yaşam öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2010 Pazartesi

KARŞILAŞMA

...Elli yaşlarındaki kadın, iki buçuk yaşlarındaki torununun elinden tuttuğu gibi, evin kapısından dışarı fırladı. Elinden tuttuğu torununun annesi, bu çocuğu görmek üzere, köylerine doğru geliyordu. Bu imkansızdı. Bu çocuğu görmeye hakkı yoktu.

...Bebeğin babası öldüğünde,bu çocuk daha yirmi beş günlüktü. Altı aylık olunca da, bırakıp gitmişti. O'na bu çocuğu nasıl gösterebilirdi. Bunu nasıl isterdi kendisinden.


...Aslında, çocuğun annesi, kendi öz yeğeniydi de... Ama olsun, bu düşüncelerini değiştirmezdi.
Çocuğu kaptığı gibi, Yusuflar Köyü'nün yolunu tuttu. Ordaki görümcesinin yanına gidecek, çocuğu annesine göstermeyecekti. Sinirden dizleri titriyor, yolda nasıl yürüyebildiğini, kendisi de bilmiyordu. İki saati aşan bir yürüyüşten sonra, Yusuflar Köyü'ne vardılar. Hal hatır soruldu. Oradakiler , "Musa emmi nasıl", dediler.
Kadın, "iyidir" dedi, "Daha doğrusu, gelirken O'nu görmedim, sinirle evden çıkıp, buraya geldim".
...Görümcesi de, kendisi gibi, yaşını başını almış bir kadındı. Hapba Bibi'nin yüzüne merakla baktı... "Yani, Musa Ağamın buraya geldiğinizden haberi yokmu", dedi. Hapba Bibi, "Hayır, onu görmeden evden çıkıp geldim. Görümce, "Neden", diye sordu. "Bizim gelin babasının yanına, aşağıdaki Kızıldere Köyüne gelmiş, bebeyi görmeye gelecekmiş bizim köye, ben de aldım buraya geldim, niye görecekmiş, ne hakkı varmış", dedi. Oradakiler donup kaldılar!!!

...Hapba Bibi'yi iyi tanırlardı. Böyle bir vicdansızlığı yapacak kadın değildi. Ama neden yapıyordu bunu acaba. Görümce dayanamadı, sordu, "Hapba, neden yapıyorsun bunu, günah değilmi, bir çocuk annesine gösterilmez mi", dedi. Hapba durakaldı, düşündü, ama sinirle ters cevap vermekten geri kalmadı.
"Bu yavruyu altı aylıkken bırakıp, başka kocaya gitmedi mi", dedi.
Görümce gürledi; "Allahtan kork !", dedi, "O kız daha sabi, şu anda bile yaşı onaltı, yada on yedi, sana gelin geldiğinde on dördünde bile yoktu, kendisi mi istedi oralara, babası yaşında adama gelin gitmeyi, bilmiyormusun, onun ne hükmü vardı bu olaylarda. Babası alıp vermedi mi, taa başka ilçelere gelin olarak", dedi.

...Hapba, aslında bunları çok iyi biliyordu. Ama ana yüreği, oğlunun ölümünü, aynı zamanda yeğeni olan gelininin, başka ellere gitmesini bir türlü kabullenememiş, isyanlara girmişti işte. Bir türlü bu olanları hazmedemiyor, içine sindiremiyordu. Oğlunun, daha on dokuz yaşında, askerliğini bile yapmadan ölmesi, dayanılacak gibi değildi. O acıyı daha fazla yaşamak için, içine içlik olarak, keçi kılından yapılmış fanilalar giyip, kendisine eziyet ediyordu. Arkasından çok sevdiği gelininin, yetim kalan torununun annesinin, evden çıkarılması, acıların katmerlisi olmuştu. O anda bu ayrılığın kim tarafından hazırlandığı önemlimiydi sanki. Gitmişti ya işte. Hele gelinin gitmesine sebep olan, Altıparmak Köyü'nden Suna'nın Ali var ya... O'na ne desindi bilmemki. Bu gelini öteki ilçede, babası yaşında bir adama vermişlerdi. Bu işe de Suna'nın Ali ön ayak olmuştu. Aslında bu kızın dayısının oğlu olurdu Ali, ama, neden yaptı böyle bir işi bilinmezdi. Onun için, Ali'ye hep beddua ederdi.

