı zaman alan ve yorucu işler.Bir o kadar da zevkli.Şimdi bu çalışmlaların içindeyim.
Umarım bu işlemler bitince tekrar görüşebiliriz.Bu çalışmalar,sanıyorum birkaç ay sürecek.


Bloga uğrayan,not bırakan arkadaşlarıma sevgi,selam sunuyorum.
Duygusal olduğumu daha önce yazmıştım.
Beni duygulandırdınız.

24 Eylül 2009 Perşembe

SOSYAL İKLİMLENDİRME


İklimlendirme yeni bir kavram.Eski çağlardan beri bilinen,bazı ısıtma-soğutma sistemleri olsa da,modern iklimlendirmenin tarihi çok fazla değil.Teknolojiye bağlı olarak da,gelişmesini sürdürüyor.Gittikçe gelişerek konfor noktasına doğru ilerliyor.Yaşadığımız alanlar ısıtma,soğutma sistemlerinin çok çeşitleri ile donatılıyor.Biz de,her alanda olduğu gibi,bu alandaki yeniliklere doymuyoruz.

Bizim asıl konumuz,sosyal iklimlendirme.Bilindiği gibi,ülkemizin her türlü ortamı bir ısınıyor,bir soğuyor.Orta yolu bulmakta zorluk çekiyoruz.Termostatlarımızın ayarı bir türlü tutmuyor.Bazan çok sıcak,bazan çok soğuk.İklimlendirme yapmakla görevli olanların da tansiyonları mı yüksek nedir,onlar da orta karar bir yol bulamıyorlar.Yol ararken de zorluk çekiyorlar galiba.

Son zamanlarda bu iklimlendirme işlerinde bir gayret,bir gayret.Biz de burdan bakıyoruz,bugün sıcak hava mı üflenecek,yoksa soğuk hava mı.Önceden bilsek,tedbirimizi alıp ona göre giyineceğiz,ama o da belli olmuyor.Musluklar çok uzakta,okyanus ötesinde olunca,buralardan hava tahmini yapmak çok zor.

Bir bakıyorsunuz,sıcak hava muslukları açılmış.Beş şehit,on şehit.Bu sıcaklık bir süre devam ediyor.Yavrular toprağa,ateşler annelerin yüreğine düşüyor.Yürekler yakıldıkça yakılıyor.İstedikleri sıcaklık seviyesini elde edince,rolantiye alıyorlar motorları.Bu sefer soğutma muslukları açılıyor.Seçilim projeleri ortalığa dökülüyor.Aydınlarda bir fikir,bir fikir.Düşünceler öyle çok ki,kitaplar,dergiler,gazeteler dolusu maşallah.Televizyonlarda yorumlar, yorumlar.O yetmedi,biz de bloglarda başladık üretime.

Yakınımızda da hava üfleme muslukları var.O muslukları çalıştıranların parmakları da hep silah tetiklerinde bulunuyor.Dolayısı ile,onlara da yaklaşıp,nasıl bir hava üfleyeceklerini anlayamıyoruz.Silah tetiklerini okşayacaklarına,kalem açacaklarını çok kullansalar,işin şekli değişecek.Ama,mayaları öyle yoğrulmuş.İhanet kanlarına işlemiş.İlla silah tetikleri tutacaklar.Kandan besleniyorlar.İnsanca yaşamak zor geliyor."Onlar,bizim çocuklarımız,kardeşlerimiz"dedikleri,beyni kirletilmiş insanları,eline silah vererek,görevi vatanı korumak,namusumuzu beklemek olan,vatan evlatlarının karşısına çıkarmakta hiç sakınca görmüyorlar.Bazı gafiller de,bu duruma oturduğu sırça koltuklardan destek veriyor.

Sosyal iklimlendirme çalışmaları 'nda,gelinen bu son durumu,ibretle izliyoruz.Malum,ısınan motora soğuk su dökersen,blog çatlatır.Isıtılıp soğutulan son durumlardan dolayı,bizim de blog çatlatmamıza az kaldı.

Yüreklerimiz ağzımızda.Sabrımız sınırlarda.

UFUK ÇİZGİSİ'Nİ KAYBETMİŞİZ


Ne kadar üzgünüm.Kalbim ağrıyor.Blog arkadaşlarımdan Ufuk Çizgisi'ni kaybetmişiz.Hayat bu kadar radikal ve acımasız.Bir anda gerçekleri önüne koyuyor.Dayanmak ise kişinin psikolojisine kalmış.

Son yazılarımdan birine yaptığı yorumda şöyle demişti.
"UFUK ÇİZGİSİ- Dürüstlük erdem evet, ama bu erdemi insanlığı anlayabilmekde erdem oldu sanki artık. Bazıları ne erdem arıyor, ne yürek, ne insanlık..anlamak mümkün değil..yaşamak olsunda nasıl olursa olsun.. Allah rahmet eylesin."

Ben de cevap olarak,
RAMAZAN- UFUK ÇİZGİSİ,vahşi bir yaşam tarzına doğru gidiyoruz.erdemleri, mumla,çırayla arıyoruz artık.nereye gidiyoruz anlamakta zorluk çekiyoruz.

demişim.

Vahşi bir yaşam tarzına doğru gidiyoruz,gerçekten.Acımasız ve sıkıcı.

Allah rahmet eylesin.Ruhu şad olsun.

17 Eylül 2009 Perşembe

AYNI HAYATTAKİ GİBİ

Sanal alemi seviyoruz.Bazıları da benim gibi çok ciddiye alıyor,bu sanal dünya denen oluşumu.Burasını gerçek hayattakiler gibi bir yaşam sanıyoruz.Bir de bakıyoruz ki rüyadaki gibi,gerçekten sanalmış.Ha şunu anlasaydın.Kafamız biraz geç basıyor galiba.Ama ne yapalım,bununla ilgili önümüzde örnek yoktu ki.Dedelerimiz böyle bir yaşanmışlık yaşamamışlar.Dolayısı ile ,bu konu ile ilgili ne bir hikaye,ne bir masal ,ne bir teselleme,ne de örnek var.Yaşadıklarımız bizden sonrakiler için ilk örnekler oluyor.Bu yaşadıklarımıza olsa olsa rüyalarda anlatılanları benzetebiliriz.Başkaca bir ilgi kuramıyorum ben,birşeylerle.

Ne zamandır bloglara girmekte,yazı yazmakta,yorum yapmakta sıkıntı çekiyoruz.Bu iş nereye kadar devam edecek bakalım.Benim gibi,gençlik yıllarına kadar televizyon görmemiş,bilgisayarı orta yaşlarından sonra yakalamış olanlar,hemen kaygıya kapılıyorlar.Gençler bu konuda daha rahatlar galiba.

O değil,önemli olan şu.Eskiden yazdıklarımı,bilgisayarda bir dosyaya kaydederdim.Klasörler ve dosyalar halinde saklardım.Lazım olanları uygun yerlerde kullanırdım.Bu bloglar çıkalı,tam da bu,dedim kendi kendime.İstediğin zaman yaz,istediğini yayınla.Şimdi hepsi birden kayboluyor mu.Bak sen o zaman.Kopyası da yok.Aynı hayatımız gibi.Hayatımızın bir kopyası yok ya.Sanalın da yok.Ölüm gibi birşey bu.Eğer hayatınızın tümünü buraya kaydettiyseniz ve diyelim ki geri dönmemecesine kaybolursa bunlar.Yaaa,oldu mu şimdi.Acaba nereye gittiler.Cennete mi,cehenneme mi.Bu kadar uğraş,çabala,yaz bir de bakmışsın yok.Çok acı.Arkasından ağıtlar yakasın gelir.

Ağıt dedim de,ağıt da kişinin önemine göre yakılırdı eskiden.Ölen çok ünlü biriyse,ağıtcılar çifter çifter gelirlerdi.Fakirin biriyse,ancak anası,bacısı birkaç beyit söylerdi garibin arkasından.Ağlarsa anası ağlardı,gerisi yalan ağlardı.Bizim blogda acaba nasıl olur.Kaç kişi arkasından ağlar ki.Kaç kişi ağıt yakar.Yazık,iyi blogdu(burada adamcağız mı diyeceğiz,kadıncağız mı)rahmetli.

Öbür alemde birşeyler yaşayacağız da.Onun da boyutlarını tam olarak bilemiyoruz.Buradaki gibi olmayacağı kesin.Gerçek yaşamı bulana kadar aramaya devam.Sanal alemin de öbür dünyası çıkacak mı bakalım.

4 Eylül 2009 Cuma

SUÇLU BENİM

Dedem bir gün,evin önünde oturmuş,dikkatli dikkatli birşeye bakıp söyleniyordu.Yanına yaklaştım,merakla dinlemeye başladım.Suç bende,suç bende,bu işin kabahatlisi benim diye tekrar ediyordu.Elindekine baktım,bir ayakkabı.Merakım daha da arttı.Hayırdır dede,ne suçu,ne suçlusu,bu nedir dedim.

Bak,a oğul dedi.Bu benim eski ayakkabım.Bunu tamir etmesi için,şu bizim yeğen var ya,ayakkabı tamircisi Hasan,O'na vermiştim.Ama O bu ayakkabıyı doğru dürüst tamir etmemiş.Hile yapmış dedi.Bunun suçlusu da benim.Şimdi,neden dede diyeceksin değil mi.Şöyle evladım dedi.

Bu çocuk,yani yeğen Hasan,biliyorsun benim kız kardeşimin oğlu.Babası ölünce,annesi bana dedi ki,ağabey bu çocuğu bir sanata verelim.Bir beceri öğrensin.Ekmek kazansın dedi.Ben de O'nu Ayakkabı tamircisi Bedir Usta'nın yanına çırak olarak verdim.Yıllar geçti.Bu genç te usta olup dükkan açtı.Böyle ayakabı tamir etmeye başladı.Yalnız bir durum var.Bu Bedir usta var ya bu Bedir usta,öteden beridir hileciydi.Eline aldığı hiçbir işi düzgün yapmazdı.Eksik yapar,insanları kandırırdı.Çocukluğunu,gençliğini tanırım.Ömrü öyle geçmiştir.Zaten,işinde de pek başarılı olamadı.Zar zor geçirdi ömrünü.İnsanlara güven vermeyince,iş de az gelirdi kendisine.

İşte tüm bunları bile bile,ben bu çocuğu Bedir Usta'nın yanına çırak olarak verdim.O da iyi bir zanaat öğreneceğine,hile öğrenmiş ustasından.Baksana,dayısına bile,hile yapmış.Ayakkabıyı doğru dürüst tamir etmemiş.Bir boya,bir cila geri getirmiş dedi.

Dedemin anlattıklarını ibretle dinledim.Dürüstlüğün ne kadar büyük bir erdem olduğu,o gün kafama yazıldı.

Keşke dedemi erken kaybetmeseydim.Kim bilir daha ne erdemli hikayeler dinleyecektim.

Sevgili dedem,ruhun şad olsun.

Ramazan Işık

2 Eylül 2009 Çarşamba

EKMEK PEŞİNDE


Haguenau,Fransa'nın almanya sınırına yakın,tarihi Strasbourg kentinin bir ilçesi.Almanya sınırına 30 KM mesafede.Şirin bir orta Avrupa kasabası.Bu bölge Alsace(alsaz okunur)denen orta avrupa bölgesi.

Bu bölgenin ilginç özellikleri var.

En ilginç özelliği insan yapısı.Fransa'ya ait olmasına rağmen,kırma Almanca sayılabilecek,Alsazca denilen bir dil konuşuluyor burda.Alsazlar Fransızlardan daha çok Almanlara benziyorlar her yönden.Fransız televizyonlarında haftada bir iki gün,birkaç saatlik alsazca dilinde tv programları yayınlanıyor.

Diğer özelliği,bu bölgenin ekonomik zenginliği.Tarıma dayalı alanlarından çok verim alıyorlar.Orta avrupanın gün aşırı yağmurlu iklimi,buralarını çok verimli yapmış.Peynir çeşitleri o kadar fazla ki,marketlerde peynir reyonu kadar uzun tezgah,başka hiçbir üründe yok desek yeridir.

Tarihi Alsace evleri çok ilginç.Bizim Beypazarı evlerine benzer şekilde,duvarlarında ahşap latalar var.Bu evleri çok güzel korumuşlar.Eskiyi yıkıp yeni betonarme binalar yapmamışlar.İnsan bu evler arasında gezerken,tarihte geçmişe yolculuk yaptığını düşünüyor.

Alsazlar,fransızcayı aksanlı konuşuyorlar.Almancaya benzer bir aksanla,kaba bir biçimde.
Buradaki türkler de faransızcayı,alsazlarla beraber çalışırken öğrendikleri için,onlarda aynı alsazlar gibi aksanlı öğrenmişler.Benim için çok ilginç bir durumdu bu.

Bir ilginç durum da şuydu.Yıllardır Türkiye'ye gelememiş ailelerin çocuklarına ait Türkçe konuşmalar.Aile yurdumuzun hangi yöresinden gitti ise,çocuklar da o yörenin şivesi ile konuşuyorlar.Zaten türkçe okul ve öğretmen görmedikleri için,dil de aileden gördüğü gibi oluşmuş.

