15 Ağustos 2010 Pazar

ÇARIKLI ERKAN-I HARPLER

.


İnceden süzer seni. Dış görünüşüne bakınca hiçbir şeyden anlamazlar sanırsın. "Bir köylü parçası işte", der geçer bazıları. Okul yüzü de görmemiş. Ne anlar hayattan, dünyadan, bilimden, sanattan.

Yavaşça yanına yaklaşır, sezdirmeden. Seni gördüğü anda, sana ait bir yargıya varmış, giyiminden-kuşamından, duruşundan, bakışından notunu vermiştir kendince. Ona göre yaklaşır yanına. Sende bir boşluk sezdiyse, vay haline. Maskarası olursun, o birşeyden anlamadığını sandığın adamın. Şehirlerde pek göremezsin böylelerini. Kasketini de yan yatırır bazan. Öyle bir laf eder ki, cin çarpmışa dönersin. Kırk yıl düşünsen aklına gelmez. Hiçbir okul onların konuştuklarını öğretemez insana. Zeka gerekir, gözleme dayalı yorum yapmak için. Onlarda fazlasıyla vardır bu. Zaten hayatı gözlemle geçmiştir. Hayvanların davranışlarından başlamıştır gözlem yapmaya. Onu insan davranışlarına uyarlarlar. Verdiği örnekler de hayvan davranışlarının insana uyarlanmış şekilleridir.

Sözlükler; "ordu'nun savaşta nasıl teşkilatlanacağını belirleyen subaylar", olarak açıklar erkan-ı harp'i. Bugünkü adıyla kurmay subay' ların genel adıdır.Çarık ise, ayak boyundan biraz genişçe kesilmiş deri parçası ve onu bağlamak için, yine deriden şeritler halinde kesilmiş, bağcıktan oluşan ayak giysisidir.

Köye gelen yüksek dereceli bir memur, Mehmet ağa ile sohbete başlamış. Kendince O'nu aşağılayıp, takılmak istemiş; "yahu Mehmet Ağa, ben bu köylü milletine şaşıyorum", demiş. "Bu sizin kadınlarda, çalışa çalışa güzellik kalmamış, güneşten, tozdan ciltleri bozulmuş. Ahırlarda hayvanlarla fazla içli dışlılar, kokudan yanlarına yanaşılmaz olmuş. Bu durumda bu kadınlarla aynı yatağa nasıl giriyorsunuz", demiş.
Bizim çarıklı erkan-ı harp cevabı yapıştırmış. "Beyim", demiş, "ne yapalım, gerçekten biz de istemiyoruz , ama başka çaremiz yok, biz de sizin hanımları aklımıza getirip getirip giriyoruz yatağa", demiş.

Çarıklı Erkan-ı Harpler'le laf yarışına girilmez. Onlara çok takılınmaz.

Atatürk'ün bile bazı sorulara cevap vermekte zorlandığı anlar, bu insanlar karşısında yaşadığı anlardır.
Büyük Önder, Milli Mücadele sonuçlandıktan sonra, Mersin'de şehir turu yapıyor. Tur sırasında cadde üstündeki binaların kimlere ait olduğunu soruyor. Güzel binaların hemen hemen tamamının gayrimüslimlere ve yabancı uyruklu insanlara ait olduğunu öğrenince, oradakilere sormuş; "bunlar bu binalara sahip olurlarken sizler neredeydiniz, siz neden bu binalara sahip olmadınız". Orada bulunan bir Çarıklı Erkan-ı Harp, "Paşam, onlar bu binalara sahip olurken, biz yedi cephede savaşıyorduk", demiş.

Atatürk, daha sonraki zamanlarda çevresindekilere; "hayatta en zorlandığım anlardan biri, bu köylünün bana verdiği bu cevaptı", demiştir.

Çarıklı Erkan-ı Harp'ler bu ülkenin ortak akıl ve feraset abideleridir.

