.
Son zamanlarda bir kanaat önderi'dir tutturulmuş gidiyor. Takıldım buna. "Kanaat önderi" nedir. Ne anlamalıyım bu iki kelimeden ve kavramdan. Düşünen her insan gibi, ben de bu konuyu irdelemeye çalıştım."Kanaat önderi" , nedir.
"Kanaat" kelimesini, düşünce, fikir olarak açıklıyor sözlükler. "Kanaat Önderi" ise, düşünce ve fikirde öncülük eden anlamına gelse gerek. Buradan şunu çıkarabiliriz; bir konuda, bizim bir düşünce üretmemize gerek yoktur. Kanaat önderlerinin düşüncelerine, söylediklerine bakmalıyız. Onlar ne diyorsa öyle davranmalıyız. Bu durumda kendi düşünme yeteneklerimizi çalıştırmamıza gerek yok. Nasıl olsa bizim adımıza düşünen insanlar var. Biz ona tabii olalım yeter. Düşünüp de neden zihnimizi yoralım ki. Kanaat önderi düşünsün. Milyonların düşünmesine ne gerek var. Kanaat Önderi sıfatlı bir kişi, zihnini yorup düşünsün, diğer insanlar rahat etsin, çiftiyle çubuğuyla uğraşsın.
Koyun sürülerinin de kanaat önderleri vardır. Sürünün bu önderleri, bazan sulak alanları bulurlar, tüm sürüyü oraya taşır, hem suyunu içirir, hem de çayırlarda bol bol otlanır, karnını doyurur. Böyle zamanlar, sürü önderi için de, sürü için de hayat çok güzeldir. Ama, bazan öyle bir durum doğar ki, bir ses, bir gürültü, sürüyü bir anda şaşkına çevirir, sürü panikler. Hep birden, kanaat önderinin arkasından koşmaya başlar. Kanaat önderi olan "baş koyun", kendisini uçurumdan atıverir, hiç düşünmeden tüm sürü de kanaat önderinin arkasından dooğru uçurumun dibine...
Allah bizi, kanaat önderlerinden korusun. Kendi başına düşünebilen, yorum yapabilen, insan olduğunun farkına varmış, bu erdemi yaşayabilen kişiler olduğumuz zaman, her birimiz bir "kanaat önderi" oluruz. Sürüler gibi güdülmekten kurtulur, kanaatlerimizi kendimiz oluştururuz.
Ramazan Işık
.
26 Ekim 2010 Salı
24 Eylül 2010 Cuma
TEREYAĞIMIZI KENDİMİZ YAPALIM
Bugün bambaşka bir konuya girelim. Herkes yemek yapıyor ya. Ben de gıda sektörüne el atıp, bu konuda birşeyler yazayım istedim.
Tereyağı her evde tüketilen, vazgeçilmez gıdalarımızdandır. Piyasadan alınan tereyağlar her zaman güvenilir olmayabiliyor. Tereyağı yapmanın bilinen yolu ; yağlı yoğurdu yayıkla yayıp, yüzüne biriken yağları almaktır. Bugün yaşamakta olduğumuz ortamlarda bu her zaman mümkün değildir.
Tereyağı yapmanın daha pratik bir yolu da süt kaymağından (krema) tereyağı yapmaktır.
Kaymak mandıralarda satılır. Fiyatı piyasada satılan tereyağlarına göre yarı yarıya ucuzdur. Büyük oranda da yağa dönüştüğü için çok ekonomiktir. Bir örnek verecek olursak; bendeniz sık sık uğramak durumunda olduğumuz ilçedeki mandıraların birinden, kilosunu 7 TL ye kaymak aldım. Bu kaymağın bir kilosundan yaklaşık 900 gram tereyağı çıkıyor. Hem katıksız, sağlıklı, güvenilir, hem de ekonomik.