Dikkat çeken bir durum da şuydu.İlçeye bağlı bir kasaba var.Bir okulu var ve bu okulun toplam öğrenci sayısı üç yüz civarında.Bayağı büyük bir kasaba ama çocuk sayısı az.Bu kasabada beş altı Türk aile yaşıyor.Bu okula bu ailelerden gelen çocuk sayısı ise on iki.Koca kasabada üçyüz ,birkaç Türk aileden okula giden on iki çocuk.Bu da dikkatimi çeken ilginç bir durumdu.Böyle giderse Avrupadaki insan varlığımız kısa zamanda azımsanmayacak sayıya ulaşır,her ne kadar Anadolu'da nüfus artışında azalma olsa da.

Bizim insanlarımız buralara gelmişler.Köylerde kasabalarda,şehirlerde yurt yuva kurmuş,yerleşmişler.Gurbet ellerde ekmek peşinde koşmuşlar.Ayrı bir dünyaları olmuş.

Bizim oralarda bir deyim vardır"ekmaani govala"derler.Yani ekmeğini kovala,ekmek için çalış,çabala,başka lüzumsuz işlerle uğraşma demek isterler.Herkes ekmaani kovalasa sıkıntılar azalır.Ekmeğini kovalayana herkes saygı duyar.

Ekmaamizi kovalayalım.

Herkese sevgiler.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

KIZ ÇIKARMAK NE ZORMUŞ

Eski ama eskimeyen arkadaşlıklarım vardır.Benim yaşam kaynaklarımdan biridir onlar.
Öğretmen okulundan beri arkadaşlığımız devam eden,otuz yedi yıllık arkadaşımdan bir davetiye aldım.Kızını evlendiriyormuş.Düğün için Kayseri'ye davet etti.Biz de hem kına gecesine katılmak,hem de düğünde bulunmak üzere yola çıktık.

Bu yıl havalar serin gitti.Haziran ortaları olmasına rağmen Erciyes karla kaplıydı.Yolda durup bir fotoğrafını çektik."Erciyes'te Kar Olsam"şiiri de o yolculukta ortaya çıktı.

"Kız Çıkarmak"deyimi,bana hep ilginç gelmiştir.Ne demek yani bu derdim,çoğu zaman.Kızım olmadığından mıdır nedir,bu olayı biraz hafife alırım öteden beri.Ben oğlan evlendirdim,sanki eve mi geldi.Kendi evini kurduk,oraya "oğlan çıkardık" derdim.Ne zamana kadar.Bu düğüne gidip,düğün sonu arkadaşımla beraber,evde sabahlayana kadar.

Şimdi düşüncelerim değişti.Kız çıkarmak zormuş arkadaş.Gözlerimle görüp,şahit oldum.
Ben işin mutluluk yönündeydim sürekli.Ooo ne güzel kardeş ya.Bir evlat yetiştirmişsin.Büyütmüşsün.Okutmuşsun.Uygun bir gençle anlaşmışlar ve evleniyorlar.Ne kadar güzel işte, diye sürekli mutluluk vurgusu yaparak,aklımca onu teselli ediyorum.Sanki O bunların farkında değilmiş gibi.

İşin aslı öyle değilmiş.Bizim toplumda kız çıkarmak zormuş vesselam.
Aslında bunun tecrübesini daha önceden azıcık yaşamıştım da ,unutmuşum demek ki.Oğlumu evlendirirken gelin almaya gittiğimizde,gelinimin annesi ağlıyordu.Gelin hanımda herhangi bir ağlama eseri yok maşallah.Eşim de kızın annesi ile birlik olup,başladı ağlamaya.Allah Allah ne oluyoruz ya.Biz buraya yas yapmaya mı geldik.Düğün bu yahu,demiştim o zaman.Biraz ben de buruldum aslında da.Renk vermiyorum.Bu ağlaşmaları o zamandan hatırlıyorum da.Böyle kız çıktıktan sonra,evde kalıp,o hüzünlü havayı yaşamamıştım doğrusu,şimdiye kadar.

Sabaha kadar ne yapacağımızı şaşırdık.Uyku yok.Eften püfden konuşmalar.Gençler balayı için Antalya'ya gittiler.Acaba vardılar mı.Yorgun argın araba kullanacaklar,keşke bugün dinlenip gitselerdi,falan.Ama asıl sıkıntının o olmadığı belli.Evden kız çıktı,dert bu.

Evde bize dikenler batıyor.Bu sıkıntıyı nasıl atacağız yahu.İşkembeciye mi gitsek,dondurmacıya mı.Gecenin üçünde dondurma mı yenir.Dondurmacı arayalım.Yok çerez koyalım.Balkona bir girip bir çıkıyoruz.Ne yapacağımızı şaşırdık.Hadi çıkalım dedim arkadaşıma.Gidip dondurmacı bulduk,Sivas caddesinde.Maksat dondurma yemek değil,zaman geçsin işte.

Zor işmiş bu iş.

Hey kızlar,arkada ne hüzünler bıraktığınızın farkındamısınız.Ben oğlan evlendirdiğimde böyle olmamıştı.Arada bir fark var.Kız çıkarmak farkı.

Geleneklerin bize ulaştırdığı bu hüznü atmalıyız,ama nasıl.Evlenen kız olsun erkek olsun mutluluğu doyasıya yaşamanın bir yolu olmalı.

Gençlere yeniden mutluluk dileklerimle,darısı bekarların başına diyorum.

25 Ağustos 2009 Salı

OKUL YIKILIR MI ?

Ey vicdan nerdesin.
Tarih boyunca,insanoğlu gelecek kuşakları eğitmek için büyük çaba göstermiştir.Eğitim en önce planlanması gereken işlerden sayılmış,bütçeler ona göre ayarlanmıştır.Bir insan ya da grup eğitim için bir taş koyuyorsa o'nun adı yüzyıllarca anılmıştır.

Eğitime verilen önemi çok fazla sayıda örnekle anlatmak mümkündür.Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı bittikten sonra söylediği"asıl savaş şimdi başlıyor,o da cahillikle savaş",Hz.Ali'nin "bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum",Hz.Muhammed'in "ilim çinde de olsa gidip alınız,öğreniniz" demesi.
Yüzyıllar önce Gevher Nesibe Hatun'un Kayseri'ye Dünyanın ilk tıp fakültesini yaptırması.
Bu ve benzeri sözler,çalışmalar o insanların büyüklüğünü gösteriyor.

Ya şimdi,okul yıkanlara ne demeli.

Adını bile anmaktan kaçındığım,Eyüp belediye başkanı,okul yıkıyor.Bir dağ başına yapılmış olan,aydınlık geleceğimize bir ışık tutacak çocukların okulunu yıktılar.Dozerlerle,kepçelerle okul yıkmaya geldiler.

Neymiş kamu arazisi imiş.Süleyman Demirel ne demişti,"ülkeme fabrika yapacaklarsa köşkün arazisini bile bedava veririm" demişti,Ford Türkiyeye geleceği zaman.
Ya, bu yıktığınız,okul ya.İnsanın eli nasıl varır.O kepçecinin çocuğu yok mu.Ben böyle bir katliama alet olamam, diye neden demiyor.Deseydi ne olurdu.Bir insanlık dersi verirdi.

En kötü ihtimal,diyelim ki kaçak olsun .Her taraf kaçak okul binalarıyla dolsun.Şehirler gecekonduyla,hapishaneyle dolacağına.

Ey vicdanlar nerdesiniz.21. yüzyıldamıyız,orta çağda mı.Bizi orta çağa taşımak isteyenlerin attığı adımlara alkış tutanlar,bu nasıl iş.

Bu gün uyuyamadım.Kendimi o okulun öğrencilerinin yerine koydum.O minicik yavruların yerine.Allah'a azıcık inanan insanlar okul yıkamazlar.Anlaşılan sizde inançtan eser yok.Hapishane yıktığınızda verdiğim alkışları geri alıyorum.Demek ki o davranışı insanlık için değil,okyanus ötesi devletlerin gelecek kurguları için yapmışsınız.

Kınıyorum.Hayatımda kimseye lanet okumadım.Bunun için lanet olsun size diyorum.

Yazık,yazık.

Çok üzgünüm bugün,okul yıktılar.

21 Ağustos 2009 Cuma

HATİCEM

Paylaşım sitelerinden birinde rastladım O'na.Geçmişte yöneticiliğini yapmış olduğum okulun,arkadaş sitesinde adını gördüm.Bir mesaj attım.Hemen cevap geldi."Aaaa hocam, sizi burada görmek ne güzel" diye.

Yıllar önceye,Haticeyi birinci sınıfa kaydettiğim güne döndüm.Anne ve babasıyla odama gelmişlerdi,kayıt için.Spastik engelliydi,ayakta duramadığından babasının kucağındaydı.Refleks bir hareketle ayağa fırlayıp,yer gösterdiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Birinci sınıfa kaydını yaptım .Böyle fiziksel engeli olan öğrencilere duyarlılığı olan bir bayan arkadaşın sınıfına yazdım O'nu.
Bazı günler annesi,bazan babası kucağında getrdiler okula.Yaz günleri bahçede bankta,kışları koridorda beklediler,dersler bitene kadar.Onlar oralarda bekledi,ben de yüreğimde bekledim O'nu.Teneffüslerde tuvalete götürüp getiriyorlar,gerektiğinde beslenmesini yaptırıyorlardı.Özel bir de sandalye ayarladık,rahat etsin diye.

Okulda sınıflar yükseldikçe katlar da yükselir.Birinci sınıflar zemin katta ,ikiler birinci katta,üçler ikinci katta okurlar normal şartlarda.Biz onun sınıfını zeminde bıraktık,okul bitene kadar.

Çok azimli bir öğrenciydi.Sınıfta hep ilklerin içindeydi.İlk tanıştığınızda konuşmalarını anlamanız çok zordu.İlerleyen zamanlarda önce öğretmeniyle,sonra bizimle anlaşmaya başlamıştı.Tüm vücut kaslarında olduğu gibi,ağız kaslarında da problem vardı.
Yedinci sınıfa geldiğinde 23 Nisan törenleri için gösteri grubunda yer almak istedi.Hemen kabul ettik.Beden eğitimi öğretmenlerinin özel ilgisi ile çalışmalara katıldı.Beden eğitimi derslerine girme zorunluluğu olmayan bir öğrencinin,bu arzusu takdire şayandı doğrusu.Şehir stadında yapılan bayram gösterilerinde,grubun içinde koltuk deynekleri ile yer aldı.Bizi hem duygulandırdı,hem gururlandırdı.Tüm stad alkıştan inliyordu.Biz biliyorduk ki alkışı alan Haticeydi.

Sekizinci sınıfı bitirip,başarı ile diplomasını aldı.O yıl yapılan sınavlarda Anadolu Lisesini kazandı.

Lisede başarılı olduğu habererini alıyordum.Bu arada emekli oldum,bağlantı kopmuştu.Şimdi bu paylaşım sitesinde yeniden bulunca dünyalar benim oldu.Hal hatır sordum.İyi olduğunu öğrendim.Liseden sonra seçkin bir üniversitenin peyzaj mimarlığı bölümüne gitmiş.Oradan mezun olup,belediyede işe girmiş.Yurt dışında seminerlere de gidiyormuş.Netten takibini yaptım,Baku(Azerbaycan)ve Sofya(Bulgaristan)seminer çalışmalarına tanık oldum.Yurt içinden ve yurt dışından arkadaşları ile ingilizce olarak yaptığı yazışmaları da takip ediyorum.Şimdi bilgisayar olduğu için iletişim sorunu diye birşey yaşamıyormuş.

İzlediğim tüm bu durumlar beni çok mutlu etti.Son zamanlarda aldığım en güzel haberlerdi bunlar.
Birbirimizi arkadaş listemize ekledik.Tekrar görüşüp haberleşmek üzere ayrıldık msn dünyamızdan.
Keşke her günüm böyle olsa.

20 Ağustos 2009 Perşembe

GENÇLERİN OYUNU (MİM)

Gençler,mim diye bir oyun buldular.Beni de ebruli mimlemiş.Önce O'na teşekkür ederim.Ne demekse bu mim tam bilmiyorum.Ama sorular var ya,onları cevaplandıracağız anlaşılan.Gençleri mi kıralım şimdi.Galiba,bu işin bir yönü güzel.Blogdaşlar, birbirlerini kendi arzu ettikleri yönleri ile tanımak istiyorlar.Aslında yazılarımızda kendimizi anlatıyoruz.Bu da katmerlisi olsun,ne olacak.Bazan da böyle bir oyun olsun.BridgeBase'da briç oynayacağımıza,biraz da mim oynarız.

Bu yazışmaları bu yönü ile seviyorum ben.Bazan karşı karşıya olduğumuz insanlara söylemediklerimizi,buralarda yazıyoruz.Sonuç ne olursa olsun.iki cümle laf,nete gidiyor işte.

Sorulara geçeyim.



1. Bloguna neden bu adı verdin ?

Kendi adımla beraber,yaşam öyküm ve yaşama dair herşeyi kapsamasını düşündüğüm için.

2.Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?