Ramazan Işık

.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

KENDİ İÇ GÖÇLERİMİZ

.                       


                        Çoğu zaman, yalnızlığı kalabalıklar içinde de yaşıyoruz. Bunu önlemek için göçler gerçekleştiriyoruz. Balyalarımızı hazırlamaya fırsat bulamadan, yola çıktığımız göçler. Kendi iç göçlerimiz oluyor. Nereye gittiğimizi bilmeden. Belki bir gün doğru yere varırız düşüncesiyle yola çıktığımız iç göçlerimiz. Aradığımızı bulamazsak eğer, kim bilir belki de döner geri, eski köyümüze geliriz. Tabii köyümüz eski yerinde duruyorsa. Oraları da birileri harabeye çevirip, talan etmediyse. Oturulacak bir ev, girilecek bir gönül kaldıysa... Geçmiş günlere dönmelerden alakoyamıyoruz kendimizi. Nedense, hep dönüp dönüp eskiyi hatırlıyoruz. Aslında, çoğu buruk , bazısı acı, bir kısmı hüzünlü, bazıları da sevinçli anlara. Ama hepsi kendi içinde özel, kendine has ve bir daha yaşanması imkansız günler onlar. "Gel, yeniden aynısını yaşa", deseler, mümkün değil, yeniden yaşayamazsın. Derler ya; "bir nehirde iki kere yıkanamazsın", diye, işte o misali. Bir daha yaşayamazsın geçenleri. Deseler ki; "hadi gel bazılarını yeniden yaşa..." Doğrusu, "aynı biçimde dönüp, yeniden yaşarım", diyeceğin de tartışmalıdır, o geçenleri. Bunca tecrübeden sonra, "o geçmiş yaşanmışlıkları yeniden yaşa" deseler, ancak başka bir şekliyle yaşamak isteyebilir insan. Yeni bakış açılarıyla oluşturduğu, tecrübeyle harmanladığı, çeşitli düşünce ve fikir kırıntılarıyla yoğurduğu başka bir şekliyle.
                             Gelecek hayallerimiz hiç bitmiyor. Oralara da göçler denkliyoruz. Geleceğe göçmek de farklı bir uyarlamasıdır düşünce dünyamızın. Yaşımız ne olursa olsun, geleceğe göç duygusu var olacak. Ama kendi iç göçlerimizden olan, geleceğe olan göçlerimiz bizi yaşama bağlıyor. Orda yeşeriyor umutlar, ordan güç alıp yeniden sarılıyoruz hayata. Yapacaklarımız hiç bitmiyor, kurgularımız...                                                                                         
                             An be an yaşadıklarımız ise anlık göçlerimizdir. Bir işin başındayken bir anda daha farklı bir işe geçiveriyoruz. Tercihlerimiz değişiveriyor bazan. Doğru yapıp yapmadığımızın üzerinde düşünmeden, "dal orta" giriveriyoruz olaylara. Biraz düşünüp , yorumlayıp, "saat değişebilsek", çok farklı sonuçlara varacağız belki de. Ama olmuyor işte. Duygularımızın peşinden koşup, sağlıklı yorumlar yapamayabiliyoruz bazen.
                             İç göçler kaçınılmaz. Ruh sağlığının da olumlu bir göstergesi galiba. Yeter ki tek yöne olmasın. Sadece geriye giden göçler , sadece geleceğe kurgulanmış hayaller veya sadece an be an değişen duygularla yaşanan göçler, pek de sağlıklı ruh halini göstermeyebilir. Bunların da bir dengesi olmalı. Her birinden azıcık bulunmalı, yemeklere atılan baharat misali. Belki bazısından biraz fazla, kimisinden daha az. Ama mutlaka hepsinden biraz. Sağlıklı iç göçler diliyorum herkese. 
09.08.2010
 Ramazan Işık

