uzun hapba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzun hapba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2010 Perşembe

LAF SIRASINI BULDU


...Anadolu'da, halk kültürü birikimleri çok fazla olan insanlar vardır. Bunlar, çevresinde yaşanan olayları iyi gözlerler. Hafızaları gelişmiş bir bilgisayar kadar güçlüdür. Bilgi biriktirmede üstlerine yoktur. Geçmiş yaşanmışlıkları , tarihçilere taş çıkartacak kadar, biriktirip anlatmalarıyla ünlüdürler.

...Bunlardan biri de, Babaannem di. Hayatımda önemli yeri vardır. İrticalen (doğaçlama) söylediği yüzlerce beyitlik ağıtlar, dün gibi kulaklarımdadır. Geçmişte yaşanmış tarihi olayları, bir kitaptan okur gibi anlatırdı. Kurduğu cümleler incelendiğinde, binlerce yıllık kültürümüzün ögelerini, içinde bulurdunuz.

...Okuma yazması yoktu. Ama, konuşmaya başladığında, kitap yazmış çok kişinin , O'nun yanında dilleri tutulurdu. Bir konuyu anlatmaya başladığı zaman, mutlaka içinde bir kaç örneklem ve "teselleme" dediği , çarpıcı, küçük hikayecikler olurdu.

...Karacaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun ve diğer ozanlardan, yüzlerce , binlerce beyit destan, şiir, mani ,bilir; bunları yeri geldikçe, olaylar gerektirdikçe, "laf,sırasını buldu"kça, söylerdi.

...Kolay kolay konuşmaz, boş konuşmaları sevmez, konuşunca da, olayı yorumlarken kurduğu cümleler, deyim yerindeyse , cuk otururdu.

...Bazan, öyle cümleler kurardı ki, ağzım açık dinlerdim kendisini. Bu kadar ince ayrıntıları nasıl hatırlıyor, şu anda konuştuğumuz konuya nasıl bağlantı kuruyor diye şaşardım. Biz okuyup gördüklerimizi, yazıya geçiriyoruz. Bunları, bir süre sonra yeniden okuduğumuz halde, hatırlamakta güçlük çekiyoruz. O, nasıl oluyordu da, bu kadar fazla sayıda ki olayları, hikayeleri, ağıtları, deyişleri, unutmadan, uygun yerinde, tekrar söyleyebiliyordu.

...Bu durum, Türk Milleti'nin , "Sözlü, Halk Kültürü"nün, ne kadar gelişmiş olduğunun ve günümüze kadar geldiğinin bir küçük örneğidir.

...Halk Kültürünü yaşatan bu kaynaktan beslenen bazı yazarlar, sözel kültürümüzü kayda geçirmeyi başarmış, dolayısı ile de yaşamasına katkıda bulunmuşlardır. Halkımız da, bu tür yazarları severek okumaktadır.

...Dünyada, bizi biz olarak tanıtmanın yolu; kendi köklerimizden gelen, kültür ve bilgi birikiminin ürünü olan, bu dağarcıkların değerini bilip, tamamen yok olmadan kayda geçirip, yaşatmaktan geçiyor. Acele etmezsek, geç kalmış olacağız. Zira günümüzde bu tür kaynaklar azalmaktadır.

...Bendeniz, bu bakımdan kendimi çok suçlu buluyorum. Babaannemde bulunan bu zenginliği; zamanın imkansızlıkları, belki gençlikteki düşüncesizliğimiz, böylesi bir hazinenin farkında olamayışımız, bu kültür gözümüzün önünde kaybolurken, birşey yapmamış olmaktan üzüntü duymaktayım.

...Bu bilinç, daha bizde oluşmadan, babaannemi erken kaybetmiş olmamız da bir sebep, ama, sebep ne olursa olsun,kendimizle iç hesaplaşmamızda bu eksikliğimizi ap açık görüyoruz ki, her şeye rağmen bazı çalışmalar yapabilirdik.

..Bu düşünce ve vesilelerle, otuz yıl önce bu günlerde kaybettiğim Babaannemi, özlemle, sevgiyle, rahmetle anıyor, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, ruhuna Fatihalar gönderiyorum.



...Ramazan Işık
.



.




8 Şubat 2010 Pazartesi

KARŞILAŞMA

...Elli yaşlarındaki kadın, iki buçuk yaşlarındaki torununun elinden tuttuğu gibi, evin kapısından dışarı fırladı. Elinden tuttuğu torununun annesi, bu çocuğu görmek üzere, köylerine doğru geliyordu. Bu imkansızdı. Bu çocuğu görmeye hakkı yoktu.