Öyle bir takıntım yok.Günün gelişen şartlarına göre yazıyorum.Aslında yazmak denirmi buna bilmiyorum.Biraz sözlü anlatıma benziyor bizim yazılar.,

3.En son satın aldığın garip şey?

Çocukluğumdan ihtibaren en ihtiyaç olduğumu almak zorunda kaldığımdan,bu durum bende alışkanlık yarattı.bu nedenle garip şeylere pek para harcayamıyorum.Aslında bu durumdan ben de şikayetçiyim.keşke daha esprili bir yaşama kayabilsem.

4.Şeker gibi olduğun anlar?

Torunumla olduğum zamanlar.Bir de eşek ol dede demiyormu,eşekmiyim,şeker mi bilmem.

5. "Arkadaşım artık sormayın şunları" dediğin şeyler?

Çok özel ama,gene de yazayım.Senin çocuk okulu ne yaptı.

6.Aynaya bakınca gördüğün?

Hayata zar atmış,bazısı şeş gelmiş,bazısı hep yek.Hayatta kumar oynamamış bir insanım,ama kendini kumar masasıda bir kazanmış,bir kaybetmiş uykusuz bir insan gibi hissediyorum.

7. "Kendini okutan blog" dediğin?

Yazılanı ayırt etmediğimden,benim için yazılan herşey önemlidir.Ayrımsız hepsinden birşeyler öğreniyorum.

8.Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler.

Sanal ortamda olduğu için, blogdaşlarımla pek karşılaşabileceğimi düşünmemiştim.Ama şartlar gerektirirse,dağ dağa kavuşmaz,insan insana kavuşur derler ya.Her yerde olabilir.



Bir önceki yazımda, ödül dolayısı ile arkadaşlara gönderme yapmıştım.Şimdi de onlar dışından bazı arkadaşlara mim göndereyim bari.

herkese sevgi,selam.



http://askgunesi.blogspot.com/

http://asyaselda.blogspot.com/






19 Ağustos 2009 Çarşamba

BEN DUYGUSAL BİR İNSANIM (ÖDÜL)


Sevgili sihirlisepet http://sihirlisepet.blogspot.com/ ve devenin_bale _pabucu http://kararli.blogspot.com/ bana ödül vermişler.

Ben duygusal bir insanım.Böyle ödül filan aldımmı,dokunsan ağlayacak gibi olurum gençler.Öğrencilerimin, başıma toplanıp,minicik parmaklarıyla bana birşeyler gösterip,sorular sorduğu günleri hatırladım.



KIR ÇİÇEKLERİ

Aman Allahım,çok güzeldi o günler.
Kır çiçekleri toplayıp getirirlerdi yavrular.
En güzel hediyedir,aldığım o kır çiçekleri,biliyormusunuz.
Babamdan bir hediye alamadım.
Erken gitmiş adamcağız.
Ama yüzlerce öğrencimden kır çiçekleri aldım ben.
O kır çiçekleri var ya,o kır çiçekleri...
Ve onu veren eller.
Minicik,küçücük eller.
Kuzunun peşinde koşarken çalıya takılıp çizilmiş,
güneşte yanmış,
toprakla,çamurla yoğrulmuş o eller.
O ellerin verdiği kır çiçekleri.
İşte onlara hayranım ben.


Gençler bu ödülünüz için sizlere teşekkür ederim.

Bu ödülün kuralları varmış.
Logo yayınlanacak,
7 kişi belirlenip onların da linkleri yayınlanacak.Onada tamam da bu iş bayağı zor.Arkadaşlarımdan hangisini kimden ayırabilirim ki.Bir deneyeyim bakalım.

1-ebruli http://anka-yansimalar.blogspot.com/
2-Çınar http://nurmer.blogspot.com/
3-Dolunay http://dolunayimsin.blogspot.com/
4-sünter http://blogyazmicamiste.blogspot.com/
5-özlem http://ozlemakaydin.blogspot.com/
6-siyah kelebek http://curcuna-siyahkelebek.blogspot.com/
7-muhaber http://www.muhaber.net/

Bu arkadaşlara haber vermek gerekiyormuş,hemen haber vereceğim.

Bir de kendimiz için en ilginç 7 şeyi yazacağız.Bu da zor galiba ama.Zira insanın kendisini tanımlaması en zor şeydir gibi geliyor bana.

1-Çok kuralcıyım galiba.
2-Fazla titizmiyim neyim.Bazı yakınlarım"başladı gene mühlis kibarı"derler.Ben de bozulurum.Düzen,temizlik kötü mü yani.
3-İstisnasız bütün canlıların koruyucusuyum.Avcılığa düşmanım.
4-Başladığım işi bitirmeden uyuyamam.
5-Tam bir sigara düşmanıyım.Bu olgunun yeryüzünde neden var olduğuna anlam veremeyenlerdenim.
6-Kin tutamam.Çok çabuk unuturum.
7-Riyadan nefret ederim."Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol"felsefesine inanırım.

Bu kadar,herkese sevgi,selam.

4 Ağustos 2009 Salı

SENTETİK ALERJİSİ

Günümüzde üretim çok gelişti. O kadar gelişti ki, doğal yollardan elde ettiğimiz ürünlerin nerdeyse hepsinin sentetikleri yapılıyor.
Her alanda yapılan bu ürünleri kullanmak durumundayız. Artık bu ürünlerden faydalanmak kaçınılmaz,geriye dönüş yok.

Ancak benim en sıkıntı çektiğim şey, giyim eşyalarında kullanılan sentetikler. Öyle ki; yüzde yüz pamuklu diye aldığınız bir ürünün, en olmadık yerinde, bir sentetik parçasına rastlıyorsunuz. Bu durumda da, benim gibi yağmurdan nem kapanlar, ne yapacağını şaşırıyor.

Bir gömlek alıyorsunuz, keten ya da pamuklu. Bakıyorsunuz ki yakasına, sentetik malzemelerden yapılmış, kocaman bir üretici logosu. Giy giyebilirsen. Bu logoyu sökeceğim derken, tel tel uğraşıyorsunuz. Bazan gömleğin yakasını kestiğim de oluyor. Yeni alınmış ürün daha giymeden özürlü hale geliyor.
Bir atlet alıyorsunuz, yakanın içinde yine sentetik etiket. Onu da keseceğim derken çoğu zaman ürüne zarar veriyorum.

Oldum olası sentetiklere karşı alerjim var. Sanıyorum birçok insan da benim gibi bu konudan şikayetçi. En yakınımdan, torunumdan görüyorum. Çocukcağız da bu etiketleri kestirip çıkarmadan bu ürünleri giyemiyor.

Bunca yılların üreticileri bu durumları görmüyorlar mı.

Benim teklifimdir; ey üretici kardeş, bu etiketleri ürünlerin vücutla temas etmeyen kısımlarına yapıştırsan olmaz mı. Her seferinde bizi etiket çıkarmak için uğraştırmasan ne olur. Tüketici olarak biz memnun oluruz, üretici olarak sizin kaybınız olmaz.
Bloglarda üretici arkadaşlardan varsa, belki duyar. Bakarsın bu dertten kurtulmuşuz.

Ramazan Işık

6 Temmuz 2009 Pazartesi

BENİM DARBELERİM

Benim de darbelerim var. Bu günlerde moda ya darbeler. Herkes bir darbedir tutturmuş gidiyor. Ben de darbelerimi yazayım dedim.

Benim darbelerim ikiye ayrılır. Birincisi, bana karşı yapılan darbeler. İkincisi, benim yaptığım darbeler.

Aslında darbeler gereklidir galiba. Olgunlaştırıyor insanı. Darbeler olmasaydı, hayatı nasıl öğrenir, nasıl baş ederdik, yaşamın bunca sıkıntısıyla. Darbelerle alışıyoruz hayata. Hiç darbe görmemiş olanlar, hayata tam hazırlanamıyor gibi geliyor bana. Darbe istenen bir şey değildir, ama gereklidir galiba. Darbesiz hayat çok sönük geçiyor olmalı ki, benim hayatım darbeler senfonisi gibi. Tören geçişi yapıyorlar mübarekler. Biri bitmeden diğerinin belirtileri baş gösteriyor ufukta.

Bana karşı yapılan darbelerden başlamak isterim anlatmaya. Ama devamında da karşı darbelerimi ekleyeceğim.

Öncelikle, huğ denen, sazdan samandan yapılmış, çatma diye de adlandırılan yaşam ortamındaki bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmek, başlı başına bir darbe olsa gerek. Her ne kadar, o anları kendim fark edemesem de, sonradan anlatılanlara göre söylüyorum bunları. Çukurova’nın sivrisinekli ortamında, sıtmaya yakalanmadan hayata devam edebilmek de, benim hayata karşı bir darbem sayılır.

Beni dünyaya getiren ebenin iki gözü de kör imiş, iyi mi. Köy yerinde, hele o yıllarda, eğitimli ebeyi nerden bulacaksın. Tecrübeli âmâ ebenin ellerine doğmak, bir şans sayılır aslında. Ama şu görülüyor ki, tâ o zamandan, çok darbe yiyeceğim belliymiş hayattan. Gözleri görmeyen bir ebenin ellerine doğmakla.

Doğumumdan yirmi beş gün geçmiş ki, darbelerin en büyüğü gelmiş. Babam ölmüş. Daha on dokuz yaşını yeni doldurmuş, askere bile gidememiş adamcağız. Ben yirmi beş günlük bir et parçası. Acı bir darbe... Allahtan, bu darbelerin etkisini anlayacak melekelerim gelişmemiş daha.

Aman, darbeler gecikmesin. Babamdan sonra annemi de elimden almış yeni bir darbe. Annem ancak altı ay dayanabilmiş o evde, eşini kaybettikten sonra. Zaten kendisi de on beş yaşında bir çocuk. Çok küçük yaşta anne olmanın verdiği zorluk ortadayken, bir de eşini kaybedince, var dünyayı sen yorumla.

Babası çağırmış bir gün annemi. Babasının emri demir. Dönmüş baba evine. Babası karşısına almış, emri vermiş. Seni başka bir ilçede, bir adama veriyorum demiş, gelin olarak. Burada işin bitti. İşte bir darbe daha. Altı aylıkken kaldın mı annesiz. Allahtan dünyadan heberim yok. Bilinç yok daha. Yoksa nasıl dayanılırdı bunlara.

Dedem, baba yerine koymuş kendini. Baba diye sarılmışım ona . Zaman da çabuk geçiyor hani. Dokuz yaşıma gelince, hayat dedi ki; darben gecikti senin... Al sana bir darbe daha. Seni baban gibi büyüten deden, fazla yaşadı. O'nu da alıyorum elinden.
Yani, aklım ermeye başladığı için, bu darbe çekilecek gibi değildi doğrusu. Allah Allah, şimdi ben ne yapacaktım.

Babaannem,annem olmuştu artık. Onunla paylaşmaya başladık hayatı. Ama çok ağırdı doğrusu, bu paylaşımın koşulları. O kadıncağız da yaşlanmaya başlamıştı.
Dediler ki bir gün; komşu köyde filan emmin gilde kalıp okuyacaksın. Biz şehre göçüyoruz. Darbeler gecikmemeli, bir darbe daha geldi mi böylece. Eşeğe yükledikleri gibi bir yatak, komşu köyün yolunu tuttum.

Bir yıl boyunca, hiç tanımadığım bu insanların yanında kaldım. Mutluluk dolu bir yıl geçirdim, bu sevimli insanların yanında. Yetim çocuk olarak, garip ellerde kalmak zor iş olsa da, hayat yaşanmaya devam ediliyordu.

Yılın bitiminde, şehre gitmek zorunluluktu artık. Ama yaşanacak yer yok. Ne olacak şimdi. Ortada bir ev yok. Anne yok, baba yok. Neyse ki ana var, anne yerine. Babaanneyle sığınılan bir kulübe, hayata tutunmak için bir yuva oldu bize. Ama gelir lazım yaşamak için. Çalışmak lazım. Lokantada bulaşıkçılık bulundu, büyük şehirin bir köşesinde. Yaş oniki. Bu da benim yaptığım darbeydi, hayata karşı.

Beni alt edemeyeceksin ey darbeler. Ben de sana, karşı darbelerle cevap vereceğim. Böylece benim yaptığım darbeler dönemi de başlamış oldu.

Ortaokula yazıldım. Karşı darbelere devam yolunda bir adım daha atarak.

Ortaokulda yediğim bir darbe unutulmazımdır. Bir gün, okul idaresinden seni çağırıyorlar dedi, nöbetçi öğrenci. Heyecanla çıktım, idareye gittim. Benim gibi birkaç öğrenci daha vardı orda. Bizim sınıftan da bir kız arkadaş. Müdür söze başladı. Bizim fakir olduğumuzu tespit etmişler. Bir miktar yardımda bulunacaklarmış. Onun için çağırmışlar. Aman Allah’ım. Bu darbeler bitmeyecek mi. Yer yarılsa da içine girsem.

Yardım olarak ne verdiler, şimdi hatırlamıyorum. Ama bu yediğim darbenin manevi izini hiçbir zaman atamadım üstümden. Hayatımın her anında, gözlerimin önünde yaşadı. Hele, o sınıf arkadaşım küçük kızın, "aman bunu kimseye söylemeyelim", demesi, dün gibi kulaklarımda.

