1 Mart 2007 Perşembe

ABBASİYE ABLA

.

İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.

Abbasiye öğrencimdi. Öğretmenliğimin ilk yıllarında, Silifke’nin bir dağ köyünde okuttuğum, sevimli bir kız çocuğu. Ama nasıl çocuk. Dünyaya sevgiyle bakan gözleri, masum bakışları, bu saf bakışlara inat keskin bir zeka. Abbasiye'ye herhangi bir konuyu bir kere anlatmanız yeterdi. İkinciye gerek yok. O anlatılanı kendi mantık süzgecinden geçirip, kendine göre yorumlayarak, daha bir güzel sonuç çıkarırdı her konudan.

Bulunduğumuz köyde, genç öğretmenler olarak eşimle birlikte çalışıyorduk. O yıllarda, çocuklarımızda çok küçüktü. Abbasiye, bizim çocukların Abbasiye Ablası'ydı. Evimizden hiç çıkmaz, gördüğü her şeyi sorar, öğrenmeye çalışırdı. Yeni bir eşya, yeni bir davranış, sözcük, problem, ne olursa, en ince ayrıntısına kadar merak eder, öğrenirdi. O, kendi köyü dışındaki dünyayı sorardı. Ötelerde ne vardı. Öteler, daha , daha öteler.
Birleştirilmiş sınıfta, dördüncü ve beşinci sınıfları bir arada okutuyordum. Dersleri, küme çalışması yöntemi ile işliyordum. Küme çalışması , öğrencilerimi sosyal yönden çok geliştiriyordu. Onlar, kümelerde, her biri ayrı bir görev alıyor, kimi küme başkanı, kimi yazman, kimi sözcü, kimi de materyal toplayan eleman oluyorlardı. Sınıfta, altı, yedi öğrenciden oluşan, dört ya da beş küme oluyordu. Böylece, hepsi ilerde, hayatta üstlenebilecekleri rollerin bir modelini gerçekleştiriyordu. Hazırladıkları küme dosyaları inanılmazdı. O dağ başında, bu resimleri, bu bilgileri nereden bulup küme dosyalarına koyuyorlar, doğrusu ben de şaşıyordum. Bunda Abbasiye’nin rolü büyüktü. Çoğu zaman, benim de aklıma gelmeyen işler yapıyordu. Örneğin, bizim evde okunmuş eski gazete ve dergilerin yazı ve resimlerini benden habersiz o dosyalara koyuyordu. Abbasiye, bu kümelerde, arkadaşları tarafından, sürekli başkan olarak seçilirdi. Öğrenciler, O'nu ayrıca hep sınıf başkanı olarak seçiyorlardı. Onun bir gün hayatta ümit ettiğim şeyleri başaracağına emindim. Bu duygularla ona destek oluyor, kitaplar getiriyor, dünyayı ve olayları anlamasına yardımcı olmaya çalışıyordum.

Evimin kapıları O'na, diğer öğrencilerime olduğu gibi, her zaman açıktı. O'na çok güveniyordum. Evdeki ansiklopedileri didik didik ediyor, her şeyi öğreniyordu. Eşimin yanında, ev bilgilerine de ayrı bir ilgisi vardı.

O yıllarda, beşinci sınıfın sonunda, yatılı okul sınavları vardı. Şimdiki "Devlet Parasız Yatılı Sınavları" gibi. O sınavlara girmesi için evraklarını hazırladım.  Ancak ailesi yatılı okula göndermek istemiyordu. O'na verecek yol parası, giyecek alacak imkanları olmadıklarını söylüyorlardı. Ayrıca, yörenin kız öğrenciyi yatılı okula göndermedeki çekingenliği de buna etkendi.

Çok uğraştım. Annesi, akrabaları, köy muhtarı, kim varsa. Bu çocuğun okuması gerek, çok zeki, köyünüzün yüz akı olur dedimse de sözümü dinletemedim. Göndermediler. Yatılı okula göndermediler. Köyde ortaokul yoktu. Bundan sonra da okula gidemedi.

O yaz, tayinle başka köye gittik. Birkaç yıl sonra,  bir gençle evlendirdiklerini duydum.

