ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2010 Cumartesi

PEHLİVAN TEFRİKASI


Küçük bir çocuktum.Ortaokul bir,yada ikinci sınıftayım.Yaz tatilinde bir lokantada çalışıyordum.Bu mekanın bende anıları çoktur.Bu lokantada yaşadıklarımın,ilerdeki birkaç yazıma konu olacağını sanıyorum.

Bugün birini paylaşayım.

Şehrin merkezi bir yerindeydi bu lokanta.Sahibi amca,yaşca benim dedem olacak çağdaydı.Sakallı,sevimli bir dedeydi.Bir oğlu aşçılık,biri de kebapçılık yapıyordu lokantada.Küçük oğlu da garsonluk.Tam bir aile lokantasıydı.Patron Dede beni korur,kollar,"her tatilde gel oğul,üçbeş kuruş harçlığını çıkarırsın,üç öğün yemeğini de buradan yersin,aldığın ücretle de kitaplarını alırsın", diye öğüt verirdi.Ben de,O'nun öğütlerini dinlerdim.

Lokantanın,benim yaşıma uygun,her işini yapıyordum.

Bunların başında bulaşıkçılık,komilik,temizlik işleri,getir götür işleri,çay dağıtma,pastahaneden gelecek tatlıları getirme,fırına gidecek güveçleri götürme,getirme gibi.

Ramazan ekmek bitmiş koş.
Ramazan cadde kapısının yanındaki sebil'in içine buz konacak,buzcudan buz getir,sebile koy.O zamanlar şimdiki gibi elektrikli soğutucular yok tabii.Buna benzer ne iş varsa...

Patron dede çok tatlıydı.Benim okumaya karşı hevesli oluşumun,bana karşı,Onda ayrı bir sevgi oluşturduğunun farkındaydım.

Bütün bu işler ve koşturmalar arasında,bir görevim daha vardı.Patron Dede'ye pehlivan tefrikası okumak.Öyle ki,bu iş,asli işlerimin önüne geçiyordu bazan.Çünki;bilenler bilir,eskiden bazı gazetelerde,"pehlivan tefrikası" yayınlanırdı.Bu yazılar seri yazılardı.Bir pehlivanın hayat hikayesi ve yaptığı güreşler,arkası yarın yazıları şeklinde,günlük olarak yayınlanırdı.

Bu yazıları takip eden,ileri yaşlardaki insanlar,günümüzdeki televizyonlarda dizi takip eden insanlar gibi,yarını zor ederlerdi.Pehlivan tefrikasını yazanlar,öyle bir kurmaca yaparlardı ki,güreşin en heyecanlı yerinde,devamı yarın diye yazıyı keserlerdi.Takipçiler de ertesi günü zor ederdi.

İşte benim en önemli işlerimden biri de,o günkü gazeteyi alıp,gözleri az gören,Patron Dede'ye bu pehliven tefrikalarını okumaktı.Patron Dede bu yazıları o kadar ilgi ile takip ederdi ki,bazı günler;"oğul,dün gece gözüme uyku girmedi,bu gün bizim pelvan ne yapacak acaba,çok meraktayım yahu,al getir bakalım şu bizim gazeteyi de,merakımız gitsin"derdi.Ben de gazete bayiine koşar,gazeteyi alır gelir,daha başlıklarına,haberlere bakmadan,tefrikayı okurdum.Ama tefrika da merak bir türlü bitmezdi.Zira o günkü yazının sonunda da,bizim pehlivan tam yenecekken,rakip pehlivan,ters dönüp boyunduruktan kurtulurdu.Böylece yazılar haftalar,hatta aylar boyu sürüp giderdi.Bizim Patron Dedenin merakı da tabii...

Bu okuma işinden çok mutluluk duyardım.Öyle ya,Patron Dede'nin koltuğundayım bir,yazı okuyorum iki , ve ayakta koşturup yorulmuyorum üç.

Bu okuma saatlerinde benden mutlu kim olabilirdi ki.Bugün bir kitap okurken duyduğum mutluluk gibi.

Ramazan Işık

(Değerli blogdaşım Çınar'ın,"Mazide Gezinti"adıyla yayınladığı seri yazılarından ilhamla.)