Yapımı çok basittir. Mandıradan alacağınız kaymağı, buz dolabının alt kısmında bir gün bekletin. Bir leğen içinde mıncıklayın. Yağ oluşmaya başlayacaktır. Çok az miktarda su ise, leğenin tabanında birikecektir. Bu suyu bir kaba süzün. Süzdüğünüz bu suyu keklerinizde kullanabilirsiniz. Kalan yağı da topaçlar haline getirip, soğuk su ile yıkayın. Uzun süre saklayacağınız yağları % 1.5 oranında tuzlayabilirsiniz. Bir miktarını da tuzsuz olarak buzluğunuza koyup , zamanla çıkarıp sofraya getirebilirsiniz.
Ayrıca, eğer illa eski yayık yağı tadını arıyorum diyorsanız yapmanız gereken şey, aldığınız bu kaymağın içine biraz yoğurt katıp, yayıkta yayar gibi çalkalayıp işleme devam etmektir. O zaman elde edeceğiniz tat çok daha güzel olacaktır.
Tereyağı sıhhattir. Soframızdan eksik etmemeliyiz.
Afiyet olsun.
Ramazan Işık
15 Ağustos 2010 Pazar
ÇARIKLI ERKAN-I HARPLER
.
İnceden süzer seni. Dış görünüşüne bakınca hiçbir şeyden anlamazlar sanırsın. "Bir köylü parçası işte", der geçer bazıları. Okul yüzü de görmemiş. Ne anlar hayattan, dünyadan, bilimden, sanattan.
Yavaşça yanına yaklaşır, sezdirmeden. Seni gördüğü anda, sana ait bir yargıya varmış, giyiminden-kuşamından, duruşundan, bakışından notunu vermiştir kendince. Ona göre yaklaşır yanına. Sende bir boşluk sezdiyse, vay haline. Maskarası olursun, o birşeyden anlamadığını sandığın adamın. Şehirlerde pek göremezsin böylelerini. Kasketini de yan yatırır bazan. Öyle bir laf eder ki, cin çarpmışa dönersin. Kırk yıl düşünsen aklına gelmez. Hiçbir okul onların konuştuklarını öğretemez insana. Zeka gerekir, gözleme dayalı yorum yapmak için. Onlarda fazlasıyla vardır bu. Zaten hayatı gözlemle geçmiştir. Hayvanların davranışlarından başlamıştır gözlem yapmaya. Onu insan davranışlarına uyarlarlar. Verdiği örnekler de hayvan davranışlarının insana uyarlanmış şekilleridir.
Sözlükler; "ordu'nun savaşta nasıl teşkilatlanacağını belirleyen subaylar", olarak açıklar erkan-ı harp'i. Bugünkü adıyla kurmay subay' ların genel adıdır.Çarık ise, ayak boyundan biraz genişçe kesilmiş deri parçası ve onu bağlamak için, yine deriden şeritler halinde kesilmiş, bağcıktan oluşan ayak giysisidir.
Köye gelen yüksek dereceli bir memur, Mehmet ağa ile sohbete başlamış. Kendince O'nu aşağılayıp, takılmak istemiş; "yahu Mehmet Ağa, ben bu köylü milletine şaşıyorum", demiş. "Bu sizin kadınlarda, çalışa çalışa güzellik kalmamış, güneşten, tozdan ciltleri bozulmuş. Ahırlarda hayvanlarla fazla içli dışlılar, kokudan yanlarına yanaşılmaz olmuş. Bu durumda bu kadınlarla aynı yatağa nasıl giriyorsunuz", demiş.
Bizim çarıklı erkan-ı harp cevabı yapıştırmış. "Beyim", demiş, "ne yapalım, gerçekten biz de istemiyoruz , ama başka çaremiz yok, biz de sizin hanımları aklımıza getirip getirip giriyoruz yatağa", demiş.
Çarıklı Erkan-ı Harpler'le laf yarışına girilmez. Onlara çok takılınmaz.