...Hapba, tüm bunları düşündü bir anda. Her şeye rağmen göstermeyecekti bu yavruyu annesine. Oradakiler ne diyeceklerini şaşırdılar. Doğrusu bu çok büyük bir haksızlıktı. Ama, Hapba evlerinin üstünde olduğundan, daha fazla ısrar edemediler. Hapba çocukla birlikte birkaç gün Yusuflar Köyünde kaldı.



...Gelin, Kızıldereye geldiğinde köylülerden, Hapba Bibisinin bebesini alıp başka köye gittiğini duymuştu. Birkaç gün Kızıldere de kaldıktan sonra, çaresiz, gözleri yaşlı, evinin yolunu tuttu.

...Gelininin Kızıldere Köyünden tekrar evine gittiğini duyan Hapba, bebeyi de alıp kendi köyü olan Karabaşlı'ya döndü. Ama, bu arada da görümcesinin sözleri kafasını kurcalıyordu;
"Allahtan kork, O kız daha sabi, şu anda bile yaşı onaltı, yada on yedi, sana gelin geldiğinde on dördünde bile yoktu, kendisi mi istedi oralara, babası yaşında adama gelin gitmeyi, bilmiyormusun, O'nun ne hükmü vardı bu olaylarda. Babası alıp vermedi mi,taa başka ilçelere gelin olarak".

...Komşu köyler, Melikgazi ve Kalaycı'daki insanlar da olayı duymuşlar, her iki köyün aklı yeten insanlarından, biraz da okumuş yazmış, dini bilgilerine güvenilen insanlar, Hapba'ya, "bu yaptığının doğru olmadığını, bu bebeyi annesine göstermezse öteki dünyada yatacak yer bulamayacağını", söylediler.

...Gerek görümcesinin lafları, gerekse komşu köylerden ileri gelen insanların öğütleri ve tabii bu arada kendi vicdanı da, yeğeni de olan gelinine ve bu bebeye yaptığının yanlış olduğu kanaatine vardı. Düşündü, taşındı, ne yapabilirdi şimdi. Kocası Musa da bu işe kızmıştı aslında. Ama söz geçirememişti, Hapba'ya.

...Aradan uzunca bir zaman geçti. Yaptığı bu davranış, içinde büyümeye başladı. Gitti, kocası Musa'ya sordu. "Şimdi ben ne yapayım", diye. Musa Emmi, aklı başında, çevresinde çok sevilen bir insandı. Şimdiye kadar kalp kırdığı görülmemişti. Bu olaya da çok üzülmüştü.

..."Hemen"dedi, Musa Emmi, "hemen al götür bu yavruyu annesine, götür göster".

..."Olur mu", dedi Hapba. Musa, "neden olmasın, hem de çok güzel olur", dedi.