20 Ocak 2009 Salı

BİR ÇOCUKLUK ANISI -

Karabaşlı köyünde dedem Musa Işık ve Uzun Duran Polat’ın ablası rahmetli Hapba ebemle yaşıyordum.Hatırladığım kadarıyla İlkokul ikinci ya da üçüncü sınıfta olmalıyım.Musa dedem beni tütün almak üzere Kızıldere Köyüne Uzun Duran Dedeme gönderdi.O yıllarda paket halinde tütün satılırdı.Tabii iki köy arası o yaş çocuğu için bayağı uzak sayılır.Vakitte oldukça geçti.İkindi yaklaşıyordu.
Karabaşlı köyünden yürüyerek Akpınar Köyüne oradanda Kızıldere ye vardım.Uzun Duran dedemin dükkanından tütünü alıp geri döndüm.Kızıldere’nin Akpınar Köyüne doğru çıkışında bir ev vardı.Avlu duvarı olan, taş yapı bir ev.Yanlış hatırlamıyorsam Osman Çavuş’un evi olması lazım.Belki de başka birinin evidir tam bilemiyorum.Bu evden kocaman bir kangal köpeği üzerime doğru hav hav diye yürümesin mi.Öyle korktum ki,elimdeki tütünü fırlattığım gibi yere yığılıp kaldım.Benim korktuğumu gören köpek olduğu yerde durakaldı.Karşısındaki bir çocuktu ne olsa.Evden köpeğin sesini duyanlar koştu geldi.Tütün paketini alıp elime verdiler.Beni sevip köpeği azarladılar.O korku ile yola koyuldum.Akpınar’ı geçmeden hava karardı.Karanlıkta yol almaktan da çocuk kalbimle korkuyordum.Karşımdan bir karartı bana doğru yaklaşıyordu.Haşır huşur,haşır huşur.Aman Allah’ım bu gelen ne acaba.Yabani bir hayvan mı,köpek mi,kurt mu,çakal mı, ne acaba? Bana doğru yaklaştıkça korkum artmaya başladı.Karşıdan bir ses Ramazan diye seslendi.Bu amcamın sesiydi.O andaki duygularımı anlatmam çok zor.Ağlayarak amcama nasıl sarıldığımı ben bilirim.Amcam beni teselli etti.Ordan sonra onunla konuşarak köye vardık.
Köy yaşantımdan bir anı olarak bunu hep saklarım.Çocuk yaşımın izi olarak bende saklıdır.
Bu vesile ile Kızıldere’de medfun bulunan Hapba ebemi,Uzun Duran dedemi,Zöhre ebemi,Şemsi teyzemi ve diğer geçmişlerimi rahmetle anıyorum.

23.05.2008
Ramazan Işık

15 Mart 2007 Perşembe

BİR OKUL ANISI -

Karabaşlı Köyünde oturuyor,Akpınar Köyü İlkokulunda okuyordum.Tahminim üçüncü sınıf öğrencisi olmalıyım.Öğretmenimiz Ali Uçar bizi geziye götüreceğini söyledi.Ertesi gün herkes azıklarını alsın,gelsin dedi.Biz de Karabaşlı Köyünden gelen bir grup öğrenci olarak,azıklarımızı hazırlayıp Akpınar ‘a,okulumuza geldik.Tek öğretmen beş sınıfı bir arada okutuyordu.Yaklaşık yirmi, yirmibeş civarında öğrenci idik.Akpınar,Tahtalı ve Karabaşlı köyü çocukları Akpınar İlkokulunda okuyorduk.
Bayrak önde biz arkada öğretmenimizin yanında Dermesür deresine doğru yola çıktık.Oraya Kızıldere Köyü öğretmeni ve çocuklarının geleceğini biliyorduk.
Dereye vardığımızda Kızıldere Köyü İlkokulu öğrencilerinin de oraya geldiğini gördük.Benim annemin Kızıldereli olmasından dolayı bu köyde akrabalarım çoktur.Rahmetli Şeftene (Şeftali)Ebemin Kızı Hacer beni görünce koştu geldi.Beni Kızıldereli öğrencilerin yanına götürüp tanıştırdı.Çok gururlandım o zaman.Daha sonra öğle yemeğine geçildi.Herkes azığını çıkardı.Bizim köylerde bakkal olmadığından her aradığını bulamazsın.Hacer,beni kendi gurubunun içine çağırdı.Bizim azıklar kuru yavan bir şeyler.Galiba yumurta,haşlanmış patatates ve yufka ekmek olması lazım.Hacerin azığında helva var.O zaman için bizim köy çocukları için helva bulunmaz bir şey.Böylece ben bir ayrıcalık kazanmış oldum.Çocuk aklımla bunu çok önemsiyorum.Ne demek,Akpınar,Karabaşlı,Tahtalı köylerinden toplanmış öğrencilerin hiçbirinde helva yok.Ben helvası olan guruba misafir olmuşum.

Gezi sonunda bu ayrıcalığın verdiği hazla epey gururlandım.

Bu gün geriye dönüp baktığımda yaşadığım yörenin imkansızlıkları,çocukluğumuzun saflığı,akrabalık bağlarının ne kadar güçlü olduğunu görüyorum.

Zaman ve şartlar bizi çok farklı ortamlara taşıdı.Buna rağmen,bulunduğum şehirde hemşerilerimle toplanıp,mevsimi geldiği zaman dostların bir şekilde bize ulaştırdığı yemlikleri yufka ekmeğe dürüp yemenin zevkini yaşıyoruz.Bu lezzeti de başka hiçbir şeyde bulamıyorum.