Atatürk'ün bile bazı sorulara cevap vermekte zorlandığı anlar, bu insanlar karşısında yaşadığı anlardır.
Büyük Önder, Milli Mücadele sonuçlandıktan sonra, Mersin'de şehir turu yapıyor. Tur sırasında cadde üstündeki binaların kimlere ait olduğunu soruyor. Güzel binaların hemen hemen tamamının gayrimüslimlere ve yabancı uyruklu insanlara ait olduğunu öğrenince, oradakilere sormuş; "bunlar bu binalara sahip olurlarken sizler neredeydiniz, siz neden bu binalara sahip olmadınız". Orada bulunan bir Çarıklı Erkan-ı Harp, "Paşam, onlar bu binalara sahip olurken, biz yedi cephede savaşıyorduk", demiş.
Atatürk, daha sonraki zamanlarda çevresindekilere; "hayatta en zorlandığım anlardan biri, bu köylünün bana verdiği bu cevaptı", demiştir.
Çarıklı Erkan-ı Harp'ler bu ülkenin ortak akıl ve feraset abideleridir.
Ramazan Işık
.
İnceden süzer seni. Dış görünüşüne bakınca hiçbir şeyden anlamazlar sanırsın. "Bir köylü parçası işte", der geçer bazıları. Okul yüzü de görmemiş. Ne anlar hayattan, dünyadan, bilimden, sanattan.
Yavaşça yanına yaklaşır, sezdirmeden. Seni gördüğü anda, sana ait bir yargıya varmış, giyiminden-kuşamından, duruşundan, bakışından notunu vermiştir kendince. Ona göre yaklaşır yanına. Sende bir boşluk sezdiyse, vay haline. Maskarası olursun, o birşeyden anlamadığını sandığın adamın. Şehirlerde pek göremezsin böylelerini. Kasketini de yan yatırır bazan. Öyle bir laf eder ki, cin çarpmışa dönersin. Kırk yıl düşünsen aklına gelmez. Hiçbir okul onların konuştuklarını öğretemez insana. Zeka gerekir, gözleme dayalı yorum yapmak için. Onlarda fazlasıyla vardır bu. Zaten hayatı gözlemle geçmiştir. Hayvanların davranışlarından başlamıştır gözlem yapmaya. Onu insan davranışlarına uyarlarlar. Verdiği örnekler de hayvan davranışlarının insana uyarlanmış şekilleridir.
Sözlükler; "ordu'nun savaşta nasıl teşkilatlanacağını belirleyen subaylar", olarak açıklar erkan-ı harp'i. Bugünkü adıyla kurmay subay' ların genel adıdır.Çarık ise, ayak boyundan biraz genişçe kesilmiş deri parçası ve onu bağlamak için, yine deriden şeritler halinde kesilmiş, bağcıktan oluşan ayak giysisidir.
Köye gelen yüksek dereceli bir memur, Mehmet ağa ile sohbete başlamış. Kendince O'nu aşağılayıp, takılmak istemiş; "yahu Mehmet Ağa, ben bu köylü milletine şaşıyorum", demiş. "Bu sizin kadınlarda, çalışa çalışa güzellik kalmamış, güneşten, tozdan ciltleri bozulmuş. Ahırlarda hayvanlarla fazla içli dışlılar, kokudan yanlarına yanaşılmaz olmuş. Bu durumda bu kadınlarla aynı yatağa nasıl giriyorsunuz", demiş.
Bizim çarıklı erkan-ı harp cevabı yapıştırmış. "Beyim", demiş, "ne yapalım, gerçekten biz de istemiyoruz , ama başka çaremiz yok, biz de sizin hanımları aklımıza getirip getirip giriyoruz yatağa", demiş.
Çarıklı Erkan-ı Harpler'le laf yarışına girilmez. Onlara çok takılınmaz.
Atatürk'ün bile bazı sorulara cevap vermekte zorlandığı anlar, bu insanlar karşısında yaşadığı anlardır.