...Hatasını anlayan Hapba, hazırlığını yaptı. Bebenin üstünü başını düzenledi. Karınca kararınca bazı hediyeler hazırlayıp, öteki ilçeye doğru yola koyuldu. İlçeye yakın bir köyde oturuyordu gelin. Köy yüksek bir araziye kurulmuştu. Köyün girişi de, üst taraftandı. Bahçeler ve ağaçlar arasından geçilerek varılan köyün girişi, harman yerinden başlıyordu. Hemen arkasında, köy çeşmesi vardı. Torunu oğlan çocuğunu elinten tutup, köyün girişinden, köye doğru yöneldiler. Ordan bir köylüye, "Kete Mehmet'in, Zülbiye'nin evi nere", diye sordu Hapba. "İşte hemen şu ev", dedi köylü. Ama o arada da seslendi, "Zülbiyeee misafirin geliyoooor", diye. Bu arada harman yerinde iki yaşlarında bir kız çocuğu oynuyordu. Kafasını kaldırdı, gelenlere baktı uzaktan. Oyunu bıraktı, dikkat kesildi. Hapbanın elindeki üç buçuk dört yaşlarındaki oğlan çocuğu da kıza bakıyordu. Daha önce birbirlerini hiç görmemiş olan bu iki çocuk, harman yerinde birbirlerine doğru yürümeye , daha sonra da koşmaya başladılar. Birbirlerine öylesine sarıldılar ki, sözle anlatılamaz. Köylülerden manzarayı görenler ve durumu kavrayanlar ağlamaya başladı. Zira birbirlerini hiç görüp, tanımamış bu iki çocuk kardeşti. Bir refleksle, birbirlerine doğru koşmuşlar ve olanca güçleriyle birbirlerine sarılmışlardı.

...Zülfi evden çıktı, gözlerine inanamıyordu. Bu olamazdı, Hapba bibisi, oğlu ile beraber karşısındaydı ve kızı ile oğlu birbirlerine sarmaş dolaş olmuşlardı. Bu bir mucizeydi. Ellerini havaya kaldırdı,"yarabbi, sana çok şükür", diyerek ağlamaya başladı.

...Köylüler başlarına toplandı, birbirlerine bağırıyorlardı, "Zülbiyenin oğlu gelmiiişşş". Sarılmalar, ağlaşmalar çevreyi inletti.

...Eve geçtiler. Zülbiye sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Girip çıkıp oğluna sarılıyor, hasret gideriyordu. Büyük acılardan sonra, bu güzelliği yaşamayı nasip ettiği için, Allaha tekrar tekrar dua etti .

...Hapba yeğeninin yanında birkaçgün kalıp, onların hasretini dindirdikten sonra, bebeyi de alıp köyüne döndü. Bundan sonra da arayı fazla uzatmadan, zaman zaman torununu annesine ve kardeşine götürdü.

Ramazan Işık

bibi-hala

22 Mart 2009 Pazar

SIĞINTI

foto:serhat seyhan


...Çocuk dokuz yaşlarındaydı. Etrafında konuşulanlardan, kendisi ile ilgili bazı kararlar alınmakta olduğunu anlıyordu. Ama, olanları tam olarak kavramakta güçlük çekiyordu. "İl merkezine göçmek", "oğlanı burada bırakmak", "kimin yanına bırakmalı ", filan gibi konuşmalar geçiyordu. Bu konuşmaların geçtiği yer, on onbeş haneli köyün bir eviydi.

...Konuşanlar, babaanne ve amcaydı. Kendi aralarında, bazan sertliğe varan , kırıcı konuşuyorlardı. Birbirlerine bağırdıkları oluyordu. Çocuk birşeylerin ters gittiğini farketti. Olaylar, bir süre önce, dedesinin ölmesiyle başlamıştı. Babasını erken zamanda kaybettikten sonra, O'na dedesi ve babaannesi bakıyorlardı. Şimdi de dedesi ölmüştü işte. Ne olacaktı. Bu olanları kavrayacak yaşa da gelmişti artık. Babası olmadan bir hayat sürmenin zorluğu, asıl şimdi başlıyordu. Çevresindeki tartışmalar, bunu gösteriyordu. Amca, il merkezinde oturuyordu. Babasının ölümünü duymuş, köye gelmişti. Babaannesi ile konuşmalarında, bazan ses tonunu yükseltiyor, "ben ne yapacağım şimdi, bu çocuk ne olacak", gibi konuşmalar oluyordu. Bir ara, "yetiştirme yurdu", lafları geçti. Çocuk, bunu kimin konuştuğunu tam anlayamadı ama, başından kaynar suların döküldüğünü hissetti. "Gerçekten, yetiştirme yurduna verirler mi beni", diye geçirdi içinden. Dördüncü sınıftan, beşinci sınıfa geçmişti. Okulda ve bazı kitaplarda, "yetiştirme yurdu", diye bir yer olduğunu duymuştu. Her köylüde olmamasına rağmen, evlerinde radyo da vardı. Radyodan dinlediği hikayelerde de geçiyordu bu yurt konusu. Ama doğrusu, çok da güzel şeyler anlatılmıyordu, yetiştirme yurtları hakkında. Çok zorunlu olmadıkca, buralara çocukların bırakılmasının doğru olmadığı konuşuluyordu, bu yazılarda ve radyo programlarında.