Aman darbeler gecikmemeli, biri bitmeden öteki yetişmeliydi. Yaz tatilini sanayi de bir fabrikada çalışırken geçiriyordum. Freze diye bir tezgahta, anahtarların çapaklarını temizliyordum. Freze uzun kollu gömleğimin ucundan doladığı gibi, kolumu kaptı. Motoru küçük bir makinaydı. Şalteri kapattığımda, kolumun çok büyük oranda kesildiğini gördüm. Hastahaneye ulaştırdıklarında, doktorlar bir büyük darbenin teğet geçtiğini söylediler. Eğer, şarteli kapatamasaydım kol kopmuş olacaktı. İlk defa bir darbeyi, amacına ulaşamadan atlatmıştım. Demek ki, bundan sonra bazı darbeleri önleyebilirdim. O günden sonra, darbelere karşı hazırlıklı olmaya ve gerekirse kendim karşı darbeler yapmaya karar verdim.

Bir darbe daha yaptım. Yaşama şartlarının zorluğuna rağmen ortaokulu bitirdim. Öğretmen okulu sınavlarını kazanmak da , karşı bir darbe sayılır benim için.

Zorlukla da olsa yürütüyoruz hayatı işte. Ama darbeler durmuyor ki. İlla uzaklardan gelmesine gerek yok. En yakınından, can kadar yakınından da geliyor bazen. Dedim ya babaannem anam oldu. Beraber yaşıyoruz. Öğretmen okulu birinci sınıftayım daha. Bir gün karşıma geçti, halanın kızını sana söz keseceğim dedi. İşte bir darbe daha.

-"Nereden çıktı ana bu şimdi, ben daha öğrenciyim, okulumu bitirmem lazım."

"Olmaz", dedi."Dediğim olacak".

Yani, o yıllarda öyle yıllar ki, büyüklere karşı çıkmak çok zor. Benim için anama karşı çıkmak sa, imkansız gibi bir şey. Bu darbeyle nasıl baş edeceğim. "Olmaz ana", dedim. "Bu iş olmaz". Anam evden dışarı çıktı,kapı eşiğine oturdu.
"İlla olacak, halanın kızını sana nişanlayacağım". Beni protesto ediyor güya. Dediğim olmuyor diye. Sonunda baktım olmayacak, "ana, gel içeri", dedim. "Bak, ben okumak istiyorum.Benim kafamda böyle nişanmış,evlilikmiş gibi şeyler yok. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Hayatta tek dayanağım da sensin. Ama bu evlilik işi bambaşka bir şey. Bu konuda, daha fazla ısrar edersen şunu bil ki, benim için okul da, senin yanında kalmak ta önemini yitirir. Okulu bırakır çeker giderim buralardan", dedim. Dedim ama, bu cümleleri nasıl söyledim, hala ben de şaşıyorum. Böylece bir darbeye, karşı darbeyle anında cevap vermiş oldum. Bir iki günlük fırtınadan sonra, bu karşı darbenin faydasını gördüm. Bu nişan ve evlilik konusu bir daha açılmadı evde.

Zaman çabuk geçiyor ya, bir iki yıl çabuk geçti. Eee bizde de delikanlılık başladı.Benim neyim eksik, ben de aşık olmalıyım değil mi. Sınıf arkadaşıma aşık oldum. Cayır cayır yanıyor yürek. Yanıyor da, nasıl olacak bu iş. Cep delik, cepken delik.Nasıl varır da bir insana açılabilirsin. Sonra, ne derler adama.

Bir karar aldım. Hayatımdaki darbeleri inceledim. Dedim ki, kendi kendime. Bundan sonra sana yapılandan, bir fazla darbe yapacaksın arkadaş. Yılmak yok. Artık kocaman adam oldun. Karar mercii de sensin. Başka yetkili yok üstünde. O zaman ne duruyorsun, darbelerine kendin karar ver ve uygula.

Bu karardan sonra kıza açılmayı kafama koydum. Sınıf arkadaşım ama, o güne kadar öyle konuşmuşluğumuz falan yok. Dedim ya, o yıllar başka yıllar. Aynı sınıfta okumak, konuşmak demek değil. Bir kızla aynı sınıfta okuyup, belki de hiç konuşmadan yılı bitirebilirdiniz. Neyse ben kıza açılmaya karar verdim. Birgün, seninle konuşabilirmiyiz dedim. O da olur, konuşalım dedi. Konuşacağımız yer okulun bahçesindeki bank, iyi mi. Herkes yanımızdan geçiyor, anlamlı anlamlı bize bakıyor. Ben başladım konuşmaya.

-"Ben dedim, seninle arkadaş olmak istiyorum.Daha ötesi, hayatı birlikte yaşamak, paylaşmak istiyorum. Ancak, önce beni bir dinlemelisin".

"Dinliyorum", dedi bizimki.

-"Ben hayatta hiçbir varlığı olmayan, annesi babası da bulunmayan, daha doğrusu şu anda sırtında bulunan ceketinden başka hiçbir şeyi olmayan bir insanım. Bu şartlarda, hayatı seninle paylaşmak için teklifte bulunuyorum, kabul edersen", dedim. Gözlerim de buğulu tabii . Hissettirmemeye çalışarak.

Aynı sınıfta okuduğumuz için, O da beni gözlemliyormuş doğal olarak. Söylemesi ayıp, hani boy pos da yerinde ya. Eh, pek bir yaramazlığımız da görülmemişti o zamana kadar. Başarı ise, işte okul başarısı var. Utangaç "OLUR", dedi bizimkisi. Kanat yok ki göklere uçsam. Uçarken de sevdiğimin kolundan tutup, bulutların üstüne çıksam. İşte bu, yaptığım darbelerin en büyüğü dedim kendimce. Eğer sonuçlandırabilirsem var ya...Ötesi yok...

Aslında, hayatın ötesi her zaman var da, insana öyle geliyor o zaman.

Ötesi devam etti. Zor hayat başlamış bir kere. Mucize yok ya, aniden düzelecek. Aynı okulda arkadaş olarak geleceği kurgulamak çok güzel bir duygu. Gençlere tavsiye ederim. Eğer imkanınız varsa, okul arkadaşınızla hayatı kurgulayın ve paylaşın.

Sınıf arkadaşım yatılı, ben gündüzlü okuyorum. Yatılı demek, devlet tarafından masrafları karşılanan öğrenci demek. Gündüzlü okumak ise, gündüz okulda akşam evde. Tabii oturulan yere ev denirse. Aslında tam tersi olması lazım. Babası memur olan arkadaşım gündüzlü okusa, babası dünyadan ayrılmış olan bendeniz yatılı okusam gerek. Ama bu da böyle olmuş işte.

Ev dedim de; Oturduğumuz evi anlatayım biraz. Şehrin kenar mahallesinde bir tuğla ocağı varmış zamanında. Şehir genişleyince, bu tuğla ocağı kapanmış. Ocakta çalışanlar için yapılmış, tuğladan tek odalı kulübeler varmış. Bunlar yıkılmış zamanla. Bir tanesi, içine sığınılabilecek kadar ayakta kalmış. Tek oda. Kapısı, tahta lataların bir araya getirilmesinden oluşmuş. Aralarından nerdeyse kuş geçebilir tahtaların. Babaannemle beraber, bulduğumuz çul parçalarını bu kapının deliklerini kapatacak şekilde üstüne yamadık. Neredeyse bezden kapı haline getirdik. Yirminci yüzyılda belki örneği yoktu, böyle modern kapının. Modacılar görse hemen yenisini yaparlar.
O zaman şimdiki gibi yardım dernekleri falan yok. Muşambaymış, naylonmuş, onlar da fazla bulunmaz öyle. Kapı içeriye açılıyor. Odanın zemini de yerden bir adım düşük. Dolayısı ile kar, çamur içeri giriyor. Zaten ev de tarlanın içinde olduğu için, kış aylarında çevremiz çamur deryası oluyor. Hele tipi başladığında, kapıyı kapalı tutmak mucize. Kapının arkasına arkadan dayak denen bir lata tahta koyuyoruz. O şekilde içeriye kar dolmamış oluyor. Kapının kenarlarından sızan bir miktar karı da tipi geçtikten sonra atıyoruz.

Şimdi bu şartlarda kız arkadaşımı bu eve misafirliğe getiremezdim doğal olarak. O da merak ediyor. Bizimkilerle tanışmak istiyor. Ortada bizimkiler yok ki. Kiminle tanıştıracaksın.

Ortaokul arkadaşlarımdan bir teki bile bu eve gelememiştir. Nedense o zamandan büyük adamlar gibi düşünme eğilimi vardı bende. O arkadaşların, belli olgunlukta olmadıklarını, bu eve getirirsem, sınıfta alay konusu olacağımı düşünürdüm hep. Ama öğretmen okulunda bu düşünceden arındım. O yıllarda, seçme sekiz on erkek arkadaşımı eve getiriyordum. Hatta bu sekiz on arkadaştan çoğu, neredeyse çoğu zamanlarını bizde geçiriyorlardı. Beraber ders çalışıyor, eğleniyor gülüyorduk. Anamın(babaannem) , sac sobanın üstünde yaptığı bazlama ve patatesten, domatesten iç hazırlayarak pişirdiği börekleri paylaşmak, en büyük zevkimizdi.

Kız arkadaşımın ailesi, yüzlerce kilometre ötede bir şehirde oturuyor. Okulun son sınıfındayız. Yaz tatilinde herkes bir yere gidecek. Ara uzak. O zamanlarda şimdiki gibi telefon yok. Mektup on beş günde elimize ulaşıyor. Böyle olunca, nişan yapmalıyım. Yoksa bir daha buluşabilme, görüşebilme imkanım yok kız arkadaşımla. Zaten ara da uzarsa, bu kızı bana vermezler, dedim kendi kendime. Darbe yapmam lazım. İyi de parasız darbe yapılır mı. Son sınıfın ocak ayında dedim ki arkadaşıma; şubat tatilinde ben seni istemeye dünürcü göndereceğim. Aman olmaz dedi. Beni okuldan alırlar. Yapma. Valla olacak dedim. Başka yolu yok bunun. Aşk söz dinlemiyor. Olmazı olur yapmak benim içimde var. Şubat tatilinde dünürcü gönderdim.Kızın annesi hop oturup hop kalkmış. Ama babası, hayat hikayemi dinleyince acımış. Kendisi de benim gibi yetim büyümüş. Anlayış göstermiş. Tamam, şubat tatilinde nişan yapalım demiş. Allah, dünyalar benim oldu artık.

Nişana gideceğiz. Gene iş paraya dönüyor. Yok oğlu yok. Neyse ki gelecek umudu var artık. Birkaç ay sonra öğretmen olacağız ya. Kredi musluklarını zorlamaya başladık. Arkadaşlarımdan ekonomik durumu iyi olanlar bir miktar borç vereceklerini söylediler. Nişana gitmek için elbise yok. Arkadaşlarımdan boyu bana uygun olan birisi, yeni aldığı takım elbisesini nişanda giymek üzere geçici olarak bana verdi. O zaman için çok güzel bir takımdı. Kavun içi bir elbiseydi. Boylarımız aynı olduğundan, problem de olmadı. Böylece üstünde ödünç elbise ile nişana giden bir damat adayı oldum. Başka örneği var mıdır bilmiyorum. Böylece "baldırı çıplak", bir darbe yapmış oldum, ödünç elbiseyle.

Kararlıyım ya, darbelere devam edeceğim. Öğretmen okulunu bitirdim. Galiba bu, yaptığım darbelerin en önemlilerinden biriydi, hatta en önemlisiydi diyebilirim.

Okul bitti evlenmek gerek. Bir an önce düğün yapmalıyım ki, kız elden uçmasın. Ama nasıl. Daha göreve başlamadan bu konu halletmeliyim. Yoksa, o günün Türkiye’sinde ikimiz ayrı yerlerde nasıl olacak. Bu arada okullar kapandı, tayin beklemeye başladık.

Dedim ya, kayınpeder olacak insan, hayatı görmüş geçirmiş. Benim halimi anlıyor. Sanki kendisi benmişim gibi empati kuruyor. Nişanlı görmeye gittiğimde, bana dedi ki; oğlum sizin nikahınızı yaptırmak lazım. Eş durumundan beraber tayin yaptırabilmek için bu şart. Ben zaten onun için kıvranıyorum da, bir türlü söyleyemiyorum. Ne diyeceğimi şaşırdım. Valla çok iyi olur baba, diyebildim. Diyebildim de, ödünç aldığım paralarla ve trenle yolculuk yapıyorum. Öğrenci bileti ucuz. Nikahın her işlemi paralı. Gurbet ellerde bu iş nasıl olacak. Bu da bir manevi darbe değil mi, bana karşı yapılan. Çaresiz boyun eğmiş, bekliyorsun. Adamcağız, kız babası olduğunu unuttu, sanki benim öz babammış da, oğlunu evlendiriyormuş gibi, nikah işlemlerini başlattı. O zaman nikahlar çeşit çeşit. Normali var, yıldırımı var. Ben orda misafirim. İşlerin bir an önce bitip evrakların bakanlığa verilmesi gerek ki tayin de beraber olsun. Yıldırım nikah olacağız. Yani en hızlısını. İşlemler iki günde bitti. Bitti ama nikah şahidim kim olacak. Kayın pederim her şeyi halletti. Belediye nikah salonuna vardık. O kadar acı bir durum ki, yanımda ailemden bir tek kimse yok. Aileden kimse yok da, arkadaşlarımdan da yok. Hepsi öğrenciliği yeni bitirmiş daha. Nikah memuru nikahı kıydı. Bu yaşıma geldim, nikah şahidimin kim olduğunu hala bilmiyorum. Oradan, kayınpederin tanıdıklarından biriydi ama, kimdi. Daha sonraları sormaya da cesaret edemedim,kendimden bile çekinerek. Böylece benim için acı ama, olumlu bir darbe daha yemiş oldum.