Büyük Önder, Milli Mücadele sonuçlandıktan sonra, Mersin'de şehir turu yapıyor. Tur sırasında cadde üstündeki binaların kimlere ait olduğunu soruyor. Güzel binaların hemen hemen tamamının gayrimüslimlere ve yabancı uyruklu insanlara ait olduğunu öğrenince, oradakilere sormuş; "bunlar bu binalara sahip olurlarken sizler neredeydiniz, siz neden bu binalara sahip olmadınız". Orada bulunan bir Çarıklı Erkan-ı Harp, "Paşam, onlar bu binalara sahip olurken, biz yedi cephede savaşıyorduk", demiş.
Atatürk, daha sonraki zamanlarda çevresindekilere; "hayatta en zorlandığım anlardan biri, bu köylünün bana verdiği bu cevaptı", demiştir.
Çarıklı Erkan-ı Harp'ler bu ülkenin ortak akıl ve feraset abideleridir.
Ramazan Işık
.
Etiketler:
çarıklı erkan-ı harp,
ortak akıl,
Türk Milleti'nin feraseti
9 Ağustos 2010 Pazartesi
KENDİ İÇ GÖÇLERİMİZ
.
Çoğu zaman, yalnızlığı kalabalıklar içinde de yaşıyoruz. Bunu önlemek için göçler gerçekleştiriyoruz. Balyalarımızı hazırlamaya fırsat bulamadan, yola çıktığımız göçler.
Kendi iç göçlerimiz oluyor. Nereye gittiğimizi bilmeden. Belki bir gün doğru yere varırız düşüncesiyle yola çıktığımız iç göçlerimiz. Aradığımızı bulamazsak eğer, kim bilir belki de döner geri, eski köyümüze geliriz. Tabii köyümüz eski yerinde duruyorsa. Oraları da birileri harabeye çevirip, talan etmediyse. Oturulacak bir ev, girilecek bir gönül kaldıysa...
Geçmiş günlere dönmelerden alakoyamıyoruz kendimizi. Nedense, hep dönüp dönüp eskiyi hatırlıyoruz. Aslında, çoğu buruk , bazısı acı, bir kısmı hüzünlü, bazıları da sevinçli anlara. Ama hepsi kendi içinde özel, kendine has ve bir daha yaşanması imkansız günler onlar. "Gel, yeniden aynısını yaşa", deseler, mümkün değil, yeniden yaşayamazsın. Derler ya; "bir nehirde iki kere yıkanamazsın", diye, işte o misali. Bir daha yaşayamazsın geçenleri. Deseler ki; "hadi gel bazılarını yeniden yaşa..." Doğrusu, "aynı biçimde dönüp, yeniden yaşarım", diyeceğin de tartışmalıdır, o geçenleri. Bunca tecrübeden sonra, "o geçmiş yaşanmışlıkları yeniden yaşa" deseler, ancak başka bir şekliyle yaşamak isteyebilir insan. Yeni bakış açılarıyla oluşturduğu, tecrübeyle harmanladığı, çeşitli düşünce ve fikir kırıntılarıyla yoğurduğu başka bir şekliyle.
Gelecek hayallerimiz hiç bitmiyor. Oralara da göçler denkliyoruz. Geleceğe göçmek de farklı bir uyarlamasıdır düşünce dünyamızın. Yaşımız ne olursa olsun, geleceğe göç duygusu var olacak. Ama kendi iç göçlerimizden olan, geleceğe olan göçlerimiz bizi yaşama bağlıyor. Orda yeşeriyor umutlar, ordan güç alıp yeniden sarılıyoruz hayata. Yapacaklarımız hiç bitmiyor, kurgularımız...