...Aman Allahım; "şimdi ben yurda mı gideceğim", diye kendisine defalarca sormadan edemedi. İlerleyen zaman içinde, herşey aydınlanmaya başladı. Aile büyüklerinin, yurt düşüncesinden vaz geçtikleri anlaşılıyordu. Şimdilik, yakın köyde bir tanıdıklarına bırakacaklardı kendisini. "Seyfettin Emmi'nin evinde kalsın bu sene", dediler. Seyfettin Emmi, akrabaları filan değildi aslında. Ama, Dedesi Musa'nın çok yakın bir arkadaşı ve dostuydu. Üstelik O'nun yaşlarında da bir oğlu vardı. Adı Vahdettin di. "Bu sene beşinci sınıfı onların yanında okusun", dediler, "gelecek sene de Allah büyük,ona o zaman bakarız.

...Çocuk meraklı bakışlarla, kendisi hakkında alınan bu kararları dinliyor, bu konular hakkında tek kelime söylemiyordu. Zaten söyleyecek hali de yoktu. O'na kim ne soruyordu ki. Amcası Babaanneye; oğlanı Seyfettin emmilere bıraktıktan sonra, senin eşyaları da bir iki gün içinde il merkezine götürürüz dedi.

...Hazırlıklar başladı. Çocuğun eşyaları bir bohçaya hazırlandı. Çanta, valiz ne gezsindi o yıllarda. Köyden bir ahbap çağırıldı. Bu oğlanı Melikgazi'de Seyfettin emmilere götür dediler. Çocuğu götürmek üzere çağırdıkları Hürmüz emmi, akraba olurdu onlara. Adam eşeğini hazırladı. Bir de yatak sardılar eşeğe. Yanında oğlanla beraber, yola çıktılar. Önce Dermesür Deresi'ne indiler. İki köy arası, çam ormanlarından oluşan koruluktu. Derenin içinde de bir kaynak su çıkıyordu. Bir iki yıl önce köyden birisi , "bu kaynak suyunu baban çıkarttı, buranın adı Hasret'in Pınarı" demişti . O kaynaktan su içtiler. Göremediği babasını, özlemle düşledi. İki buçuk, üç saatlik bir yolculuktan sonra, Melikgazi'ye vardılar. Seyfettin Emmi karşıladı onları. Hemen eşeğin yükünü boşalttılar. Seyfettin Emmi ne kadar güler yüzlü, sevimli bir adamdı . Hemen gelip çocuğun başını okşadı, sevdi. "Vah yavru", dedi. Çocuk bir ohh çekti. "Ne güzel adam", dedi içinden. İçerden bir oğlan çocuğunun başı göründü. Yanlarına koşarak geldi . Seyfettin Emmi, oğlu Vahdettin'e gelen çocuğu tanıştırdı. Hemen kaynaştılar. Zaten ailecek sıcak kanlı oldukları anlaşılıyordu, bu insanların.

