vasiyetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vasiyetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2010 Pazartesi

ANADOLUDA BİR AĞAÇ ALTI


Anadoluda bir ağaç altı.
Ağaç altında iki metrekarelik bir alan.
 Bütün hikaye bu.
Geçmiş, gelecek hepsi, Anadolu'da bir ağaç altında iki metrekarelik bir alan.
Bu topraklardan azıcık nasiplenmiş her insanın hedefi, hayali,
 Anadolu'da bir ağaç altında iki metrekarelik alan.

Atatürk'ün tüm mücadelesi;
 Anadoluyu düşman işgalinden kurtarıp, üstünde bir devlet kurmak olarak özetlenebilir.
Sonuçta O da Anadolunun bağrında, iki metrekarelik alanda sonsuzluk yolculuğunda.

 Nazım Hikmet'in hayatı bilinir, sanatı da.
 Hayatını incelediğimizde, o kadar çabanın geldiği son nokta,
 Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmek.
 "Vasiyet" adlı şiirinde bunu yazmış.
 Mezarının Anadolu'ya getirilmesi tartışmaları, konunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Hüsyin Nihal Atsız, Anadolu'nun ne kadar vatan olduğunu, kimseye terk edilemiyeceğini
 "Davetiye" adlı şiirinde Mussoliniye seslenirken şöyle anlatır;
 "Dirilerek başınıza geçse de Sezar
 Yine olur Anadolu size bir mezar."
 O da Anadolunun bağrında sonsuz uykusunda.


Cem Karaca; 12 Eylül Askeri Darbesinin ardından yurt dışına gittiğinde, vatan diye meleşti. Dönüşte, bu toprakların dünyadaki hiçbir yerle karşılaştırılamıyacağını anlattı. Sonuçta O'nun da Anadolu'da iki metrekarelik bir toprakta yatmaktan büyük huzur ve mutluluk duyduğunu biliyoruz.


Neşet Ertaş; Anadolu topraklarına özlemini ve ayrı kalmışlığın sitemini
 "Canım benim anadolu, Gideyim mi senden gayri" dizesiyle ne kadar veciz seslendiriyor. Biliyorum ki bir gün emri hak vaki olduğunda ,O da Anadolu'nun bağrında bir ağaç altında yatmak istiyordur.

Anadolu aşığı insanlar bitmez.

 Ö.Bedrettin Uşaklı;
 "Ruhuma bir çamın şebnemi damlar" dizesiyle bu toprakların sevdsını dile getiriyor.

 Abdurrahim Karakoç;
 "ANADOLUDA BAHAR" şiirinde
 "İlkbaharı geldi Anadolu'nun,
 Silifke'de çiçek açtı nar şimdi", diyor. Bunu yazarken de ruhunun bu topraklarda dinlenebileceği mesajını veriyor.

 Bayram Tunca;
 "En iyi martılar çıkarıyordu Anadolu’nun tadını "diyerek, Anadolu'nun tadını çıkaramamaktan yakınıyordu.

 Yunus Emre; kökü Anadolu topraklarında büyük bir çınar. Anadolu'dan aldığı kültür ve sevgiyi Dünyaya yaymış.
 Anadolu'nun tam ortasında Eskişehir'de huzura erdi.

 Hacı Bektaş-ı Veli bir başka ulu çınarımız. Anadolu'nun bağrında dallanıp budaklanmış, mühür gibi Anadolu'nun tam ortasından "eline, diline, beline sahip ol" diyerek dünyaya ışık saçıyor.

 Saymakla biter mi Anadolu sevdalıları.
 Kutalmış oğlu Süleyman şah, şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun dilinden;
 "Göz koydum Anadolu'ya
 Sevdikçe döndüm deliye,
 Bir tan vakti Kayseri'ye,
 Muştusunu saldım arşın" diyor. O da Anadolu'yu vatan yapmak için bir ömür harcamış.

 Bendeniz; "Temmuzda Eciyeste kar olsam", dedim. Anadolu sevgimi dile getirmek için, "Erciyeste Kar Olsam", adlı şiirimde. Bir de vasiyetim oldu benden sonrakilere, "Anadolu'da iki metrekarelik alana koyduktan sonra beni, mümkünse baş ucuma bir de iğde ağacı dikiniz".

 Bu topraklar anadır, yardır.
 Kara sevdadır bu topraklar.
 Bu topraklar Anadolu.
 Ve amaç, Anadolu'da iki metrekarelik alan.

Ramazan Işık

9 Ocak 2010 Cumartesi

O'NUN KOKUSU








Bu koku, dedim. Acaba...,yanılıyormuyum. Hayır, işte O Koku.

Aklım ermeye başladığında, koku alma duyumun gelişme çağında duyduğum bu kokuyu hatırladım. İşte bu koku, o koku dedim kendi kendime.Yıllardır arar dururdum, kendi dünyamda. Bulmaya çalışır, bir türlü çıkaramazdım. Zihnimin derinliklerine iner, bir bilgisayar hard diskinin en ücra köşelerini karıştırır gibi beynimi kurcalar, bulamazdım.

Bugün buldum onu demiştim o zaman. Daha gençtim.
Dünyada tanıdığım insanlar içinde en çok sevdiğim insanın kokusu. Bu, o koku.
Sevdiğim, ama erken kaybettiğim. Sevgisine doyamadan daha, elimden uçurduğum insanın kokusu.

Öyle ki burnunu boynumun içlerine doğru sokup kokladığında, "İşte benim yaşam kaynağım", diyen,
el ele tutuşup kırlara gittiğimizde, dünyayı unuttuğum,
şehrin en güzel lokantasında baş köşedeki masada, ikimiz baş başa yemek yerken, gözlerimi gözlerinden ayıramayan, "teberiksin sen" derken yüreğinin titrediğini hissettiğim,
hayattaki herşeyim yanı başımda diye düşünürken, birgün aniden direğimin çöktüğünü gözlerimle gördüğüm,
sonbaharda düşen yapraklar gibi nereye savrulacağımı bilemeden, beni bırakıp giden,
sözün kısası, kelimenin tam anlamı ile varlığımın kaynağı insanın kokusu bu dedim.

Bu koku iğde çiçeği kokusuydu.
Köyde, evimizin önünde üç büyük ağaçtan oluşan trio'nun gölgesinde, O'na kitap okurken ciğerlerime doldurduğum iğde çiçeği kokusu.

Yani MUSA DEDEMİN KOKUSU.

Kırkbeş yılda doksan bayramı Onsuz geçirdiğim insanın kokusu.

Kimselere anlatamam bu hasreti. Babamı erken kaybettiğimden dolayı kendisine baba diye hitap ettiğim, çoğu zaman babammı, dedemmi olduğunu karıştırdığım insanın kokusu.

Şehirde bir evin duvarına salınmış biçimde sarkan iğde ağacından yayılan kokudan hatırladım o'nu.

O iğde ağacının evimizin tam önüne dikilmesinin bir anlamı olmalıydı. Çocukken omuzlarımıza, kertilmiş kısmına küçük delik açılmış iğde ağacı parçaları dikerlerdi, bizi nazarlardan korusun diye. Bunun da bir anlamı var elbette. Ben birazını biliyorum da. Merak edenler araştırıp bulabilirler sanırım.

Dedemin kokusu baş ucumda sürekli koksun istiyorum. Onun için, benden sonrakilere vasiyetimdir. Baş ucuma DEDEMİN KOKUSU nu yayacak iğde ağacı dikin.

Ramazan Işık