An be an yaşadıklarımız ise anlık göçlerimizdir. Bir işin başındayken bir anda daha farklı bir işe geçiveriyoruz. Tercihlerimiz değişiveriyor bazan. Doğru yapıp yapmadığımızın üzerinde düşünmeden, "dal orta" giriveriyoruz olaylara. Biraz düşünüp , yorumlayıp, "saat değişebilsek", çok farklı sonuçlara varacağız belki de. Ama olmuyor işte. Duygularımızın peşinden koşup, sağlıklı yorumlar yapamayabiliyoruz bazen.
İç göçler kaçınılmaz. Ruh sağlığının da olumlu bir göstergesi galiba. Yeter ki tek yöne olmasın. Sadece geriye giden göçler , sadece geleceğe kurgulanmış hayaller veya sadece an be an değişen duygularla yaşanan göçler, pek de sağlıklı ruh halini göstermeyebilir. Bunların da bir dengesi olmalı. Her birinden azıcık bulunmalı, yemeklere atılan baharat misali. Belki bazısından biraz fazla, kimisinden daha az. Ama mutlaka hepsinden biraz.
Sağlıklı iç göçler diliyorum herkese.
09.08.2010
Ramazan Işık
Etiketler:
hayaller ve ümitler,
kendi iç göçlerimiz,
yaşanmışlıklar
2 Ağustos 2010 Pazartesi
BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI
Gün olur sevinir insan, gün olur üzülür. Her günümüz birbirine uymaz. Ama istikrar diye de birşey vardır. Bir seviyesi olmalı yaşam denen bu yolculuğun, bir düzeyi. Saygı, sevgi elle tutulmaz, ama gerçekliği de kimse tarafından yadsınamaz. Olmazsa olmazıdır hayatın. Saygı bitti mi ilişkilerde, bağda biter insanlar arasında. Arkadaşlıklar böyledir. Akrabasından bile vaz geçer insanlar. Hatta, evliliklerin bozulması bundan değilmidir, sevgiye dayalı saygının bitmesi.
Batman denen bir ağırlık ölçüsü vardı. Büyük ölçekli ağırlık ölçümlerinde kullanılan bir ölçü biçimiydi. Sekiz kiloya "batman", denirdi. Bu kadar büyüklükte bir ağırlık demiri olmadığından da, bu seviyedeki ölçümler, ağırlığı sekiz kilo olan bir taşla yapılırdı.
Günün birinde, adına batman denen, sekiz kiloluk bu taş kaybolmuş. Sel ağzından gelmiş olan çakıl taşlarının arasına karışmış. Belli bir ölçüsü olan, düzenlenmiş şekli bulunan bu ölçü taşının, diğer çakıl taşlarından ayırt edilmesi imkansız hale gelmiş. O zaman Ata'lar durur mu, hemen kondurmuş lafını; "BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI", demiş.
Zamanla insanlar arasındaki ilişkiler de o düzeye inmiş ki, toplumda sözü dinlenir insan kalmamış. Büyük küçük belirsiz olmuş. Kimin ne söylediği anlaşılmaz olmuş. Günümüzde olduğu gibi.
Batman çağala karıştı.
Ramazan Işık
Batman denen bir ağırlık ölçüsü vardı. Büyük ölçekli ağırlık ölçümlerinde kullanılan bir ölçü biçimiydi. Sekiz kiloya "batman", denirdi. Bu kadar büyüklükte bir ağırlık demiri olmadığından da, bu seviyedeki ölçümler, ağırlığı sekiz kilo olan bir taşla yapılırdı.
Günün birinde, adına batman denen, sekiz kiloluk bu taş kaybolmuş. Sel ağzından gelmiş olan çakıl taşlarının arasına karışmış. Belli bir ölçüsü olan, düzenlenmiş şekli bulunan bu ölçü taşının, diğer çakıl taşlarından ayırt edilmesi imkansız hale gelmiş. O zaman Ata'lar durur mu, hemen kondurmuş lafını; "BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI", demiş.
Zamanla insanlar arasındaki ilişkiler de o düzeye inmiş ki, toplumda sözü dinlenir insan kalmamış. Büyük küçük belirsiz olmuş. Kimin ne söylediği anlaşılmaz olmuş. Günümüzde olduğu gibi.