Bu şartlar altında düğünü de yaptık, küçük bir grup katılımcıyla. Bir yaz günü, açık hava sinema salonunda yapıldı düğün. Onun şartları da çok ağırdı. Ama ben bunlara hazırlıklıyım. Bazı arabesk şarkılarda der ya; ben acıların adamıyım diye. Ordaki örnek misali.

Tayinimiz eşimle birlikte bir köye yapıldı. İki öğretmenli bir köy burası. Ama bende de iç dürtüler az değil hani. Bir yıl sonra kaşınmaya başladım. Üniversite okuyamadım ya. İçimden bir ses beni kamçılıyor. Okumalısın. Bu yetmez. İyi de bu şartlarda olmaz ki. Yine de duramadım. Üniversite sınavlarına girdim. Tarihe meraklıyım biraz. O zaman eğitim enstitüleri vardı. Üç yıllık. Liselere öğretmen yetiştirirdi. Sonradan dört yıla çıkarılıp eğitim fakülteleri oldular. İşte o eğitim enstitüsünün sosyal gece bölümünü kazandım. Amacım o ile tayin yaptırıp, geceleri okurken gündüz öğretmen olarak çalışmak. Kaydı yaptırdım. İzin rapor derken, iki ay kadar devam ettim okula. Ama tayin yaptıramadım. Bu arada oğlumuz oldu. Bu dağ köyünde eşim yalnız başına bir çocukla. Ben okuma sevdasında. Yürütemedim tabii. Dön geri. O zamanın ortamları da çok karışık zaten. Ülke cayır cayır yanıyor. Kardeş kardeşi vuruyor, anlamsız bir kör döğüşünde. Bu kör döğüşünden biz de kısmetimize düşeni aldık. Soruşturmalar başladı. Bir gün bir emir, başka ilçede tek öğretmenli bir köye sürgün oldun dediler. Eee darbeler durmamalı değil mi. Eşimle birlikte tayini yapan milli eğitim müdür yardımcısının yanına gittik. O kişi, aynı zamanda eşimin orta okuldan öğretmeni oluyordu. Durumu anlatıp, "hocam bizi eşimle beraber bir köye verin. Ben bir ilçede, eşim bir ilçede yapamıyoruz. Ayrıca küçük bir bebeğimiz var, bizi aynı köye verin", dedi. Olmaz dedi müdür. Gidip görevine başlayacak eşin. Onu sonra düşünürüz. "Ama hocam, bu şartlarda ben eşimden ayrı olamam.Dağ başı köyde.Kim yok kimse yok.Tek başına çocuklu bir bayan.Beni eşimin yanına vermezseniz istifa ederim", dedi. Müdür çekmeceye uzandı. Bir adet parşömen kağıt çıkarttı. Kendi öğrencisi de olan eşime uzatıp, "al istifa et o zaman", dedi. O an kan beynime sıçradı. Eşimin bileğinden tuttuğum gibi dışarı çektim. "İnsan olmayan bu kişilere ne dert anlatmaya çalışıyorsun", diyerek, dışarı çıktık. Milli eğitim müdürünün yanına gittik. Öyle ulaşmak kolay değil müdüre. O zamanlarda müdürler ali kıran, baş kesen cinsinden. Ama bizim durumumuzu dinledi. Bizi süzdü. Görüntümüz fena değil. İki genç öğretmen, pırıl pırıl. Çocukları da var. "Size acıdım", dedi. Hadi sizi beraber bir köye vereceğim. Benim sürgün olduğum ilçenin başka bir köyünde bizi birleştirdi. Köy dağ başında bir yer. Yol yok. Elektrik zaten ilçe merkezlerinde bile yok. En önemlisi su yok. Roma döneminden yapılma sarnıç kuyularda toplanan yağmur sularını içiyoruz. İçinde her türlü börtü böcek kol geziyor. Telefon denen şeyi kimse bilmiyor zaten. Ev bulmak mümkün değil. Bir odalık bir ev bulup, oraya sığındık.Bu darbe de ayrı bir renkteydi böyle. Dedim ya, benim darbeler senfoni gibi. İçinde her renkten ve her tattan mevcut. Bu da böylesi bir darbeydi. Yedi yıl bu susuz köyde yaşadım. Eşimi de benim bu çileli hayatıma ortak ettim. Bu darbeyi yedi yılda ancak atlatabildim.Sonra il merkezine yakın bir köye tayin yaptırarak, bu darbenin etkilerini azaltmaya çalıştım.

Yaptığım işi en iyi yapmak tutkumdur. Bulunduğum ortamlarda iş becerisi bakımından sıralamada ilklerden olmalıyım. Onun için, aslında beraber çalıştığım insanlar beni sever.Okul müdürlükleri açılıyor. Ben de başvurularımı yaptım. Önceki başarılı çalışmaşlarımdan aldığım belgelerle puanım yüksek. İl merkezinde boşalan bir okul müdürlüğüne atadılar beni. Daha otuz yaşındayım. Kırka yakın öğretmen ve bin iki yüz civarında öğrencim var. Güzel bir darbe yedim böylece.

Böyle çalışmaya devam ederken, bende tutkular bitmiyor. Yurt dışı sınavları açıyor bakanlık. Ben de duramadım, başvurumu yaptım. Ankara’da yapılan sınavları ilk on kişiden biri olarak kazandım. Hayata, ben darbe atmaya devam etmeliydim. Yurt dışında öğretmenlere acil ihtiyaç olduğundan, ilk sırada kazananları hemen göndereceklermiş. Vali yardımcısı çağırdı bir gün. Bakanlıktan gelen telgrafı uzattı. Fransa ya acil gidecekmişim. Aslında bu sınavı kazananları, sekiz aylık dil kursuna alırlardı eskiden. Bizi kursa filan çağırmadan, doğrudan gönderiyorlar. İyi de ben ingilizce okudum. Fransızcayı bilmiyorum ki. Hemen kitaplar araştırdım, eşten dosttan. Pat çat kendi kendime çalışıp konuşmaya çalışıyorum. İyi de bu boyacı küpü değil ki. Batır çıkar,olsun.

Bu şartlarda gittim yurt dışına. Eşim ve çocuklar(bu arada bir oğlum daha oldu) yurtta kaldı. Fransa’da bir ilçede görev verdiler. Türk çocuklarına öğretmenlik yapacağım. Ev bulmam lazım öncelikle. Camide toplantı var,gidelim dedi bir arkadaş. Türkler üç katlı bir binayı satın almışlar. Bodrum katı da var ayrıca. Orası çay ocağı.Zemin kat cami. Birinci kat çeşitli amaçlarla kullanılabilecek odalar, ikinci kat ise imam lojmanı olarak düşünülmüş. Benimle giden arkadaş dedi ki, öğretmenim sana ev bulana kadar birinci kattaki odalardan birinde misafir olarak kalırsın. Birkaç güne kadar da ev buluruz dedi. Tamam dedim ben de. Toplantıya girdik. Arkadaş beni tanıttı. Bir süre sonra da burada birkaç gün misafir olarak kalabileceğimi söyledi. Bir adam ayağa kalktı.
"Türkiye,bu öğretmene maaş veriyor,gitsin otelde kalsın,neden burada kalacakmış", dedi. Allah Allah,çok ilginç bir çıkıştı.Bekledim. Toplantıda olanlardan karşı tepki gelmedi. Beraber gittiğimiz arkadaşa arkasındaki pardösümü vermesini istedim. Oradan çıktım, hiç konuşmadan. Yolda yürümeye başladım, kırgın. Arkamdan iki arkadaş geldi. Öğretmenim gel, gitme falan dediler. Ama ben geri dönmedim. Onlara, bu adam kim diye sordum. Derneğin yönetim kurulunda imiş. Ben dedim ki; bu adam yönetim kurulundan uzaklaştırılana kadar bu binanın kapısından içeri girmem. Kısa zamanda da ev işini hallettim. Beş yerleşim yerinde, yedi okulda derslere giriyorum. Tüm öğrencilerimin velilerine ve orada yaşayan Türklerden ulaşabildiklerime uğradığım haksız davranışı anlattım. Böylesi devlet ve millet düşmanı adamları, güzel bir amaçla oluşturduğunuz öyle kurumlara neden alıyorsunuz diye aydınlattım onları. İşçiler işten güçten böylesi ayrıntıları düşünemiyorlarmış. İlk genel kurulda bu adam kapı dışarı edilmeli diye onları örgütledim.

Bir pazar günü evimde otururken zil çaldı. Kapıyı açtım. Gelen benim yakın ilişki kurduğum, vatanını milletini seven, ulusal değerlere bağlı bir gençti. Hocam hadi camiye gidiyoruz dedi(Aslında çeşitli amaçlara yönelik bir bina olan bu yapıya oradaki Türkler, kısaca cami diyorlar). Hayırdır dedim. Dernek seçimi vardı o gün. Benim örgütlediğim üzere,devlet düşmanlarını yönetimden uzaklaştırmışlar. Beni de çağırıyorlar. Ben de gittim gençlerle. Caminin bahçesine sandalyemi atıp oturdum. Bağımsızlığın ne anlama geldiğini anlattım onlara. Bu yaptıklarının çok güzel bir davranış olduğunu söyledim. Böylece yurt dışında da bir darbe yapmış oldum.

Yurda döndükten sonra oturmaya ev lazım. Bir yapı ortaklığına girdim. İş yarım kalmış. Ben bir dairesini devir alıp, işi devam ettirip, bu güzel binayı bitirip, bir ev sahibi olmak istiyorum. Tapu olursa girerim dedim, yapı ortaklığına. On kişilik yapı ortaklığında benden başka tapu alan yok. İnşaat mühendisi arkadaş, aynı zamanda müteahhit rolünde. Aidatlar alıp, inşaatı yapıyor. Birkaç ay aidat verdim. İşi takip ediyorum. Hayatı zor kazanmışlığın verdiği sezgilerle, bizim aidatların uçtuğunu anladım. Burada da bir darbe yapmam gerektiğini fark ettim. On kişilik yapı ortaklığı üyelerini topladım. Bundan sonra aidat ödeme usulünden vazgeçeceğimizi, hangi işi kime yaptırdıysak, doğrudan ona borçlanacağımızı, herkesin payına düşeni onda bir oranında o işi yapan kişilere ödeyeceğini, başka türlüsüne benim katılmayacağımı söyledim. Akla yatkın buldular. Hepsi kabul etti. Bizim müteahhit hop oturup hop kalkıyor. Çıkarlarına uymadı ya. O, ne dese de darbe amacına ulaştı. Yapılacak işler için ustaları çağırıyoruz. On kişinin önünde pazarlık yapıyoruz. En uygun kim yaparsa işi ona verip, sonuçlandırıyoruz. Kimseye hakkımızı yedirmeden. Ustaların da emeğini koruyarak. Böylece kafamızı sokacağımız bir evimiz oldu. Hem de şehrin gelişmiş semtlerinden birinde, bulvar üstünde, günümüz şartlarına göre oldukça geniş daireleri olan bir binada.

Son olarak bana yapılan bir darbeyle kapatmak isterim.Yıllar yılları kovaladı. Meslekte de ilerledik. Daha önce de yazdım. Ben kimsenin hakkını yemem. Bilerek başkasına ait bir şeye el uzattığımı hatırlamıyorum. Ama kendi haklarıma da sonuna kadar sahip çıkarım. Siyasilerin arkasından ise hiç koşturmadım.

Şube müdürlüğü sınavları koydular. Türkiye’de bir ilkti bu. Ben de girdim sınava. Büyük şehirlerde yaptılar sınavları. Kazandım. Bir de kursa gönderdiler. Devlet çok masraf etti bu iş için. Kurs Yalova'da. On altı farklı alandan ders koymuşlar. Ankara'dan öğretim üyeleri gönderip yetiştirdiler katılımcıları. Seçilmiş gelmiş insanlar. Tekrar sınav yapıp,bir de belge verdiler. Şube müdürü adayıdır diye. Sonrasında işi yine siyasilere havale ettiler. Onlarla görüşmemiz gerekiyormuş. Bu iş benim yapıma terstir. Bir kişi bir yerlere hak ediyorsa gelmelidir. Birilerinin eteğine yapışarak değil. Bu şartlar altında artık hakkı yenmiş biriydim. Benimle sınava katılmış, sınavı kazanamamış insanlar bana idarecilik yapıyordu. Bu iş de bana dokunmaya başladı. Artık emeklilik günlerimin geldiğini anladım. Aslında biraz erkendi. Ama bu şartlarda gereken buydu. Böylece ülkemizin şartlarından kaynaklanan bir darbe yiyerek,e mekli oldum. Eğitim adına üzgünüm, kendi adıma mutluyum.