Anadolu’nun pek çok köşesinde, dünyayı yerinden oynatacak nice değer, ilgisizlikten, düzensizlikten ve çaresizlikten kaybolup gidiyor. Bu değerler ortaya çıksa ülkemiz nerelere varmazdı ki. Ama olmuyor işte. Şairin dediği gibi , “görüyorum, ama erişemiyorum”.

İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.



Ramazan IŞIK

9 Nisan 2006 Pazar

HAN

Han'ın giriş kapısı iki kanatlı,yaklaşık üç metre boyunda,dört metre genişliğinde idi.İki kanat birden açıldığı zaman yüklü hayvanlar rahatlıkla hanın içine girebiliyordu.Sağ taraftaki kanatta,insanların girmesi için iki metre yükseklik,bir metre genişliğinde giriş kapısı yapılmıştı.İçerisi yüksek tavanlı,kareye yakın,dört köşe,blok bir gövdeden oluşan bir bina idi.Binanın iç kenarları,yerden yüzyirmi santimetre yüksekliğinde,üç metreye yakın genişlikte sedirle çevrilmişti.Bu sedire çıkmak için sağ ve sol taraflardan merdivenler yapılmıştı.Köylerden ve kasabalardan gelen halktan insanlar,hayvanlarını bu hanın ana kapısından içeriye sokarlar.Sedirlere bağlı demir halkalara hayvanların iplerini bağlarlardı.Yüklerini boşaltıp,eşyalarını sedirin üstüne koyarlar.Hayvanların yemini,suyunu verdikten sonra,yine kendi hayvanının karşı tarafına,yan merdivenlerden çıkıp,yol yorgunluğunu atmak için,hasır şiltelerin üstüne uzanırlardı.Hayvanları gözlerinin önünde bulunurdu.Han'a gelmiş insanlar yan yana yatıp uyuyarak sabahı ederlerdi.

Hanın normal katından başka,üst katında da ayrı odalar vardı.Bunlar varlıklı insanların yolculuklarında kullandığı odalardı.Hayvanlarını aşağıya bırakan bu insanlar,yukarıdaki bu odalarda kalabilirlerdi.Bu odaların ücreti aşağıya göre oldukça fazlaydı.

Hanlar,Anadoludaki şehirlerde altmışlı yıllarda hala işlevlerini sürdürmekteydi.Bu mekanların en çarpıcı özelliği,bit idi.İnsanların iç içe yaşadığı bu yerler,yoksul insanların iş aramak ve para biriktirmek amacıyla köylerinden geldiklerinde kaldıkları yerlerdi.Günlerce evlerinden uzakta olan bu insanların,üstünde bit olması doğal sayılırdı.Bilindiği gibi,o yılların ünlü bir sözü vardı;"bit yiğitte bulunur".

Bugün ileri yaşlarda olan köy kökenli bir kısım insanlar hanları tanır.Bu nesil artık azalmıştır.Nesilleri tükenmeden HANLARDA YAŞANMIŞ ANILAR kayıtlara geçmelidir.Yoksa tarihin bilinmedik karanlıklarına gidecek.Sosyal bilimler alanında eğitim alan araştırmacıların,bunları derlemelerini umarım.Geçmişin çok olaylarını hanlar üzerinden inceleyebiliriz.

Otellerin çıkması ve gelişmesi ile hanlar işlevlerini yitirdi.İşlevi kalmayan hanlar da yıkılıp gitti.Aslında bu binalardan uygun olanlar müze olarak bırakılmalıydı.İçinde yaşandığı biçimde ,otantik olarak,geçmişte kullanıldığı biçimiyle,görsel objelerle yaşatılsaydı,günümüz ve geleceğin insanlarının ilgisini çekebilirdi.

Hanların daha gelişmiş olanlarına kervansaray denirdi.Bu binalar büyük tüccarların ve şehirler arası yolcuların kullandığı binalardı.Kervansarayların kalıntıları bazı bölgelerde mevcuttur.

Bizim konu ettiğimiz hanlar şehir merkezlerinde kurulmuş olanlarıdır.Maalesef bugün bunlardan pek eser kalmamıştır.

Bu konunun araştırılmasında gençlere görev düşüyor.Üniversiteler bu konuyu araştırmalı,kayıtlara geçirmelidir.