...Bebeğin babası öldüğünde,bu çocuk daha yirmi beş günlüktü. Altı aylık olunca da, bırakıp gitmişti. O'na bu çocuğu nasıl gösterebilirdi. Bunu nasıl isterdi kendisinden.


...Aslında, çocuğun annesi, kendi öz yeğeniydi de... Ama olsun, bu düşüncelerini değiştirmezdi.
Çocuğu kaptığı gibi, Yusuflar Köyü'nün yolunu tuttu. Ordaki görümcesinin yanına gidecek, çocuğu annesine göstermeyecekti. Sinirden dizleri titriyor, yolda nasıl yürüyebildiğini, kendisi de bilmiyordu. İki saati aşan bir yürüyüşten sonra, Yusuflar Köyü'ne vardılar. Hal hatır soruldu. Oradakiler , "Musa emmi nasıl", dediler.
Kadın, "iyidir" dedi, "Daha doğrusu, gelirken O'nu görmedim, sinirle evden çıkıp, buraya geldim".
...Görümcesi de, kendisi gibi, yaşını başını almış bir kadındı. Hapba Bibi'nin yüzüne merakla baktı... "Yani, Musa Ağamın buraya geldiğinizden haberi yokmu", dedi. Hapba Bibi, "Hayır, onu görmeden evden çıkıp geldim. Görümce, "Neden", diye sordu. "Bizim gelin babasının yanına, aşağıdaki Kızıldere Köyüne gelmiş, bebeyi görmeye gelecekmiş bizim köye, ben de aldım buraya geldim, niye görecekmiş, ne hakkı varmış", dedi. Oradakiler donup kaldılar!!!

...Hapba Bibi'yi iyi tanırlardı. Böyle bir vicdansızlığı yapacak kadın değildi. Ama neden yapıyordu bunu acaba. Görümce dayanamadı, sordu, "Hapba, neden yapıyorsun bunu, günah değilmi, bir çocuk annesine gösterilmez mi", dedi. Hapba durakaldı, düşündü, ama sinirle ters cevap vermekten geri kalmadı.
"Bu yavruyu altı aylıkken bırakıp, başka kocaya gitmedi mi", dedi.
Görümce gürledi; "Allahtan kork !", dedi, "O kız daha sabi, şu anda bile yaşı onaltı, yada on yedi, sana gelin geldiğinde on dördünde bile yoktu, kendisi mi istedi oralara, babası yaşında adama gelin gitmeyi, bilmiyormusun, onun ne hükmü vardı bu olaylarda. Babası alıp vermedi mi, taa başka ilçelere gelin olarak", dedi.

...Hapba, aslında bunları çok iyi biliyordu. Ama ana yüreği, oğlunun ölümünü, aynı zamanda yeğeni olan gelininin, başka ellere gitmesini bir türlü kabullenememiş, isyanlara girmişti işte. Bir türlü bu olanları hazmedemiyor, içine sindiremiyordu. Oğlunun, daha on dokuz yaşında, askerliğini bile yapmadan ölmesi, dayanılacak gibi değildi. O acıyı daha fazla yaşamak için, içine içlik olarak, keçi kılından yapılmış fanilalar giyip, kendisine eziyet ediyordu. Arkasından çok sevdiği gelininin, yetim kalan torununun annesinin, evden çıkarılması, acıların katmerlisi olmuştu. O anda bu ayrılığın kim tarafından hazırlandığı önemlimiydi sanki. Gitmişti ya işte. Hele gelinin gitmesine sebep olan, Altıparmak Köyü'nden Suna'nın Ali var ya... O'na ne desindi bilmemki. Bu gelini öteki ilçede, babası yaşında bir adama vermişlerdi. Bu işe de Suna'nın Ali ön ayak olmuştu. Aslında bu kızın dayısının oğlu olurdu Ali, ama, neden yaptı böyle bir işi bilinmezdi. Onun için, Ali'ye hep beddua ederdi.

...Hapba, tüm bunları düşündü bir anda. Her şeye rağmen göstermeyecekti bu yavruyu annesine. Oradakiler ne diyeceklerini şaşırdılar. Doğrusu bu çok büyük bir haksızlıktı. Ama, Hapba evlerinin üstünde olduğundan, daha fazla ısrar edemediler. Hapba çocukla birlikte birkaç gün Yusuflar Köyünde kaldı.



...Gelin, Kızıldereye geldiğinde köylülerden, Hapba Bibisinin bebesini alıp başka köye gittiğini duymuştu. Birkaç gün Kızıldere de kaldıktan sonra, çaresiz, gözleri yaşlı, evinin yolunu tuttu.

