12 Haziran 2012 Salı

BEKAR DUTMAK


Adana’dan söktü bekar.
Ört düştüğü yeri yakar.
Ne yatıyon aslan oğlum,
Yiğit yaylasına çıkar.

                       Fatma Işık

Yıllardır üstünde düşündüğüm bir konu var. Babaannem Fatma, Babam Hasret  öldüğü zaman, arkasından bir ağıt yakmış. Ağıttaki dörtlüklerin birinde , “Adana’dan söktü bekar” diye  bir söz var. Babaannem bu satırda, “Adana’dan çok sayıda bekar yaylaya doğru yürüdü” demek istiyor. İstiyor da, çok sayıda bekarın yaylalara doğru sökün etmesinin buradaki olayla ne alakası var. Bu yaşıma kadar bu satırdaki  “bekar” kelimesine bir türlü anlam verememiştim. Babaannem ağıttaki bu satırda  bu kelimeyi neden kullanmıştı. Bekar; bizim bildiğimiz anlamıyla, evli olmayan kişi, demekti. Oysa babam, öldüğünde evliydi. Üstelik de yirmibeş günlük bir çocuğu vardı. Yıllar içinde buradaki bu duruma bir anlam veremiyordum. Zira babaannemin deyişlerinden, sözlerinden hiçbiri anlamsız değildi. Konuşmalarında söylediği sözler, yaktığı ağıtlardaki dörtlükler, getirdiği tesellemelerdeki (teselleme: söz sırası geldikçe, konuya uygun hikayeler) örnekler, çok derin anlamlar taşıyan, dil ve kültür deryası kavramlardı. Böylesi bir halk kültürü ustasının, bir kelimeyi yersiz kullanması düşünülemezdi.  

         Çözdüm… Nihayet konuyu bir sohbette çözdüm. Babaannemin yaşadığı köyden yüzlerce kilometre ötede, yine benzer kültür ögeleri taşıyan bir yörede, bir dost sohbetinde bu durum aydınlandı. Kafamı yıllarca meşgul eden bu konunun, uzun yıllar benim tarafımdan bilinememesi, yine benim eksikliğimden kaynaklanıyordu. Köyde, halkın içinde, babaannemin dizi dibinde başladığım hayat yolculuğuna, çocukluk yılarımın hemen arkasından, şehir hayatıyla devam etmem, şehirde okul hayatını tamamlayınca, uzak diyarlarda görev yapmam, bu kavramın benim tarafımdan öğrenilememesine sebep olmuştu. Yıllar içinde de kafamı kurcalamaya devam etmişti.

       Eskişehir’in Doğançayır Köyünden olan dostum Muhsin Gökkütük'le yaptığım bir sohbet sırasında, konu köy yaşantısına, iş, güç, çalışma, tarla tarımcılığı, hayvan yetiştiriciliğine dönüştü. İşlerin yoğunlaştığı sıralarda yorulduklarından anlatarak, “eskiden böyle zamanlarda bekar dutardık, şimdi bekar da kalmadı” dedi. Dondum kaldım…!  İşte… dedim, tam da bu… Aradığım sorunun cevabını buldum…
   
     Bunu yüksek sesle söyleyince Muhsin Bey de dikkat kesildi. Bir an durakaldı.
Sevgili kardeşim Muhsin Bey, şu “bekar dutmak” ne demek, bana bir anlatırmısın dedim. Anlamlı anlamlı baktı bana… “Hocam, işte bekar dutmak, bunun neyini anlatayım”, dedi. Yok dedim, Muhsin Beyciğim, bu konu benim için önemli. Ben yıllardır kafamda bunu irdeliyorum. Bir türlü cevabını bulamıyordum. Sen bunu bana uzun uzun anlat…
Sağolsun Muhsin Bey üşenmedi uzun uzun anlattı.