Ramazan Işık

10 Nisan 2005 Pazar

CEMAL'İN AĞIDI

Cemal'in Ağıdı

Salacaya yatırmışlar oy oy (Salaca;cenazenin yatırıldığı tahta.)
Görsen Cemal'ın boyunu oy oy
Kapıya bayrak kaldırmış oy oy
Bacım kesecek koyunu oy oy

Anama habar saldınmı oy oy (ölmüş olan annesine gönderme yapıyor)
Anam gelir kuzuyunan oy oy
Sen bayrağı kaldır bacım oy oy
Oğlun oynar tazıyınan oy oy (tazı:av köpeği.)

Irak deli gönül ırak oy oy
Adananın yolu ırak oy oy (Adana'da ölen kardeşi Hasret Işık'a gönderme yapıyor.)
Ben Döndüyü çıkarırken oy oy
Yollamaya dayı gerek oy oy

Kızını gelin ederken, vefaat ettiği için düğününe katılamayan kardeşi için üzüntüsünü belirtiyor.)

Söyleyen:Asiye(Kibar Altuner)Cemalın teyzesi
Kayseri-Pazarören-Güzelören(kötören)Köyünden
Ağıt söylenen kişi: Cemal Ceylan 17 yaşında Almanya-Frankfurt'ta trafik kazasında hayatını kaybetti.Aslen Kayseri-Talas-Kamber köyündendir.

Derleyen
Ramazan Işık
Emekli öğretmen

6 Ağustos 2004 Cuma

BİR ANI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ -

Türk sanat müziğinin önemli ustalarından biri olan Yıldırım Gürses’in radyo programlarından birinde bir söyleşisini dinlemiştim.Çok etkilendim.Türk sanat müziği bestecisi ve yorumcusu olan sanatçı, Fransa’da başından geçen bir olayı anlatıyordu.Olay gençlerimize örnek olacak niteliktedir.
Yurt dışına bir Türk sanatçısı olarak seyahat etmiş.Fransa’da çeşitli radyolarda kendisini ve Türk müziğini tanıtmaya çalışıyor.O dönem de daha televizyon bulunmuş değil.Bir radyo programına konuk oluyor.Program banda kaydedilmeye başlanıyor.Uygun görülürse daha sonraları yayınlanacak.Program yapımcısı sanatçımızla söyleşisine başlıyor.Kim olduğunu ,nereden geldiğini, yaptıklarını dinliyor.O zaman plaklar dönemi.Sanatçı yanında o günlerde besteleyip plağa okuduğu yeni bir Türk Sanat Müziği eserinin plağını yapımcıya veriyor.Plak pikaba konup çalmaya başladıktan az sonra yapımcı bulunduğu yerden ayağa kalkıyor.Pikabı kapatıyor.Sanatçımızdan izin isteyip dışarı çıkıyor.Bu ana kadar lakayt bir tavır içinde ,karşısındakini küçük gören bir tutum sergileyen yapımcı, dışarıdan kıyafetini değiştirmiş,blucinini çıkartmış takım elbisesini giymiş,kravatını takmış bir şekilde geri dönüyor.Özür dileyerek bu tavır değişikliğinin sebebini açıklıyor.
Şimdiye kadar Türkiye’den bize gelenler hep bizim müziğimizin yani batı müziğinin benzerlerini getiriyorlardı.Onlar da taklit olduğu için bize bir şey ifade etmiyordu.Zaten aslı bizde vardı.Biz size özgü bir şeyler arıyorduk.Bu güne kadar böyle çalışmalarla gelen olmadı .Onun için ben de yine o çalışmalardan biridir diye düşünerek önem vermemiştim.Ancak görüyorum ki size ait,sizin özelliklerinizi yansıtan bir çalışma ile gelmişsiniz.Bu beni mutlu etti.Sizi kutluyorum,dedikten sonra izninizle plağı şimdi dinlemek istiyorum diyerek saygılı bir biçimde plağı dinliyor.Takdirlerini belirtiyor.İlerleyen günlerde defalarca kendi radyosunda eseri çaldırıyor.başka radyolarda da çalınmasına yardımcı oluyor.
Biz kendi kültürümüze sahip çıktıkça batı da bize hayran olacak ve saygı duyacaktır.