2 Ağustos 2010 Pazartesi

BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI

Gün olur sevinir insan, gün olur üzülür. Her günümüz birbirine uymaz. Ama istikrar diye de birşey vardır. Bir seviyesi olmalı yaşam denen bu yolculuğun, bir düzeyi. Saygı, sevgi elle tutulmaz, ama gerçekliği de kimse tarafından yadsınamaz. Olmazsa olmazıdır hayatın. Saygı bitti mi ilişkilerde, bağda biter insanlar arasında. Arkadaşlıklar böyledir. Akrabasından bile vaz geçer insanlar. Hatta, evliliklerin bozulması bundan değilmidir, sevgiye dayalı saygının bitmesi.



Batman denen bir ağırlık ölçüsü vardı. Büyük ölçekli ağırlık ölçümlerinde kullanılan bir ölçü biçimiydi. Sekiz kiloya "batman", denirdi. Bu kadar büyüklükte bir ağırlık demiri olmadığından da, bu seviyedeki ölçümler, ağırlığı sekiz kilo olan bir taşla yapılırdı.



Günün birinde, adına batman denen, sekiz kiloluk bu taş kaybolmuş. Sel ağzından gelmiş olan çakıl taşlarının arasına karışmış. Belli bir ölçüsü olan, düzenlenmiş şekli bulunan bu ölçü taşının, diğer çakıl taşlarından ayırt edilmesi imkansız hale gelmiş. O zaman Ata'lar durur mu, hemen kondurmuş lafını; "BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI", demiş.

Zamanla insanlar arasındaki ilişkiler de o düzeye inmiş ki, toplumda sözü dinlenir insan kalmamış. Büyük küçük belirsiz olmuş. Kimin ne söylediği anlaşılmaz olmuş. Günümüzde olduğu gibi.


Batman çağala karıştı.



Ramazan Işık

23 Temmuz 2010 Cuma

OKUNTU OĞLAĞI

       Geçmişte yaşananlar geleceğe ışık tutar. Zaman, yaşam biçimlerini değiştiriyor. Geriye dönüp baktığımızda, anlatılanları dinlediğimizde, hoş aktarımlarla karşılaşıyoruz. Geçmişe dönüp gülümsüyor, nostalji yaşıyoruz.
       Eski düğün adetleri bambaşkaydı. Bu konuda, köylerde yaşananların kendi içinde özellikleri vardı. Bir kişi oğlunu evlendireceği zaman, düğün tarihini belirler, eşini dostunu düğüne davet ederdi. Davet ederken, "okuntu" denen davetiye gönderirdi. Bu davetiye de davet ettiği kişinin önemine göre değişirdi. Sıradan kişilere, istikan denilen su bardağı, biraz önemli kişilere havlu, yörede çok hatırlı olarak tanınan kişilere ise elbiselik kumaş, gibi okuntular gönderilirdi.
Okuntu'yu alan kişi, kendisini "O Düğün",e gitmeye zorunlu hisseder, bir şekilde bu davete katılırdı. Giderken de düğün sahibine bir hediye götürürdü. Bardak seviyesinde okuntu ile çağrılanlar, takı töreninde kendilerince bir miktar para takarak bu davete uyar, düğüne katılırlardı.
Havlu ve benzeri okuntu ile çağrılanlar, çoğunlukla çeyrek altın veya buna yakın bir takı ile karşılık verirlerdi davete.
Kendisine elbiselik kumaş ile davetiye gönderilenler, çok ağır misafir olduklarından, bu davete o derecede bir hediye ile karşılık vermek durumundaydılar. Genellikle bu da, bilezik şeklinde olurdu. Bileziklerin de kendi içinde, tel bilezik, burma bilezik gibi sınıflandırmaları olurdu. Misafirin ekonomik durumu, akrabalık derecesi ve toplumsal seviyesi bunun ölçüsünü belirlerdi.
Bu okuntularda okuntuya karşılık verenlerin bir kısmı, düğün sahibine verdiği önemi belirtmek için düğüne koç götürürdü. Bu üst seviyede bir değerdi. Bu işi o kadar abartanlar olurdu ki, bazan bir dana götürene bile rastlanırdı. Bu kişileri, düğün evine gelişlerinde davul-zurna büyük bir lütufla karşılar, karşılığında da ya davulun ipleri arasına ya da zurnanın deliğine sıkıştırılan paralarla bahşişini alırdı.
            Okuntuya davar götürmek çok rastlanan bir durumdu. Bir koç, bir davar (keçi) yedeklemek (davarın boynundan tutup götürmek), akrabalar için çok onurlu bir iş'ti. O çağlarda köylerde her evin mutlaka en az otuz, kırk, bazı ailelerde yüzlerce (sürüyle) davarı olduğundan, bu düğünlere davar götürme işi, sıradan bir iş gibi olmuştu.
Yörede sık sık düğün olduğundan, hatırı sayılır kişiler bu düğünlerin her birine de davar yedeklemek durumunda kaldığından, götürülen davarların sürünün en çelimsiz davarlarını götürme işine kadar düşerdi.
            Düğünlere götürülen bu zayıf ve çelimsiz davarlara, "Okuntu Oğlağı" denirdi.