Aslında küçük darbecikleri yazmadım. Yoksa, burada bir yazı konusu için çok büyük olurdu. Roman kadar geniş yazmak lazım. Ama roman olarak yazıldığı zaman da gerçeklerden uzaklaşıyor insan. Onun için böyle kısa ve öz olarak yazdım.


Hayat iyisiyle kötüsüyle devam ediyor. Gelecek ne gösterecek bakalım. Herkes için sağlıklı, mutlu bir hayat dilerim.

Ramazan Işık

.

16 Haziran 2009 Salı

AYNAYA BAKANLAR

Aynaya bakan iki çeşit insan vardır.

Birincisi saatlerce aynanın karşısından kendisini alamaz.Boyuna posuna bakar.Allah ne güzel yaratmıştır kendilerini.Kadınsa kaşlarını incelerler,gözlerini.Erkekler pazularını şişirirler ayna karşısında,kendi kendilerine.
Her şeyleriyle mükemmeldirler.Ulu tanrım övmüş de yaratmıştır onları.

İkincileri,aynaya gönül gözü ile bakanlardır.Var oluşunun sebebini anlamaya çalışanlar.Var olduğu sürece ne işe yaradığını düşünen.Hayatta kime ne kadar faydası olduğunu irdeleyen insanlar.Bu türden olanlar,aynada kendi fiziksel özelliklerinin pek farkına varmazlar.Sadece,eh biraz,üstü başı bozuk olmasın,saçı başı dağınık görünmesin diye,görev icabı bakarlar aynaya.

Fiziksel gelişimimiz bizim dışımızda oluşmaktadır.O bize lütfedilmiştir.Değiştiremeyiz.Olsa olsa,bazılarının yaptığı gibi,biraz makyaj, biraz estetik, o kadar.Daha ileri gidemeyiz.Ten rengimiz bellidir,göz rengimiz ,boyumuz,saçımızın rengi.

Ama gönül gözü ile gördüklerimizi çok geliştirip,değiştirebiliriz.O bizim kumandamızdadır.Eğer geliştirmek istiyorsak elbette.Üretim gücümüzle oluşturduklarımız,sevgimiz bizimdir.
Kurduğumuz dostluklar,arkadaşlıklar.İş hayatında ürettiklerimiz.Yetiştirdiğimiz ağaçlar bizim ürünümüzdür.
Aklımız ermeye başladıktan sonra koyduğumuz hedef ve idealler.Okullardaki başarılarımız.Okuduklarımız bize ait olmuştur artık.

Aynaya gönül gözüyle bakalım.Orda geçmişimizi görürüz.Yapamadıklarımızı görürüz.Başardıklarımızı görürüz geriye doğru.Çünkü aynalar geriyi gösterir.İleriyi değil.İleriye bakmak istiyorsak,gözlerimizi kapatıp,geleceği hayal etmeli ve onu kurgulamalıyız.Ancak o zaman bir ümit ışığı belirebilir ufkumuzda.

Yaşam,aynaya doğru gözle bakanlarındır.

Çelişkiler her zaman gözümüzün önündedir.Önemli olan biz onu görebiliyormuyuz.

Sevgi varlığın temelidir.

Ramazan Işık

15 Haziran 2009 Pazartesi

İDARE



Zaman çabuk geçiyor.Yaşanmışlıklar da belgelenmediği zaman unutuluyor.Unutulan hayatlar,bugün yaşananların ne kadar değerli olduğunun anlaşılmasını zorlaştırıyor.Geçmiş unutulmamalı.Sürekli geçmişi düşünerek yaşanmaz ama,geçmişte yaşananların izleri de silinmez.

İdare diye bir araç vardı hayatımızda.Huni biçimli,bez fitilli,yakıtı gazyağı olan bir aydınlatma aracı.İçine gaz yağı konur,kapağındaki boru biçimindeki delikten bez fitil takılırdı.Fitil ateşlenir,içinden çektiği gaz yağını küçük bir isli alevle yakardı.Onunla aydınlanırdık.Öyle aydınlanırdık ki,onun ışığında okuduğumuz kitaplar bizi,yüzyıllarca zaman diliminden atlatır,bu günlere getirirdi.Geleceğe doğru değişmemizi ve gelişmemizi sağlardı.

O küçücük ışık hüzmesi olmasa,geceler boyu onca kitap nasıl okunurdu.Ocakta yanan koca kütüklerden çıkan aydınlık o kitapları okumamıza yetmezdi de,idareden çıkan o cılız ışık,sayfalara yazılmış bit kadar küçük yazıları okumamızı sağlardı.Zira idare elimizin altında,yanıbaşımızdaydı.Ocak ise sabit,yerinden kıpırdayıp baş ucumuza gelemez.

İdareden,cam şişeli gaz lambasına geçmek devrim gibi birşeydi.Herkes her zaman gaz lambasını kullanamazdı.Gaz lambası idareye göre çok fazla gaz tüketirdi.Önemli misafirler geldiğinde yakılması gereken bir araçtı gaz lamabası.Numaralıydı.Beş numaralı camlı olanı en büyüğü idi.O da çok gaz yaktığı için az kullanılırdı.

Lüks denen araçlar ise,adı üstünde lükstü.Köyde bir iki evde ya var,ya yoktu.Bizden öncekiler de onu,hemen hemen hiç görmemişler zaten.

İdare,onunla yaşayanlara daha dün gibi geliyor.Ama yeni çağın gençlerine de tarih kadar eski.Anlatması bile zor.

İdare,hayatın vazgeçilmezidir.Bugün de hayatı bir şekilde idare ediyoruz.Ama idare ile yaşamak çok zordu.Yaşayamayan bilemez,anlayamaz.

Aslında nostalji olsun diye turistik düzenlemeler yapmak gerek.Turizmciler bunu yapabilir.Hiç olmazsa bir günlük idareli hayatlar yaşatmak,batılılara ilginç gelebilir.Önerimdir,böyle bir olguyu düşünsünler.Her şeye sahip yaşama biçiminden sıkılmış insan guruplarına sunulacak değişik bir turistik öge olabilir.

Hayatı ıskalamayalım.İdare edelim.Yaşamak idare etmektir,hem hayatı,hem kendimizi.Sahip olan idare eder.İdarenin olmadığı,mağara hayatlarını düşündüğümüzde, idareli hayatın ne kadar lüks olduğunu anlarız.Demek ki biz mağaralı yaşamdan bir kademe ilerisini yaşamışız.

Ne mutlu bize.

Ne mutlu yaşamı idare edebilenlere.

Ramazan Işık

1 Haziran 2009 Pazartesi

ERCİYESTE KAR OLSAM

ERCİYESTE KAR OLSAM

Temmuz da Erciyes'te kar olsam, buz gibi.
Örtsem koca dağı köşe bucak.

Eriyip aksam ılgıt ılgıt.
Kor düşmüş yüreklere,
Baharda patlayan göz olsam.

Ordan ovaya insem,
Sarımsaklı Suyu'nu tersine çevirip,
Bünyan'a uğrasam.

Anamın ellerini öpüp,
Hayır duasını alsam.
Bir de selam koysam cebime Zülfi (annem)'den.
Zamantı çayına karışsam,
Köyümün derelerinden geçip.
Seyhan'a ulaşsam çalkalanıp, köpürüp.
Adana'da Hasret (babam)'e kavuşsam.
Ellerinden öpüp, incitmeden
Yüz sürsem toprağına.
Selamını iletsem "Nazlı Yari"nin.

Göz yaşlarını silsem, yarasına merhem olsam.
Anasından bir beyit okusam, baş ucunda,
Fatihadan sonra.
"Ne yatıyon aslan oğlum,
Yiğit yaylasına çıkar"diyor, Uzun Hapba desem.

Kalkarmı bilmem, bunca zamandan sonra.

Başındaki, kurumaya yüz tutmuş
Çam ağacını yeşertsem, yeni umutlarla.

Akdenize karışsam, yarama tuz bassam.
Acılarımı dindirsem.

Buhar olup göğe çıksam.
Bir tan vakti, şebnem olsam,
Gül destesinin üstünde,
Sevgilinin dudaklarına dokunmak için.

Ramazan Işık

.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

HAYATA YENİDEN GELMEK


Yaşamın bunca yükünü ve kahrını çektikten sonra yorgun düşebilir insan.Bazan artık yaşama sevincim azalıyor mu diye de karamsarlığa kapıldığımız olmuyor değil. Özellikle de,hayatı zor kazanmışsanız,bu yorgunluk erken çökmüş olabilir omuzlarınıza.Bazan çıkış yolu ararsınız,hayatın basamaklarını çıktıktan sonra,dönüşe başlamışlık hissinden kurtulmak için.

Hobileriniz varsa,bir miktar teselli edebilir sizi.Ebru yaparsınız.Saz çalarsınız veya oymacılık.

Bazıları,işleriyle hobilerini birleştirmişlerdir.Onlar daha şanslı.Arıcılık yapanlar öyledir örneğin.Hem hobi,hem kazançtır.Hayvan sevmek ihtiyacınızıda gidermeniz de cabası.

Sanatla uğraşmakta bir çözümdür bazan.Resim yapar,gravür çizersiniz.

Dindar olanlar kendilerince bir problem olmadığını söylerler,bu konuda.Dini inançların,insanı boşluktan kurtardığını söylerler.Ama dindar insanlardan da bunalıma girenler olmuyor değil.Sanatçılarda olduğu gibi.

Yazı yazmakta,başka bir yol.Yazdığınız sürece umutlarınız artar,hayattan.Yazdıkça geleceğe doğru,bir ok attığınızı düşünür,gelecek umutlarınızı o okun gideceği yerlerde yeşertirsiniz.

Ama,tüm bunlardan farklı ve bunların hiçbiriyle karşılaştırılamıyacak bir güzellik var hayatta.Bu güzelliğin,kelimelerle anlatılması bile zor.O da bir torun sahibi olmak.Dünyaya yeniden gelmekse,bu işte.Sanki yeniden doğmuş gibi oluyorsunuz.

Torun sahibi olduğunuzda,haliyle belli bir yaşı geçmişsinizdir.Ama karşınızda bu minicik yavruyu gördüğünüzde,O'nunla beraber sanki siz de yeniden doğuyorsunuz.Beraber aguular yapıp,beraber emekliyorsunuz.Beraber apalayıp,beraber yürüyorsunuz.Belki de çocuklarınızla oynayamadığınız atçılık oyununu,torununuzla oynarsınız,at da tabii sizsiniz.

Uykusu geldiğinde mırın mırın,kedi gibi sarılıp yattığınızda,asıl çocuk sizsiniz.Ben ne zaman büyüyeceğim diye sorasınız gelir,etrafınıza.Hele,dede torun yan yana iki bisikletle yarışmanın keyfini,sanmıyorum ki şimdiye kadar herhangibir şeyde bulmuş olasınız.

Hayat böyle birşey işte.Ümitler her zaman yeşerecek...

Siz de gelecekte yaşamak ve kalıcı olmak istiyorsanız bir an önce büyüyüp torun sahibi olun.

Torun sahibi olun ki,küçülüp hayata yeniden başlayın.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

TEMİZ ÖLÜM

foto-yasemin tangören




...Ölüm, genç yaşlı her insanın aklına gelir. Daha çok ta yaşı ilerlemiş olanların aklından çıkmaz. Doğaldır bu durum. İnsanoğlu bu konuda aciz olduğundan, yapabileceği fazla birşey de yoktur. Ancak ölüm üzerine temenniler vardır. Olursa olur, olmazsa da başa gelen çekilir.

...Bazı toplumlar, ölümden hiç konuşmazlar. Örneğin japonlar, bu konuyu hiç açmazlar. Ölümden çok korktuklarından mı, yoksa bu işi bir tabu olarak algıladıklarından mı , bilmiyorum. Buna rağmen dünyada, ilk kamikazeler ve harakiri yapanlar da japonlardan çıkmıştır. Bu da ayrı bir çelişki. Ayrıca başarısız olan devlet yöneticilerinin intiharları da, kayda değer.

...Ölüm üzerine, benim temennim var. Örneğini dedemin vefaatında , gözlerimin önünde gördüğüm bir ölüm bu. Doğrusu böyle bir ölümle, bu dünyadan ayrılmak isterim. Nasıl olsa bir gün ayrılacağız ya bu dünyadan. Onun için benim istediğim bir biçimde olsa olmaz mı. Gerçekleşmesini istediğim bir temenni sadece. Yoksa aklınıza kötü şeyler getirmeyin.