Ramazan IŞIKOcak 2001

6 Ağustos 2003 Çarşamba

EBRU SERGİSİ VE FOTOĞRAFLAR

Mersin’de bir ebru sergisini, radyo anonslarından duydum. Bu tür sanat çalışmaları hep ilgimi çeker. İnsanların uygun zamanlarında, ilgi alanlarına göre , güzel sanatlarla uğraşmalarına ve bu alanlarda üretim yapmalarına imrenmişimdir. Bir yerde bir resim görsem, bunu yapan sanatçıyı tanımak, onun dünyasına girmek ve ondan yeni fikirler almak isterim.Sanatçılar yeni fikirler üretirler. Hayata eleştirel gözlerle bakarlar ve her zaman muhaliftirler. Bu durum benim hoşuma gider. Onları desteklerim. Zira güzellikler, fikirlerin çatışmasından , böylece doğruların bulunmasından doğar.
Ben sanatçıları bilim adamlarına benzetirim. Olaylara tarafsız gözle bakmasını bilirler. Üzerinde çalıştığı konu ve düşüncenin her yönünü çeşitli açılardan ele alıp değerlendirebilirler. Sanatçı olmak kolay değildir. Yetenek gerektirir.
Bu duygularla gezmeye başladığım sergide, bazı gözlemlerde bulundum.
Sergi, ebru sanatından örnekler içeren otuz kadar eser ve onların arasına serpiştirilmiş fotoğraflardan oluşuyordu.

Ebrular çok güzel çalışılmış. Emek verilmiş, belli. Bunun yanında sanatçının genç olması da beni ayrıca etkiledi. Böyle gençlerin artmasını diliyorum. Düşüncelerini silahla değil, kalemle, sanatla ifade eden insanları takdir ediyorum. Bu insanlar ne kadar artarsa, ülkemizin yakalamasını istediğimiz o uygarlık seviyesine ulaşmaması için hiçbir sebep yoktur.

Ebru sanatı; üzerinde düşünenler için çok anlamlıdır. İnsanı bambaşka dünyalara götürebilir. Eserlerin içindeki kıvrımlar, sanki beyninizin içindeki düşüncelerin karmaşıklığını ortaya çıkarır gibidir. Saatlerce izlemeye doyamaz insan. Ben de bu sergide aynı duyguları yaşadım.

Serginin dikkat çeken ikinci konusu ise fotoğraflardı. Ebru sanatının örneklerini içeren çerçevelerin aralarına fotoğraflar yerleştirilmişti. Çerçevelenmiş fotoğrafların dört tarafına şiirimsi dizeler serpiştirilmiş. Fotoğraflar, güneydoğudan Mersin’e göç etmiş ailelerin çocuklarının çeşitli ortamlarda çekilmiş resimleriydi. Onların bu şehirde ne kadar zor şartlar altında yaşamakta oldukları belgelenmişti. Çöp toplayan çocuklar, yiyecek kırıntılarını toplayan çocuklar, ayakkabısı yırtılmış, üstleri paramparça,yüzlerinden mutsuzluk akan çocuklar. Zaten eğitim ortamında sürekli gözlemekte olduğumuz bu durum beni ayrıca etkiledi. Yaşamın ağırlığını omuzlarında en zor biçimleriyle taşımış bir insan olarak bu durumu iyi biliyordum. Okullarda okurken kitap alamayıp, arkadaşlarından günü birlik kitap ödünç alan bir insan olarak bu durum beni çok etkiledi. Herhalde etkilenmeyecek bir insan da yoktur.

Sanatçı fotoğrafların arasına dizeler yerleştirmiş. Dizeler şiirimsi özellikler taşıyordu. Bu dizelerde , bu çocuklara devletin bakmadığı, görevini yapmadığı, neden bu hale geldikleri sorgulanıyor ve bunun suçlusunun devlet olduğu çok çarpıcı cümlelerle vurgulanıyordu.