Okuntu oğlağı deyimi gide gide şekil de değiştirdi. Bir kızı isteyen bazı gençlere sıfat olmaya başladı. Alımlı, boylu poslu,endamlı bir genç kızı, boyu kısa, çelimsiz bir oğlan istediği zaman kız; "hıh, o okuntu oğlağı kılıklı oğlan'a mı varacağım" , diye alay ederdi.

           Kimse, "okuntu oğlağı kılıklı", deyimine muhatap olmasın. Sevgiyle kalın.

Ramazan Işık

28 Haziran 2010 Pazartesi

EMEKLİ DE TATİL YAPAR (MIYMIŞ)

Ülkemizin üzücü gündemi ve kişisel yoğunluk, bizi çok gerdi. Bir süre dinlenmeye, ortam değiştirmeye ihtiyaç doğdu.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.

14 Haziran 2010 Pazartesi

MODİFİYEZEDE


Yeğenlerimden biri araba aldı. O'nunla ayrı şehirlerde yaşıyoruz, sık görüştüğümüz de söylenemez. Ama yaşam biçimini yakından takip ediyorum. Dolayısı ile alışkanlıklarını, zaaflarını ve tutkularını iyi bildiğimi sanıyorum. Yeğenimin en büyük tutkusu arabalar ve modifiye yapılmış arabaya binmek. Bu tutkusundan hareketle, gün geçmez ki arabasında bir değişiklik yapmasın. Önce jantlardan başladı değiştirmeye, çelik olmalıymış jantlar. Arkasından tamponlar, bir sürü kıvrımları olan tamponlar taktırdı arabasına. Camlar siyah film kaplanacak, içerisi görünmeyecek. O yetmedi, egzost çıkışı çift olmalıymış ve nikelajlı olacakmış. Ses sistemleri kurulacak. Arkada rüzgarlık olmazsa olmaz. Amortisörler indirilip, araba yere değecekmiş gibi bir hava verilecek ve daha bir sürü şey... Tüm bunları, onaylamadığım gibi, yapılanları bir tebessümle izlemekteydim. İçimden de, keşke bunu bu kadar abartmasa dediğim bir noktaya vardı iş. Trafikte yaşanan sorunlar ayrı bir cabası işin. Babası birkaç kez uyarmış, bu durumun uygun olmadığını, ama dinleyen kim. Gençlere söz geçirmek öyle kolay değil. İlla bir olay yaşayacaklar ki, büyüklerin ne demek istediklerini anlasınlar. Buna da deneyim deniyormuş.