Batman çağala karıştı.
Ramazan Işık
23 Temmuz 2010 Cuma
OKUNTU OĞLAĞI
Geçmişte yaşananlar geleceğe ışık tutar. Zaman, yaşam biçimlerini değiştiriyor. Geriye dönüp baktığımızda, anlatılanları dinlediğimizde, hoş aktarımlarla karşılaşıyoruz. Geçmişe dönüp gülümsüyor, nostalji yaşıyoruz.
Eski düğün adetleri bambaşkaydı. Bu konuda, köylerde yaşananların kendi içinde özellikleri vardı. Bir kişi oğlunu evlendireceği zaman, düğün tarihini belirler, eşini dostunu düğüne davet ederdi. Davet ederken, "okuntu" denen davetiye gönderirdi. Bu davetiye de davet ettiği kişinin önemine göre değişirdi. Sıradan kişilere, istikan denilen su bardağı, biraz önemli kişilere havlu, yörede çok hatırlı olarak tanınan kişilere ise elbiselik kumaş, gibi okuntular gönderilirdi.
Okuntu'yu alan kişi, kendisini "O Düğün",e gitmeye zorunlu hisseder, bir şekilde bu davete katılırdı. Giderken de düğün sahibine bir hediye götürürdü. Bardak seviyesinde okuntu ile çağrılanlar, takı töreninde kendilerince bir miktar para takarak bu davete uyar, düğüne katılırlardı.
Havlu ve benzeri okuntu ile çağrılanlar, çoğunlukla çeyrek altın veya buna yakın bir takı ile karşılık verirlerdi davete.
Kendisine elbiselik kumaş ile davetiye gönderilenler, çok ağır misafir olduklarından, bu davete o derecede bir hediye ile karşılık vermek durumundaydılar. Genellikle bu da, bilezik şeklinde olurdu. Bileziklerin de kendi içinde, tel bilezik, burma bilezik gibi sınıflandırmaları olurdu. Misafirin ekonomik durumu, akrabalık derecesi ve toplumsal seviyesi bunun ölçüsünü belirlerdi.
Bu okuntularda okuntuya karşılık verenlerin bir kısmı, düğün sahibine verdiği önemi belirtmek için düğüne koç götürürdü. Bu üst seviyede bir değerdi. Bu işi o kadar abartanlar olurdu ki, bazan bir dana götürene bile rastlanırdı. Bu kişileri, düğün evine gelişlerinde davul-zurna büyük bir lütufla karşılar, karşılığında da ya davulun ipleri arasına ya da zurnanın deliğine sıkıştırılan paralarla bahşişini alırdı.
Okuntuya davar götürmek çok rastlanan bir durumdu. Bir koç, bir davar (keçi) yedeklemek (davarın boynundan tutup götürmek), akrabalar için çok onurlu bir iş'ti. O çağlarda köylerde her evin mutlaka en az otuz, kırk, bazı ailelerde yüzlerce (sürüyle) davarı olduğundan, bu düğünlere davar götürme işi, sıradan bir iş gibi olmuştu.
Yörede sık sık düğün olduğundan, hatırı sayılır kişiler bu düğünlerin her birine de davar yedeklemek durumunda kaldığından, götürülen davarların sürünün en çelimsiz davarlarını götürme işine kadar düşerdi.
Düğünlere götürülen bu zayıf ve çelimsiz davarlara, "Okuntu Oğlağı" denirdi.
Okuntu oğlağı deyimi gide gide şekil de değiştirdi. Bir kızı isteyen bazı gençlere sıfat olmaya başladı. Alımlı, boylu poslu,endamlı bir genç kızı, boyu kısa, çelimsiz bir oğlan istediği zaman kız; "hıh, o okuntu oğlağı kılıklı oğlan'a mı varacağım" , diye alay ederdi.