...Gelininin Kızıldere Köyünden tekrar evine gittiğini duyan Hapba, bebeyi de alıp kendi köyü olan Karabaşlı'ya döndü. Ama, bu arada da görümcesinin sözleri kafasını kurcalıyordu;
"Allahtan kork, O kız daha sabi, şu anda bile yaşı onaltı, yada on yedi, sana gelin geldiğinde on dördünde bile yoktu, kendisi mi istedi oralara, babası yaşında adama gelin gitmeyi, bilmiyormusun, O'nun ne hükmü vardı bu olaylarda. Babası alıp vermedi mi,taa başka ilçelere gelin olarak".

...Komşu köyler, Melikgazi ve Kalaycı'daki insanlar da olayı duymuşlar, her iki köyün aklı yeten insanlarından, biraz da okumuş yazmış, dini bilgilerine güvenilen insanlar, Hapba'ya, "bu yaptığının doğru olmadığını, bu bebeyi annesine göstermezse öteki dünyada yatacak yer bulamayacağını", söylediler.

...Gerek görümcesinin lafları, gerekse komşu köylerden ileri gelen insanların öğütleri ve tabii bu arada kendi vicdanı da, yeğeni de olan gelinine ve bu bebeye yaptığının yanlış olduğu kanaatine vardı. Düşündü, taşındı, ne yapabilirdi şimdi. Kocası Musa da bu işe kızmıştı aslında. Ama söz geçirememişti, Hapba'ya.

...Aradan uzunca bir zaman geçti. Yaptığı bu davranış, içinde büyümeye başladı. Gitti, kocası Musa'ya sordu. "Şimdi ben ne yapayım", diye. Musa Emmi, aklı başında, çevresinde çok sevilen bir insandı. Şimdiye kadar kalp kırdığı görülmemişti. Bu olaya da çok üzülmüştü.

..."Hemen"dedi, Musa Emmi, "hemen al götür bu yavruyu annesine, götür göster".

..."Olur mu", dedi Hapba. Musa, "neden olmasın, hem de çok güzel olur", dedi.

...Hatasını anlayan Hapba, hazırlığını yaptı. Bebenin üstünü başını düzenledi. Karınca kararınca bazı hediyeler hazırlayıp, öteki ilçeye doğru yola koyuldu. İlçeye yakın bir köyde oturuyordu gelin. Köy yüksek bir araziye kurulmuştu. Köyün girişi de, üst taraftandı. Bahçeler ve ağaçlar arasından geçilerek varılan köyün girişi, harman yerinden başlıyordu. Hemen arkasında, köy çeşmesi vardı. Torunu oğlan çocuğunu elinten tutup, köyün girişinden, köye doğru yöneldiler. Ordan bir köylüye, "Kete Mehmet'in, Zülbiye'nin evi nere", diye sordu Hapba. "İşte hemen şu ev", dedi köylü. Ama o arada da seslendi, "Zülbiyeee misafirin geliyoooor", diye. Bu arada harman yerinde iki yaşlarında bir kız çocuğu oynuyordu. Kafasını kaldırdı, gelenlere baktı uzaktan. Oyunu bıraktı, dikkat kesildi. Hapbanın elindeki üç buçuk dört yaşlarındaki oğlan çocuğu da kıza bakıyordu. Daha önce birbirlerini hiç görmemiş olan bu iki çocuk, harman yerinde birbirlerine doğru yürümeye , daha sonra da koşmaya başladılar. Birbirlerine öylesine sarıldılar ki, sözle anlatılamaz. Köylülerden manzarayı görenler ve durumu kavrayanlar ağlamaya başladı. Zira birbirlerini hiç görüp, tanımamış bu iki çocuk kardeşti. Bir refleksle, birbirlerine doğru koşmuşlar ve olanca güçleriyle birbirlerine sarılmışlardı.

...Zülfi evden çıktı, gözlerine inanamıyordu. Bu olamazdı, Hapba bibisi, oğlu ile beraber karşısındaydı ve kızı ile oğlu birbirlerine sarmaş dolaş olmuşlardı. Bu bir mucizeydi. Ellerini havaya kaldırdı,"yarabbi, sana çok şükür", diyerek ağlamaya başladı.

...Köylüler başlarına toplandı, birbirlerine bağırıyorlardı, "Zülbiyenin oğlu gelmiiişşş". Sarılmalar, ağlaşmalar çevreyi inletti.

...Eve geçtiler. Zülbiye sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Girip çıkıp oğluna sarılıyor, hasret gideriyordu. Büyük acılardan sonra, bu güzelliği yaşamayı nasip ettiği için, Allaha tekrar tekrar dua etti .

...Hapba yeğeninin yanında birkaçgün kalıp, onların hasretini dindirdikten sonra, bebeyi de alıp köyüne döndü. Bundan sonra da arayı fazla uzatmadan, zaman zaman torununu annesine ve kardeşine götürdü.

Ramazan Işık

bibi-hala