Geçenlerde aldığım bir haber beni üzdü. Yeğenim, eşi ile birlikte giderken, arabanın motor kısmından dumanlar çıktığını görmüş. Durup kaputu açmış. Motorun bulunduğu bölümün yanmakta olduğunu görmüş. Yangın tüpü aramış, bulamamış. Yoldan geçenlerden yardım eden olmamış. İtfaiye gelip yangını söndürdüğünde, artık arabadan bir demir yığını kalmış geriye.

Haberi duyduğumuzda, doğal olarak ilk sorumuz, gençlerin sağlık durumları oldu, onlara birşey olmamış bereket.Eşinin ve kendisinin sağlıkları iyi. Geçmiş olsuna gittik. ”Sevgili yeğenim mal önemli değildir, çalışır yine alırsınız, ama bundan sonra, aman biraz dikkat”, deyip üzüntülerini paylaştık.

Arabanın durumuna gelince; Arabanın, modifiye sırasında bazı elektrik donanımlarında aşınmaya sebep olunmuş olabileceğini düşünüyorum. Elektrik kablolarından bazıları aşınmış ve yangın bu sebeple çıkmış olabilir. Bu aşamada, yeğenimle bu konuyu tartışmadım, ama olaya da çok üzüldüm. Arabanın kaskosu olmadığından bir hak talebinde de bulunamadılar.

Bir araç üretilirken çeşitli aşamalardan geçer. Birinci aşama tasarım ve planlamadır. Tasarım yapıldıktan ve bir sürü evrelerden geçtikten sonra üretim aşamasına gelinir. Üretimden sonra kurallarına uygun biçimde kullanım aşaması gelir. Gençler çoğunlukla bu kuralları göz ardı ediyor. Araç üzerinde, modifiye denilen değişikliklere gidiyorlar. Modifiye işlemi, o aracın tasarımcıları tarafından onaylanıp, teknik hesapları yapılarak uygulanmazsa, herkes kafasına göre araç üzerinde değişiklik yapmaya kalkarsa, bu olayda olduğu gibi, can sıkıcı durumlar ortaya çıkabiliyor. Özellikle otomobil üretiminde bu aşamalara çok dikkat edilir. Aracı kullanırken, araç için belirlenmiş, denenmiş kriter ve kurallara uymak gerekir. Burada denetim elemanlarına da önemli görevler düşüyor. Teknik şartlarına uymayan değişikler yapılmış araçların trafikte dolaşmasına izin verilmemelidir.

Gençler, aman dikkat !!!! Anlamsız bir zevk uğruna, sizin ve sevdiklerinizin hayatını tehlikeye atmayın. Modifiye denen, hiç de gereği olmayan işlerle uğraşmayın. Otomobilinizi fabrikasından çıktığı biçimi ile, orijinali nasılsa o şekilde kullanın. Bizim için hayatlarınız, modifiye edilmiş bir arabadan daha kıymetlidir.


Ramazan Işık
26.05.2010
Ankara

6 Haziran 2010 Pazar

HİŞŞŞŞT, HEEEEEY, AMCAAAAAA !!!!!!