   “ Hocam eskiden bizim buralarda çift-çubuk sahibi olanlar, tarlası, işleri çok olanlar, işlerini gördürmek üzere bekar dutarlardı. Yani başka yörelerden gelen insanlarla, kendi işlerini yaptırmak üzere bir süreliğine anlaşırlardı. Bu işler o evin her işini kapsardı. Tarlada çalışmak, hayvanları yemlemek, sulamak. Hayvanların ahırlarını temizlemek. Gübreleri taşımak. Eve lazım olan şeyleri almak, getirmek. Getir-götür işleri. Bahçelerin bakımı. Velhasıl bir evde yapılması gereken her tür işi bu bekar dutulanlar yapardı. Bunların yatacağı yer, çift sahibi tarafından gösterilir, yiyeceği, içeceği yine bu şahıslarca sağlanırdı. İşin zamanı yoktu. Yirmidört saat ne iş varsa o yapılırdı. Günde birkaç saat uykudan sonra her işe koşulurdu bu çalışanlar” dedi.
         “Ücreti de anlaşma süresinin sonunda topluca verilirdi. Böylece, bekar dutulup çalışmış olanlar mevsim sonunda topluca belli bir ücrete kavuşmuş olurdu. Bu ücretleri alan çalışanlar, memleketlerine döndüklerinde ailelerinin çok ihtiyacını karşılamış olurlardı, şimdi böyle insan bulunmuyor” dedi.
          Bakakaldım gözlerine Muhsin Bey’in… Anladım ki babam, İç Anadolunun çaresiz yıllarında, pek çok diğer arkadaşları gibi “bekar dutulmuş”tu.
         
            Ve bu çok zeki insanın hayat hikayesi romanlara konu olacak kadar ilginçti. Yaşadığı köylerinde  okul yoktu ama O buna  rağmen, hem eski yazıyı, hem yeni yazıyı su gibi okuyup yazmayı kendi başına öğrenmişti. Dedeleri ferman zoruyla yerleşik düzene geçirilmişti. Zor kış şartları içinde  yaptıkları ve yıllarca aile fertlerinin hepsinin birlikte yaşadığı evlik denen, hayvanlar ve insanların aynı kapıdan girdiği, yaşam alanlarında yaşıyorlardı. Bunun ilkelliğini anlamış bu yaşamı değiştirip köyünde ilk olarak iki oda bir aralıktan oluşan   ek bina  yapmıştı. Onbeş haneli küçücük köyünde yaptığı bu ek binada bulunan odalarda köye gelen tüm yabancıları ağırlamak mümkündü. Orta Anadolu’nun bir dağ köyünden, o yılların yoksulluğu içinde herkes askere gitmeden ilçesine, iline gidemezken, kendisi çocuk denecek yaşta ülkesini tanımak için  İzmirler’e gidip, oralarda hayatı tanımaya çalışmıştı. İzmirden getirdiği boncukları, takıları (şimdi bunlara bijuteri diyorlar) getirip yöre kızlarına satıyordu. Kendi buluş teknikleriyle çiçeklerden damıtarak esans yapıp, camekanlı, ayaklı esans sandığında, yine yöre kızlarına, gençlerine satıyordu. Günümüzün moda deyimi ile parfümericiliği hiçbir yerden eğitim almadan, kendi düşünce ve buluşları ile yapıyordu. Bu insan, ailesinin başına gelen bir felaket sonucu bekar dutulmak zorunda kalmıştı. Bekar dutulmak esaret gibi bir şeydi aslında. Yirmidört saat birinin emrinde, onun vereceği her işi yapmak…
         Doğaldır ki böylesi bir insan buna dayanamazdı. Ve dayanamadı. Arkasında yeni doğmuş yirmibeş günlük bir çocuk, onbeş yaşında dul kalmış, dünyalar güzeli bir eş bırakarak ondokuz yaşında, daha askerliğini yapamadan dünyayı terk etti.
        Anladım ki babam bekar dutulmuştu ve buna dayanamamıştı. Anladım ki yıllarca ahhh dediğinde derinlerinden bir ahhh daha gelen babannemin yürek yangını bundandı.
       Babaannemin acılarını anlamakla birlikte, yukarıdaki dörtlükte ne demek istediğini ancak elli yedi yıl sonra anlayabildim…

10.06.2012
Ramazan Işık
Emekli Öğretmen
Ankara