...Ölüm kaçınılmaz. Kalp krizi ile ölmek te, çok temiz bir ölüm şekli bence. Kalp krizine neden çare arıyor ki insanoğlu. Nasıl ölmeyi istiyor. Uzun uzun yaşayıp, çeşitli hastalıklarla boğuşup , acılar içinde kıvranarak ölmek çok mu güzel.

...Dedemin vefaatını anlatmak isterim tam burada;

...Dokuz yaşlarındaydım. Toplamı yedi sekiz haneli bir köyde yaşıyorduk o yıllarda. Dedem, babaannem ve ben. Üçlü trioyduk, o zaman. Evin hakimi dedem, yöneticisi babaannem, kralı da bendim. Yetim büyütülen torun olarak, bir dediğim iki edilmiyordu. Tabii o köyün ne imkanları varsa o çerçevede. Yoksa aklınıza bu günün dünyası gelmesin. Tarihten öncesi gibiydi, bizim şartlarımız. Çocukluğumun tüm oyuncağı, avuç içine sığacak büyüklükte bir adet dolma top idi. Günlerce koynumda yatırdığımı bilirim, o topcağızı. Gerisini siz anlayın. Olsun, gene de çok tatlı ve mutlu bir yaşantımız vardı, o dağ başındaki köyde.

...Ancak, bu uzun sürmedi. Dedem altmış üç yaşına gelmişti ve o yıllarda bu yaş, çok ileri bir yaştı. Bastonuyla geziyordu, bizim köyün Musa Emmisi. Üstelik de, tütün içmeye hiç ara vermemişti, bu yaşına kadar. Tütününü de, iki köy öteden ben getirirdim, çocuk yürüyüşüyle saatlerce yol yürüyerek.

...İşte, bu şartlarda bir akşam, köy evimizin oturma odasında oturmuş, babaannemin dövmeden yaptığı "sütlü çorba"'mızı yiyorduk. Birden, dedemin, "oof sol koluuum", diye seslendiğini duydum.
"Karı sol kolum çok ağrıyor, şu kolumu bir salla, ne oldu buna" , diye sıkıntılı bağırıyordu. Babaannem, dedemin sol kolunu sallamaya başladı. Biraz rahatlamış görünüyordu dedem. Minderine uzandı. Üstüne yorganını örttük. Ben , o günkü ödevlerimi yaptıktan sonra uyuya kalmışım. Birden , babaannemin avaz avaz bağırmasıyla uyandım. "Heriiif, amaan, Musaaa", sesleri gırla gidiyordu. Ne olduğunu önce anlayamadım. Korkuyla sıçradım.
"Deden öldü" dedi babaannem........

...Dünya dönüyordu. Çocuk aklımla, anlamaya çalıştım olayı. Babaannem komşulara koştu hemen. Köylüler toplandı eve. Hikayeyi teker teker, her gelen, tekrar tekrar dinliyor, ben de dedemi kaybetmenin acısını, en derin şekliyle yaşıyordum.

...İşte bu kadarmış dedim kendi kendime.

...Ölüm bu...

...Ne kadar da kolaymış.

...O gün bu gündür dileğim; "Allahım, bana da, dedem gibi bir ölüm ver", olmuştur. Nasıl olsa birgün gitmeyecekmiyiz bu fani dünyadan. Ne olur dileklerimiz kabul olsa...

...Ben de Karabaşlı Köyü'nün Musa Emmisi gibi, az bir sıkıntıdan sonra, terki dünya etsem...

...Ölüm gerçek.

...Herkese, sağlıklı bir yaşamdan sonra, güzel ölümler diliyorum...


...Ramazan Işık

22 Mayıs 2009 Cuma

DOST ARIYORUM

foto-s.serdar ışık



Dost arıyorum,arkamı dönebileceğim.
Verdiğim sırları,geri yansıtmayacak.
Zamanı tersine çevirip,başıma kalkmayacak.

Dost arıyorum,karşılık beklemeden seven,
riyasız,çıkarsız,sevgi dolu.

Dost arıyorum...

Dost arıyorum,zamana bağlı kalmayan,
zeminle bağlantı kurmayan.

Dost arıyorum,beni anlayan,duygularımla oynamayan.

Sığınacak liman olacak dost arıyorum.

Dost arıyorum,kara günde yanıbaşımda,acımı paylaşıp,azaltacak.

Dost arıyorum,güzel günlerimde sevgimi paylaşıp,çoğaltacak.

Dost arıyorum dost,candan öte can gibi.

19 Mayıs 2009 Salı

YILAN SEVGİSİ

foto-yasemin tangören

.
Yılanı seveni duydunuz mu hiç.Duymadıysanız duyun.Ben onlardan biriyim.Yılanı severim.Ayırt etmeden,tüm hayvanları sevdiğim gibi.
.
Bu yılan sevgisi bana nereden geldi,onu biliyorum.Çocukluğumun ilk yılları köyde geçti.Doğal ortamlarda,tarlada,koruluk ormanda,derelerde,pınar başlarında.Yaşadığım bu yerler hayvanlarla paylaşılan ortamlardı.İçtiğiniz suyu paylaşmak zorundaydınız.Aynı çimenlere,aynı ağacın gölgesine uzanıp yatmanın zevkine doğada yaşayan bu hayvanlarla beraber varıyorduk.Çimenlerde dört yapraklı yonca ararken yılana basmanız içten bile değildi.
.
Hayvanların kötülüğünü anlatan olmazdı çevremizde.Herkes doğadaki hayvanların faydalarından konu açardı.Özellikle yılanlar ayrı bir yere konurdu.Her evin bir çift yılanı olduğu vurgulanırdı,bu konuşmalarda.Hikayeleri de anlatılırdı.Bu hayvanların evlerimizin koruyucuları oldukları,onlara ilişmememiz gerektiğini anlatan insanların öğütleri ile büyüdük biz.Eğer yılanlardan biri öldürülürse,diğer yılanın eşinin öcünü alacağı anlatılırdı.Onlar da canlıydı.Bir yurtları yuvaları vardı.Nasıl bizim bir ailemiz varsa,onların da bir ailesi vardır.
.
Her evin bir çift yılanı olur ya.Bunları biz,zaman zaman görürdük,serpente de dolaşan yılanları.Evlerin damları yuvarlama denen ağaçlarla örtülü idi.Bu ağaçların uçları duvarlardan bir miktar dışarıya taşardı.Evin duvarlarını yağmurdan yaştan korusun diye bu çıkıntılar yapılırdı.Buna SERPENTE denirdi.Şimdiki adı saçak olan serpente,aynı zamanda yılanların gezinti yeriydi.Damda bulunan zararlı böcekler ve fareleri temizleme görevi bu yılanlara aitti.
.
Evin koruyucusu olan bu hayvanlar,kimseye zarar vermezdi.Şimdiki bakış açımla değerlendirdiğimde görüyorum ki,zaten zehirli de değilllerdi.
.
Biz insanlar,zararlı zararsız pek çok canlıyı peşinen,düşman ilan ediyoruz.Bu çok yanlış.Biraz düşünsek,doğada her canlının bir görevi olduğunu anlarız.O canlılara da,ona göre davranırız.Onların yaşamalarına izin veririz.
.
Doğaya karşı hoşgörülü olmalıyız.Doğadaki çeşitlilik olmasa,hayatın anlamı olmazdı.
.
Yunus Emre boşuna dememiş,"yaradılanı severiz,yaradandan ötürü"diye.Yılanlar da yaratılmış değil mi.Demek ki onları da sevmek gerek.Diğer canlı ve cansız varlıkları sevmemiz gerektiği gibi.
.
Sevgi varlığın temelidir.

Ramazan Işık

13 Mayıs 2009 Çarşamba

ÇALKAMAÇ

.
Ne yazsam bugün.Öylesine oturdum bilgisayarın başına.Bir şeyler gelir elbet aklıma.Klavyedeki tuşlara basmaya başla bir bakalım dedim kendi kendime.
.
Ne yazılacak ,eğitimcilik var ya serde işte,gene başlayacak öğüt vermeye.Oysa insanın hangi yaşta olursa olsun,öğüt vermekten çok almaya ihtiyacı var.Nasıl ki hayatta eksikler bitmiyor.Alınacak akıl da bitmiyor.Dağdaki çobandan,üniversitedeki profesöre kadar her kesimden insanın akla ihtiyacı var.Yaylanın başındaki kuzunun ihtiyaçlarını profesör ne bilsin.Makinenin teknik hesaplarını da çoban bilmez.Kuzu yetişmese aç kalırız.Makine olmasa yaya kalırız.
.
Ama herkesin bildiği bir şeyler var.Onu da birilerine anlatmak ihtiyacı var.Bu işe bazan gevezelik de diyoruz,dinlemekten sıkıldığımız zaman.Ama gevezeler de olmasa bunca şeyi nereden öğreneceğiz.Herkes bildiğini kendine saklasa gelişme olmazdı.Oldum olası,"bu işin püf noktası bende saklı"diyenlerden hazzetmem.Paylaşmayı bilmeyenleri de sevmem.Paylaşmak demek,hayat demek.Var olmak paylaşmaya bağlı.
.
Şimdi soruyorum size,"çalkamaç"ı duydunuz mu hiç.İşte gecenin şu saatinde canım çekti.Duymadıysanız duyun.Ayranın adıdır çalkamaç,bizim oralarda.Yaz günü tarlada çalışanların dört gözle beklediği,kana kana içtikten sonra,bir gölge bulursa bir saat uyku çekmesine vesile olan içecektir çalkamaç.Yayık yayıldıktan sonra,yağı alınmış yoğurdun kalanıdır çalkamaç.
.
İşte böyle.Çalkamaç apartman katlarında oturup,marketlerden hazır alınan yoğurtlara yapılan ayrana benzemez.Sütü inekten kendin sağacaksın.O sütü mayalayıp yoğurt yapacaksın.O yoğurdu çalkalayıp çalkamaç yapacaksın.
.
Çalkamaç bakır taslarda sunulmalıdır,kalaylı bakır taslarda.O zaman tadı başka olur.Taslar da büyük olacak.Hani şöyle dövmeli taslar,maraş işi.Nerde bulacaksın şimdi onları.Elde olanlar da merdiven başlarına kondu,oradan yürütenler yürüttü.Ara ki bulasın.

Ramazan Işık

7 Mayıs 2009 Perşembe

VELESPİT



       Telleri ışıl ışıl ışıldayarak dönüp gidiyordu. Güneş vurdukça parlayan metal parçaları, öyle hoş görünüyordu ki, üstündekinin öğretmenimiz olduğunu ne zaman sonra farkedebildik. Adını duymuştuk ama, nasıl birşey olduğunu görmemiştik daha. Nereden göreceğiz. Okul çağına gelmişiz, kasaba yüzü görmemişiz.Televizyon denen alet, uzak ülkelerde kullanılsa bile, bizim yakınımıza yaklaşmamış daha. Ancak radyodan şarkılar ve türküler dinliyoruz. O da her evde yok. Dedem gibi, şartlarını zorlayarak alan bir iki ailede var. Okul kitapları ise dağları, ovaları, savaşları anlatıyor. Yaşanan hayattan örnekler verdiği yok. Bu durumda bizim böyle bir aracı görme ve böyle bir araç olduğundan haberdar olma şansımız da yok elbette.

     Öğretmenimizin bir "velespit" aldığı ağızdan ağıza yayılmıştı ama, getirip bize göstermeseydi nereden bilecektik.

     Köyün tüm çocukları harman yerinde toplandık, oyun oynuyorduk. Köyün alt ucundan bir araç göründü. Tekerleklerine güneş vurdukça ışıl ışıl parlayan telleri vardı. Geldi, geldi yanımızda durdu. Hepimiz şaşkın. Aaa ne kadar güzel. Kafamızı kaldırdık, üstünde öğretmenimiz var. O zamanlar öğretmenlerle pek konuşulamayan zamanlar. Öyle hayret ettiğinizi filan da belirtmiyeceksiniz. Sadece şaşkın bakacaksın, o kadar.

     Öğretmen harman yerinde bir iki tur attı. "Aslında öğretmen dediğim de liseyi yeni bitirmiş, bizim köye vekil öğretmen olarak atanmış, komşu köylü bir genç."  Bu harman yeri velespit'i ilk defa görüyor olmalı. Biz ağzımız açık seyrediyoruz. Küçük çocuklar bizden şanslı. Onlar velespitin arkasından koşabiliyorlar. Okula gidenlerin böyle bir şansı yok. Ya öğretmen kızarsa. Onun için uzaktan seyrediyoruz. "Ne kadar güzel birşeymiş bu velespit", diyoruz kendi aramızda. Bir ara zırr diye bir de ses çıktı. Bu da ziliymiş. Önüne insan gelirse öttürecekmişsin. Düğmesine basınca ötüyor. Keşke ben de bir kere öttürebilsem.
Nerdee, öğretmenin o, dokunamazsın ki.

Fotoğraf: Porsuk'ta bir Velespid

Canon 600D, F2,8, 1/2500, ISO 400, 50.0 mm,
Lens EF 50mm f/1.8 II
Yatağa yattığımda hayal kurardım , bir gün benim de bisikletim olabilir mi acaba. Nerden olacak, bu imkansız diye geçirirdim içimden.

Evet hayat boyu bisikletim olmadı. Bilgisayarım oldu, arabam oldu, ama bisikletim olmadı.