                Hişşşşşt, heeeey, amcaaaa !!! Yaşlı adam, gürültülerin geldiği yana başını çevirip baktı. Sesler yolun karşı kıyısındaki demir parmaklıklı duvarın üstüne çıkmış olan bir grup çocuktan geliyordu. Çocuklar adama doğru hep bir ağızdan bağırışıyorlar, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey sesleri çıkarıp, alkış tutuyorlardı. Böylece adamın dikkatini çekiyorlardı. Adamcağız bir an ne olduğunu şaşırdı. Çocuklardan tarafa bakıp, durumu anlamaya çalıştı. Yolda akan araba trafiği kesilince, çocuklara doğru yöneldi. Bağıran çocuklara yaklaşıtıkça, buranın bir ilköğretim okulu olduğunu, çocukların da, teneffüse çıkmış, arka bahçede gözlerden uzak, duvara tırmanmış, gelip geçen insanlara laf atan, yaramazlık yapan çocuklar olduğunu anladı. Duvara bitişik tek katlı bir yapı vardı. Arka duvarı görünen bu yapı, büyük ihtimalle, okulun kantini olmalıydı. Yarısı kantin duvarına, bir kısmı okulun bahçe duvarına, bazıları da demirlere tırmanmış bir sürü çocuk, adam yaklaştıkça daha da güçlü alkışlamaya başladılar. Adam sakin, onlara doğru yönelip, O da çocuklar gibi kuvvetli bir alkışa başladı. Çocuklar bir an şaşaladılar, ama alkışlarına devam ettiler. Voooaahhh, yihiyuuuu, ohhhhooooo gibi sesler de aynı hızıyla sürüyordu. Adam duvarın dışında , çocuklar iç kısımda olmak üzere, bu hal bir süre devam etti. Yaşlı adam alkışa devam ederken, çocukların her birinin gözlerinin içine, tek tek, uzunca sürelerle, dikkatle bakıyor, alkışına da devam ediyordu. Çocuklar durumda bir gariplik olduğunu anlamaya başladılar. Adam deli mi, numara mı yapıyor, yoksa ne yapmak istiyor, bir türlü anlam veremediler. Yavaş yavaş sesler kesildi, arkasından alkışlar...                                                                                                                                        Adam, alkış ve gürültülerin yeterince kesildiğini anlayınca; hızını kestiği alkışına devam ederek, "aferin çocuklar, hepinize aferin", dedi. Çocuklar şaşkın, dikkat kesildiler. Adam, "annenize de aferin, babanıza, özellikle de öğretmenlerinize aferin", dedi. "Sizi çok sevdim, sizleri böyle yetiştirdikleri için onları kutluyorum". Çocuklarda bir durgunluk, arkasından çözülmeler başladı. Önce kız öğrenciler atladı duvardan. Demirdekiler de yavaş yavaş aşağıya inip, adama bakıyorlardı. Adam alkışa devam ediyor, çocukların gözlerine tek tek , uzun uzun bakıyordu. Bunlardan başka tek cümle söylemedi. Sadece baktı, alkışlamaya devam etti. Grup çözülmüş, köşeyi dönenler okula doğru yavaş yavaş ordan uzaklaşmaya başlamıştı. Karşılık vermeye çalışanları da, bazı öğrenciler çekip götürdü. Adam, çocukların arkalarından bakarken, altıncı ya da yedinci sınıfta olduğu belli olan bir kız çocuğu geri geldi. Duvarın dibine doğru yaklaştı. Adamın gözlerinin içine dikkatle bakıp, ağlamaklı bir ses tonuyla, "ben anneme laf söyletmem, ben sizi anladım, lütfen, annemin beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", dedi...                                                                                                                               Şaşkınlık adamdaydı, "annemin, beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", !!! ??? Yaşlı adam, bu yavruya bir kez daha dikkatle baktı. O'nun ne kadar iyi bir insan, akıllı bir öğrenci, ama aynı zamanda da bir çocuk olduğunu, bu çocukta gördüğü cevheri; biraz önce onların kendisine yaptıkları gibi, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey diye bağırarak çevresindeki insanlara anlatmak istedi. Şehrin bu caddesinde yürüyen insanlar, olanları ve hislerini bu çocukların diliyle onlara anlatmaya kalksaydı, anlarlarmıydı acaba... "Bir denesem... ", dedi, kendi kendine. Durdu... "Aman, şimdi akıl hastanesinde odalardan biri boştur, orayı doldurmayayım", deyip vazgeçti. Kız öğrenciye dönüp, "sen akıllı bir çocuksun,bundan sonra daha dikkatli davranacağına eminim, hoşça kal", dedi. Ramazan Işık 25.05.2010 Ankara