Kimse, "okuntu oğlağı kılıklı", deyimine muhatap olmasın. Sevgiyle kalın.
Ramazan Işık
Eski düğün adetleri bambaşkaydı. Bu konuda, köylerde yaşananların kendi içinde özellikleri vardı. Bir kişi oğlunu evlendireceği zaman, düğün tarihini belirler, eşini dostunu düğüne davet ederdi. Davet ederken, "okuntu" denen davetiye gönderirdi. Bu davetiye de davet ettiği kişinin önemine göre değişirdi. Sıradan kişilere, istikan denilen su bardağı, biraz önemli kişilere havlu, yörede çok hatırlı olarak tanınan kişilere ise elbiselik kumaş, gibi okuntular gönderilirdi.
Okuntu'yu alan kişi, kendisini "O Düğün",e gitmeye zorunlu hisseder, bir şekilde bu davete katılırdı. Giderken de düğün sahibine bir hediye götürürdü. Bardak seviyesinde okuntu ile çağrılanlar, takı töreninde kendilerince bir miktar para takarak bu davete uyar, düğüne katılırlardı.
Havlu ve benzeri okuntu ile çağrılanlar, çoğunlukla çeyrek altın veya buna yakın bir takı ile karşılık verirlerdi davete.
Kendisine elbiselik kumaş ile davetiye gönderilenler, çok ağır misafir olduklarından, bu davete o derecede bir hediye ile karşılık vermek durumundaydılar. Genellikle bu da, bilezik şeklinde olurdu. Bileziklerin de kendi içinde, tel bilezik, burma bilezik gibi sınıflandırmaları olurdu. Misafirin ekonomik durumu, akrabalık derecesi ve toplumsal seviyesi bunun ölçüsünü belirlerdi.
Bu okuntularda okuntuya karşılık verenlerin bir kısmı, düğün sahibine verdiği önemi belirtmek için düğüne koç götürürdü. Bu üst seviyede bir değerdi. Bu işi o kadar abartanlar olurdu ki, bazan bir dana götürene bile rastlanırdı. Bu kişileri, düğün evine gelişlerinde davul-zurna büyük bir lütufla karşılar, karşılığında da ya davulun ipleri arasına ya da zurnanın deliğine sıkıştırılan paralarla bahşişini alırdı.
Okuntuya davar götürmek çok rastlanan bir durumdu. Bir koç, bir davar (keçi) yedeklemek (davarın boynundan tutup götürmek), akrabalar için çok onurlu bir iş'ti. O çağlarda köylerde her evin mutlaka en az otuz, kırk, bazı ailelerde yüzlerce (sürüyle) davarı olduğundan, bu düğünlere davar götürme işi, sıradan bir iş gibi olmuştu.
Yörede sık sık düğün olduğundan, hatırı sayılır kişiler bu düğünlerin her birine de davar yedeklemek durumunda kaldığından, götürülen davarların sürünün en çelimsiz davarlarını götürme işine kadar düşerdi.
Düğünlere götürülen bu zayıf ve çelimsiz davarlara, "Okuntu Oğlağı" denirdi.
Okuntu oğlağı deyimi gide gide şekil de değiştirdi. Bir kızı isteyen bazı gençlere sıfat olmaya başladı. Alımlı, boylu poslu,endamlı bir genç kızı, boyu kısa, çelimsiz bir oğlan istediği zaman kız; "hıh, o okuntu oğlağı kılıklı oğlan'a mı varacağım" , diye alay ederdi.
Kimse, "okuntu oğlağı kılıklı", deyimine muhatap olmasın. Sevgiyle kalın.
Ramazan Işık
28 Haziran 2010 Pazartesi
EMEKLİ DE TATİL YAPAR (MIYMIŞ)
Ülkemizin üzücü gündemi ve kişisel yoğunluk, bizi çok gerdi. Bir süre dinlenmeye, ortam değiştirmeye ihtiyaç doğdu.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