İçimde bir ukte olarak kaldı. Neden bir bisiklet almadım diye hayıflanırım hep. Zaman geçmiş değil ama, olmadı işte. Bakarsın birgün piyangodan çıkar veya torunumun biri dedeler gününde hediye eder. Sahi dedeler günü diye bir gün var mı ?

Yıllar sonra çocuklarıma, daha sonraları torunuma bisiklet alırken, hep o günleri hatırladım. Şimdiki kuşaklara, o günleri nasıl anlatmalı ki. Çocukluğumda öğretmenimle konuşamadım, şimdi de çocuklarımla konuşamıyorum. Anlatsan bir de alay etmeye başlarlar. Babaa gene başladın eskilerden anlatmaya. Senin bu eski hikayelerin de hiç bitmiyor diye.

Bitermi yaşanmışlıklar. Örneği yok ki. Bir daha yaşanmayacak. Ama bu özlem de içimizde duracak.
Velespit tutkusu hiç bitmeyecek.

Ramazan Işık

6 Mayıs 2009 Çarşamba

BABA SÜLEYMAN


.
Eğitim alıp, bir diplomaya sahip olabilirsiniz. Diplomanıza göre size, doktor, mühendis, öğretmen diyebilirler. Subaysanız, rütbenize göre ünvanınız hazırdır zaten. Kurmay sınavlarını kazanmışsanız, paşa da olabilirsiniz. Ya da, bir zanaatkar olursunuz, o zanaatınıza göre bir isim alırsınız. Marangoz, su tesisatçısı, sıvacı, demirci. Bunlar bir insanın çalışarak, eğitim alarak kazanabileceği ünvanlardır.

Bazı ünvanlar vardır ki, böyle kurumsal değildir. Her yerde görmez ve rastlayamazsınız. Ama bu ünvanın verildiği kişileri gördüğünüzde de, yerinde bir kavram olarak, toplum tarafından yaşatıldığını anlarsınız.

"Baba", ünvanı, toplumsal kurumların en önemlisidir. Çevresinde sevilen, karşılık beklemeden herkesin yardımına koşan, kendisinde olmayanı bile bir şekilde temin edip, ihtiyaç sahiplerine ulaştıran insanlara verilen bir ünvandır BABA.
Ama toplum istemeden, hiçbir insana , "BABA" lakabı veya ünvanı verilmez.

Bir kişinin, sonradan yerleştiği bir yörede, "Baba" lakabı ile anılması, öylesine kolay bir iş değildir. Çok emek ister. Her insana böyle bir ünvanı vermezler, kolay kolay. Zaten bu ünvanı almak için de ayrıca çalışılmaz. Çalışsan da olmaz. İlla, toplum belirleyecek onu. Kendiliğinden oluşup verilecek.

BABA

İşte toplumun belirlediği bu ünvana sahip bir kişiydi BABA SÜLEYMAN.
Dedik ya, bu ünvan öyle kolayına kazanılmaz. Öncelikle büyük bir yürek ister. Öyle bir yürek ki, kocaman olacak. İçine dünyalar sığacak. Kimsenin yapamadığını yapacak.

Dünyalar sığardı yüreğine Baba'nın.

Babasını çok küçük yaşlarda kaybettiğinden olsa gerek, yetim gördümmü yüreciği erirdi. Karşısında dayanamazdı. Onun için, dünyada hiçbir tutar dalı olmayan bir yetim genç oğlan çocuğu, kızını istettiğinde, iki etmedi. Daha ilerisini yaptı, O'na gerçek babalık yaptı. Öyle bir ilişki oluşturdu ki, aralarında, son nefesinde O'nun adını sayıkladı. Elbette vefaatıyla O'nun da yüreğine ateş düşürdü. O genç bunaldığı zamanlarda, tek cümlesi, "Nerdesin Baba" , oldu.

Ağaç yetiştirdi Baba, bulunduğu yörelerde örneği görülmeyen ağaçlar. Bahçeler oluşturdu. Ağaç yetiştirmenin ibadet olduğunu biliyordu. Kuru bir yerde yaşamadı hiç. Mutlaka çevresi yeşil olmalıydı. Yoksa, kendisi oluştururdu. Şimdi, ebedi uykusunda yemyeşil çam ağaçlarının altında yatıyor olması, bu ağaç sevgisinden olsa gerek. Geride kalan çocukları ve torunları da, iki yanındaki iki küçük çam fidanını sulamaktan geri kalmıyorlar.

Parayla pulla işi olmazdı O'nun. "Dünya malı dünyada kalır", derdi. Kefenin cebi yoktu. Öteki tarafa kimsenin birşey götürdüğü de yoktu. "Ne yaparsan bu dünyada yap, arkandan iyi bir er kişiydi derlerse , işte o zaman gerçek insansın", derdi. Ve öyle ayrıldı bu dünyadan, Baba Süleyman.

Bir kış günü, terki dünya ettiğinde, küçük ilçede, büyük bir kalabalığın omuzlarında gitti son yolculuğuna. Babasını seferberlikte kaybetmesine rağmen, hayatı dolu dolu yaşamasını bildi. Seksenbeş yaşında vefaat etti. Ama oğlu, O'nun yokluğuna dayanamayıp, gecenin üçünde mezarı başında gözyaşı dökmekten geri durmadı, bu yaşta kaybettiği babasının ardından.

Yattığı yerden, huzurlu ve mutlu bakıyordur bu yalan dünyaya. Zira hayat çok kısa ve herşey geçici. Önemli olan, biz bunun fakındamıyız. Geçici dünyada, kalp kırmadan yaşamasını biliyormuyuz, Baba Süleyman gibi.

Ramazan Işık

5 Mayıs 2009 Salı

İLKME YOĞURDU

.
İlkme Yoğurdu Ve Tarhana
.
Son zamanlarda garip bir şekilde eski yaşam şartlarımdan kalanları hatırlamaya başladım.Yaşmı ilerliyor,emeklilik mi başa vurdu,nedense.Daha çok ta çocukluk dönemine ait olan bu olgulardan,şimdiki kuşakların bilmediğini sandığım bazılarını burada anlatmak istiyorum.
.
Çocukluğumda, bizim oralarda tarhana yapılırdı.Tarhana uzun geçen kış günlerinin, vazgeçilmez yemeği idi.Öyle vazgeçilmez ki,hem çorba,hem eğlencelik çerez,hem ıslatılıp yenen pratik aparat.
Anadoluda çok çeşitli tarhana türleri vardır.Bizim tarhana dövme ve yoğurttan yapılır.
.
Tarhana yapmaya başlamak için,çok miktarda yoğurt gerekir.Köy yerinde bu kadar çok miktarda yoğurdu bir iki gün içinde elde etmek mümkün değildir.Onun için yoğurdu biriktirmek gerekir.
Yoğurt biriktirme işlemi ise oldukça ilginçti.Bu iş için öncelikle bir keçi derisine ihtiyaç vardı.Tulum şeklinde yüzülmüş keçi derisinin boğaz bölümü dışında kalan delik kısımlar dikilirdi.Dış kısımdaki kıllar traş edilerek derinin yüzü temizlenirdi.Say şeklinde düzgün bir taş,derinin oturtulacağı zemin olarak hazırlanır,hazırlanan bu deri,boğazı yukarı gelecek şekilde ,kilerde veya evin ocaklık denen bölümünde uygun bir köşeye yerleştirilirdi.
Evdeki sağımlık hayvanlardan elde edilen günlük yoğurt,bu derinin içine dökülürdü.Günler geçtikçe,derinin içi yoğurt dolmaya başlardı.Bu yoğurt biriktirme işlemine İLKME YOĞURDU denirdi.Derinin su geçirme özelliğinden dolayı,yoğurdun acı suyu deriden dışarıya sızardı.Dışarı sızan bu sızıntıya KEF denirdi.Derinin yüzünde oluşan kef,zaman zaman bıçakla sıyrılıp atılırdı.İlkme yoğurdu acı suyu atılmış bir yoğurt olduğundan çok lezzetli olurdu.Görünüş bakımından süzme yoğurt gibiydi.
Derinin içi yoğurtla dolup,yeterince ilkme yoğurdu elde edilince,tarhana yapımına geçilirdi.
.
Büyük kazanlarda haşlanan dövmeler,bol miktarda ilkme yoğurdu ile karıştırılırdı.Yeterince tuz eklenip,mayalanması için savanlar içinde iki gün bekletilirdi.
.
Suyunu çekmiş ve mayalanmış olan yaş tarhana,KAŞŞAK denilen,kamışların yan yana dizilip örülmesinden oluşan sergiye,avuç içinde şekil verilerek serilip kurutulurdu.Kurutma işlemi genellikle dam başlarında yapılırdı.Geceleri damda tarhananın yanında,yıldızları seyrederek yatmak ayrı bir zevkti.
Kuruyan tarhanalar çuvallara konulup,kışın tüketilmek üzere ambarlara kaldırılırdı.
.
Nefis tarhana çorbası vazgeçilmezimdir.Tarhanayı ne yapar eder,her yıl yaparım.Pazarda satılanlar beni kesmez.İlla kendi zevkime göre yapmalıyım.Ama doğaldır ki,eski usullerle yapmıyorum artık.Eski usulle yapmaya kalksan,deriyi nerden bulacaksın,yoğurdu nasıl ilkeceksin.
.
Ama ilkmek istediğim başka şeyler var.Sevgiyi ilkmek istiyorum.Bilgiyi ilkmek istiyorum.İlkme yoğurdu gibi sabırla ve usanmadan.Zaman zaman da kefini alıp atmak istiyorum yaşantıların.Yoksa nasıl çekilir bu hayat.
.
Herkese de tavsiye ederim.Sevgilerinizi,ilkme yoğurdu gibi biriktirin.Kin ve nefretleri ise,kef gibi sıyırıp atın hayatınızdan.

Ramazan Işık

1 Mayıs 2009 Cuma

TANDIR BAŞI SICAKLIĞI

.
Tandır'ı bilenleriniz vardır.Hayatımıza şehir yaşamının girmesiyle,tandır kültürü yok olmaya başladı.Bu yaşam biçiminde yaşamış olanların da nesli tükeniyor.Tandır sohbetleri kaybolup gidiyor.Son nesil kaybolmadan,bu tandır başı sohbetlerinin kayda geçmesi gerek.
.
Yörelere göre değişmekle birlikte,çocukluğumda bir köy ziyaretinde yaşadığım tandır manzarasını anlatacağım.
Köy evinin en geniş odasının en orta yerine,ağız çapı yaklaşık 80 CM,derinliği de yine 80 CM civarında bir silindir çukur kazılırdı.Çukura,en dip kısmından dışarıya kadar bir delik açılırdı.Bu delik tandırın hava alıp,içindekilerin yanmasını sağlıyordu.Bu hava deliğine "Küfle Deliği"denirdi.Böylece tandır tamamlanmış olurdu.
Tandırlı evde yaşamak çok zevkli bir hayattı.
Tandır bir evin merkezini oluştururdu.İçinde ateşler yakılıp,ekmekler,yemekler pişirilirdi.
Özellikle "tandır ekmeği"harika birşeydi.yapısı gereği aylarca bayatlamadan saklanabilirdi.Kendi başına,katık istemeden yenebilen bir lezzeti vardı.Bu arada bilmeyenler için söylemeliyim.Katık,ekmekle beraber yenen yiyeceklere denir.
Bir miktar peynir,bir domates veya salatalık yerine göre ekmeğinizin katığıdır.
.
Tandırda yerine göre,odun,tezek,iri saman yakılırdı.Tezek,hayvan gübresinin su ve samanla karıştırılıp,kalıplara dökülerek kurutulmasından elde edilen bir yakıttır.
.
Yakacaklar yanıp,kömür olduktan sonra,ağzına büyük bir taş kapak kapatılırdı.Üstüne de geniş,yuvarlak bir mitil atılırdı.Mitil çok büyük bir örtü idi.Altına dört yönden girenlerin ayakları birbirine değer değmez olurdu.
Burada mitil'i de açıklamam lazım.Evlerde işe yaramaz hale gelmiş bez parçaları birleştirerek,yorgana benzer bir örtü oluşturulurdu.Bu örtüye mitil denirdi.Mitilin altına,ev halkından özellikle çocuklar her yönden sokulurdu.Dışarda kar ve tipi,içerde mitilin altında,tandırdan gelen sıcaklık ve sohbet.Ablaların ve ağabeylerin konuşmaları ninni gibi gelirdi,bu mitil altı sokulmalarda.Bu konuşmaların arasında ne zaman uyuduğunuzun farkına varamazdınız.
.
Soğuk kış günlerinde tandırın başında toplanırdık.Yaşlı nineler masal anlatırdı.Çocukar bir türlü uslu durmazdı.Birbirini gıdıklayanmı dersin,kikirdeyenmi dersin.Ama herşeye rağmen o nineler,sabırla masallarını anlatmaya devam ederlerdi.
.
Şimdi yıllar sonra çocukluğumu,tandırda altına sokulduğum mitili ve masalcı Kete Ana'yı(nine) özlüyorum.

Raazan Işık