İncelemeye devam ettim. Sanatçı başka suçlular da bulmuş mu diye. Böyle bir yaklaşım yoktu. Tek suçlu devletti. Bu çocukları dünyaya getiren, birine bakmakta güçlük çekerken ikisini, ikisine bakamazken beşini meydana getiren, beşine yiyecek, giyecek, süt ve okul için kitap bulamazken sekizini birden dünyaya getiren ana ve babalara hiç sitem edilmiyordu bu yazılarda. Bu noktada durdum. Devlet kavramını düşündüm. Dünyada gelişmiş devletleri düşündüm. Gelişmiş devletlerin insanlarını.
İnsanlar ne yaparlarsa kendileri yapar. Başkalarını suçlamak kolaydır. Çözüm üretmek ve üretici olmak zordur. Sadece çocuk dünyaya getirmek değil, onu sağlıklı, eğitimli ve ekonomik olarak bağımsız yetiştirmek zordur. Anne ve babalar bunu düşünmelidir.

Sanatçıdan beklenen, olaylara tarafsız ve her yönü ile eleştirel bakmaktır.

Fotoğraflardan en çarpıcı olanına o günün asgari ücretinin iki katı fiyat biçilmişti. En dikkat çeken de buydu.

Her zaman çelişkiler en yalın biçimi ile karşımızda durur. Önemli olan biz onu görebiliyor muyuz?

Ramazan IŞIK

6 Ağustos 2002 Salı

YURT DIŞINDAKİ TÜRK ÇOCUKLARI -

Yurt dışındaki Türk çocuklarının eğitimi için öneriler:



YURT DIŞINDA OKULLAR AÇILMALIDIR
Birçok ülkenin uluslararası anlaşmalar gereği Türkiye’de kendi dillerinde eğitim yapan okulları vardır.Bizim çocuklarımız ise avrupa ülkelerinde Türkiye’den gönderilen öğretmenler tarafından ,yada o ülkedeki çeşitli vasıftaki öğretmenlerce kurs özelliği taşıyan derslerle idare etmeye çalışıyor.Bu bir eğitim değildir.Bilakis eğitimden soğutmadır.Öğrenciler ve veliler karşılarında bir proğramı olan ,sonunda diploma veren ciddi bir kurum bulmayınca işi de ona göre ciddiye almıyorlar.Bunun yerine karşılıklılık esasına dayanan OKUL uygulamasına geçilmeli ,bunun için şartlar zorlanmalıdır.
Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız her ortamda çeşitli kurum ve kuruluşlar kanalı ile bu isteklerini dile getirmelidir.İstenmeden hak verilmez.Batılı ülkeler olmayan azınlıklar için bile bin bir istekte bulunurken, bizim milyonlarca Türk çocuğu için okul isteğini dile getiremiyor olmamız çok acıdır.İstenirse bu gerçekleştirilebilir. Bazı ülkelerde bu gerçekleştirilmiştir.Buna örnek olarak Suudi Arabistan’da Mekke İlköğretim Okulu eğitim öğretim faaliyetini Türkiye’deki bir okuldan farksız olarak başarı ile yürütmektedir.
Yurt dışında bulunan dernekler,kişi ve kuruluşların yanında devletimiz de dışişleri bakanlığı kanalı ile bu isteğimizi dile getirmelidir.Eğer bu konuda zorlanırsa kendi ülkemizde bulunan yabancı okulların durumunun gözden geçirileceği ,bu konunun masaya yatırılacağı çeşitli yönleri ile değerlendirileceği belirtilmelidir.Biz sömürge ülkesi değiliz.
ÖĞRETMENLERİN YAŞAMA ŞARTLARI BAŞTAN planlanmalı ve DÜZENLENMELİDİR
Bugün yurt dışına görevle giden bir öğretmen orada sahipsiz durumdadır.İlk anda kendisine ne kalacak bir yer ,ne de nasıl bir şekilde çalışacağı hakkında bir bilgi verilmemektedir.Köye yeni tayin olmuş bir öğretmen gibi plansız,programsız,ne yapacağını bilmez bir şekilde göreve başlamaktadır.Başka ülkelerden gelmiş öğretmenler ise önceden planlanmış bir şekilde hangi gün hangi saat kiminle muhatap olacak,nerede kalacak,nasıl çalışacak,tüm bunlar eline bir broşür şeklinde verilmektedir.Bu durum Türk öğretmenleri üzmektedir. Afrika ülkelerinden gelen öğretmenlere bile bu düzenlemelerin yapılıyor olması,bizim bu kadar basit bir düzenlemeyi bile becerememiş olmamız, ülkemiz adına orda görev yapan öğretmenleri üzmekte ve verimli çalışmasına engel olmaktadır.Oysa iyi bir planlama ile görevine başlayacak bir öğretmenden ne kadar verim alınabilirdi.Günlerini ev ve barınacak bir yer aramakla geçiren bir öğretmen bunun yerine eğitim- öğretimle uğraşırdı.
Eğitim ateşeleri bu konuda gereği gibi çalışmalı ,tüm bu planlamaları yapmalıdır.Öğretmenin kalacağı barınağı ayarlamalıdır.Sadece büroda oturmakla görev yapılmaz.Halkın arasına inmelidirler.Öğretmenlerle ve halk ile beraber planlamalar,toplantılar yapmalıdırlar.Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı kendilerine sorumluluk ve görev vermeli sonuçlarını istemelidir.