23.05.2008
Ramazan Işık

6 Ağustos 2003 Çarşamba

EBRU SERGİSİ VE FOTOĞRAFLAR

Mersin’de bir ebru sergisini, radyo anonslarından duydum. Bu tür sanat çalışmaları hep ilgimi çeker. İnsanların uygun zamanlarında, ilgi alanlarına göre , güzel sanatlarla uğraşmalarına ve bu alanlarda üretim yapmalarına imrenmişimdir. Bir yerde bir resim görsem, bunu yapan sanatçıyı tanımak, onun dünyasına girmek ve ondan yeni fikirler almak isterim.Sanatçılar yeni fikirler üretirler. Hayata eleştirel gözlerle bakarlar ve her zaman muhaliftirler. Bu durum benim hoşuma gider. Onları desteklerim. Zira güzellikler, fikirlerin çatışmasından , böylece doğruların bulunmasından doğar.
Ben sanatçıları bilim adamlarına benzetirim. Olaylara tarafsız gözle bakmasını bilirler. Üzerinde çalıştığı konu ve düşüncenin her yönünü çeşitli açılardan ele alıp değerlendirebilirler. Sanatçı olmak kolay değildir. Yetenek gerektirir.
Bu duygularla gezmeye başladığım sergide, bazı gözlemlerde bulundum.
Sergi, ebru sanatından örnekler içeren otuz kadar eser ve onların arasına serpiştirilmiş fotoğraflardan oluşuyordu.

Ebrular çok güzel çalışılmış. Emek verilmiş, belli. Bunun yanında sanatçının genç olması da beni ayrıca etkiledi. Böyle gençlerin artmasını diliyorum. Düşüncelerini silahla değil, kalemle, sanatla ifade eden insanları takdir ediyorum. Bu insanlar ne kadar artarsa, ülkemizin yakalamasını istediğimiz o uygarlık seviyesine ulaşmaması için hiçbir sebep yoktur.

Ebru sanatı; üzerinde düşünenler için çok anlamlıdır. İnsanı bambaşka dünyalara götürebilir. Eserlerin içindeki kıvrımlar, sanki beyninizin içindeki düşüncelerin karmaşıklığını ortaya çıkarır gibidir. Saatlerce izlemeye doyamaz insan. Ben de bu sergide aynı duyguları yaşadım.

Serginin dikkat çeken ikinci konusu ise fotoğraflardı. Ebru sanatının örneklerini içeren çerçevelerin aralarına fotoğraflar yerleştirilmişti. Çerçevelenmiş fotoğrafların dört tarafına şiirimsi dizeler serpiştirilmiş. Fotoğraflar, güneydoğudan Mersin’e göç etmiş ailelerin çocuklarının çeşitli ortamlarda çekilmiş resimleriydi. Onların bu şehirde ne kadar zor şartlar altında yaşamakta oldukları belgelenmişti. Çöp toplayan çocuklar, yiyecek kırıntılarını toplayan çocuklar, ayakkabısı yırtılmış, üstleri paramparça,yüzlerinden mutsuzluk akan çocuklar. Zaten eğitim ortamında sürekli gözlemekte olduğumuz bu durum beni ayrıca etkiledi. Yaşamın ağırlığını omuzlarında en zor biçimleriyle taşımış bir insan olarak bu durumu iyi biliyordum. Okullarda okurken kitap alamayıp, arkadaşlarından günü birlik kitap ödünç alan bir insan olarak bu durum beni çok etkiledi. Herhalde etkilenmeyecek bir insan da yoktur.

Sanatçı fotoğrafların arasına dizeler yerleştirmiş. Dizeler şiirimsi özellikler taşıyordu. Bu dizelerde , bu çocuklara devletin bakmadığı, görevini yapmadığı, neden bu hale geldikleri sorgulanıyor ve bunun suçlusunun devlet olduğu çok çarpıcı cümlelerle vurgulanıyordu.

İncelemeye devam ettim. Sanatçı başka suçlular da bulmuş mu diye. Böyle bir yaklaşım yoktu. Tek suçlu devletti. Bu çocukları dünyaya getiren, birine bakmakta güçlük çekerken ikisini, ikisine bakamazken beşini meydana getiren, beşine yiyecek, giyecek, süt ve okul için kitap bulamazken sekizini birden dünyaya getiren ana ve babalara hiç sitem edilmiyordu bu yazılarda. Bu noktada durdum. Devlet kavramını düşündüm. Dünyada gelişmiş devletleri düşündüm. Gelişmiş devletlerin insanlarını.
İnsanlar ne yaparlarsa kendileri yapar. Başkalarını suçlamak kolaydır. Çözüm üretmek ve üretici olmak zordur. Sadece çocuk dünyaya getirmek değil, onu sağlıklı, eğitimli ve ekonomik olarak bağımsız yetiştirmek zordur. Anne ve babalar bunu düşünmelidir.

Sanatçıdan beklenen, olaylara tarafsız ve her yönü ile eleştirel bakmaktır.

Fotoğraflardan en çarpıcı olanına o günün asgari ücretinin iki katı fiyat biçilmişti. En dikkat çeken de buydu.

Her zaman çelişkiler en yalın biçimi ile karşımızda durur. Önemli olan biz onu görebiliyor muyuz?

Ramazan IŞIK