EĞİTİM MATERYALLERİ HAZIRLANIP ÖĞRETMENLERE VERİLMELİDİR
Yurt dışında çalışan öğretmenlerin en çok sıkıntı çektiği bir konu da eğitim materyalleri;Öğretmen kendisine görev verildikten hemen sonra eğitim materyalleri ile donatılmalı,eğitim ile ilgili her türlü materyal kendisine verilmelidir.Bugün için bu o kadar zor değildir.En başta bir diz üstü bilgisayar mutlaka verilmeli.Onu en verimli bir şekilde kullanacak kadar vcd,cd,ile donatılmalıdır.Milli oyunlarımız,kültürümüzden örnekler öğretmenlerimizin elinde olmalıdır.

ÖĞRETMENLER BU EĞİTİMİN AMACINI İYİ KAVRAMALIDIR
Bazı öğretmenler yurt dışında hangi amaçla bulunduklarının farkında olmuyorlar.Türk çocuklarının sadece o ülkede iyi bir işçi olmalarını sağlamaya çalışıyor gibi bir yaklaşım sergiliyorlar.Bunun yerine öğretmenler eğitilirken şu amaç iyi anlatılmalıdır;
Yurt dışındaki Türk çocukları iki şey yapmalıdırlar;
1-OKUMALIDIRLAR
Eğitimin sonuna kadar gidebilecek Türk çocukları eğitime devam etmeli,bilim adamı olmalı,yurt dışında yaşamanın avantajı ile bilimi kazanıp ülkesine aktarmalıdır.Öğretmenler bunu birincil amaç olarak Türk çocuklarının kafasına yerleştirmelidir.
2-TİCARET YAPMALIDIRLAR
Ülkemizin ihraç edebileceği ürünü çoktur.Avrupalı pek çok ürünümüze hayrandır.Okuyamayan gençler ticareti öğrenmeli,ülkemizin mallarını ihraç etmelidirler.Fındıktan,halıya,turizmden konfeksiyona pek çok ürünümüz ihracat bekliyor.Bu kadar ürün varken Türk çocuklarının işçi olarak çalışmasının üzücü olduğunu her öğretmen anlamalıdır.Valizlerle bile yapılan ticaret işçilikten karlı ve ülkemiz için hayırlıdır.Bu çocuklarımıza anlatılmalıdır.
Her öğretmen yurt dışındaki öğrencisine fabrikalarda işçi olarak karta basmamalarını önermeli, bunu bir vatan borcu isteği,bir ideal olarak onlardan istemelidir.Ya okuyun ya da ticaret yapın mesajını vermelidir.
Ramazan IŞIK

[R1]Türk Eğt.Sen’e gönderildi

20 Şubat 2001 Salı

SEVGİ -

SEVGİ


Sevgi
Sadece sevgi.
Karşılık beklemeden sevgi.
Almak için değil,
Vermek için sevgi.
Bu olabilirmi ?
Olur.
Bunu anlamak için
Sevgiyle bakan bir çift göze,
Küçük bir yavrunun gözlerine bakmak
Yeter.
Ramazan IŞIK