...Bu ailenin yanında yaşam farklıydı. Başkasının yanında SIĞINTI olarak yaşamak acı birşeydi ama, bu insanlar da çok iyi insanlardı. Ailenin tüm fertlerinin güler yüzleri, özellikle de Seyfettin Emminin babacan tavırları çok hoştu. Bu çocuğa yabancılık hissettirmemek için, ellerinden geleni yapıyorlardı. Vahdettin de, kardeş gibi davranıyordu. Seyfettin Emmi'nin bir de küçük kız torunu vardı. Bu küçük kız da zaman zaman gelip dedesinin evinde kalıyordu. Bu evde kendisini sığıntı olarak hisseden çocuk yatacak yer olarak, günlük oturma odasının sedirini kullanıyordu. Sabahları onun için erken kalkmak zorunda kalıyordu. Evde ilk kalkan kişi hangi saatte kalkmışsa O da o erken saatte kalkmalıydı. Doğrusu, senin erken kalkman gerek diyen olmamıştı ama , O, kendiliğinden böyle bir sorumluluk duymuştu. Birgün sabah, daha yataklarından kalkmadıkları bir sırada evin torunu olan kız çocuğu , babaannesine, "babaanne, şimdi ben bu misafirimize ne diyeceğim", dedi. Babaanne tabii ki, "ağabey diyeceksin yavrum", dedi. Çocuk yatağından kalkmak üzereydi, ama konuşulanları duyuyordu. İçinden öylesine bir sevgi seli geçti ki, kalkıp teyzeye sarılıp sarılıp öpmek istedi, anne niyetine. .Ama bu duyguyu böylesine hiçbir zaman ifade edemedi.

...Çocuk bir sıkıntısından da çok korkuyordu. Aklı erdiği yıllara kadar geceleri bazan altını ıslattığı olmuştu. Gerçi bu yakın yıllarda böyle birşey olmamıştı ama, hadi bir gece böyle birşey olursa, ne yapardı. Bu yabancı evde, elin üstünde, bir de üstüne üstlük böyle bir altını ıslatma olayından sonra bu ailenin yanında kalamazdı. Aman Allahım, bunu düşünükçe göğsü daralıyordu. Günler günleri kovaladı. Her akşam yatağa girdiğinde, bu ıslatma işi aklına geliyor, korkusundan uyumak istemiyordu. Ama korktuğu başına gelmedi Allahtan . Bir süre sonra da üstündeki bu korkuyu tamamen attı.

...Okullar açıldı. Köyün okulu, beş sınıfın bir arada eğitim gördüğü, birleştirilmiş sınıflı bir okuldu. Vahdettin de kendisi gibi beşinci sınıfa gidiyordu. Öğretmen de aynı köydendi. Okul neşeli başladı. Çocuk, okulun da verdiği güvenle, hayatındaki bu değişikliği kabullenmeye başladı. Aileden biri olmuştu artık. Evin de ufak tefek işlerine yardım ediyor, beraberce yaşıyordu bu aile ile.

...Okulunu çok seviyordu. Zaten çok küçük yaşlardan ihtibaren tuhaf bir şekilde kafasının bir köşesinde, "öğretmen olmak" fikri yerleşmişti. Bu fikir nereden O'nun kafasına girdi, doğrusu onu da pek bilmiyordu. Olsa olsa, Musa Dedesi ile beraber, kitap okurken, O'nun tarafından kafasına sokulmuş olabilirdi. Ayrıca, öğretmenlerini dikkatli dinleyen bir öğrenciydi. Onların öğütleri kafasına girmişti galiba.
O yıl çabuk geçti. Beşinci sınıfın sonunda ilkokul bitirme sınavları vardı. O sınavlar da yapıldı. İlkokul diplomasını almaya hak kazandı. Artık bu ailenin yanında kalma süresi dolmuş gibi görünüyordu.

...Şehir merkezine göçmüş bulunan babaanne ve amca, kendi aralarında, gene gergin günlerinden birini yaşıyorlardı. Zaten ilişkilerinin çok sıcak olduğu söylenemezdi. Annesi, bu kışı yanlarında geçirmişti, ama, işte yaz gelmişti. Okulunu bitiren çocuk da buraya gelmek üzereydi. Şimdi ne olacaktı. Hep beraber yaşamaları çok zordu. Bu konuyu tartışıyorlardı, kendi aralarında. Boşa koyuyorlar dolmuyor, doluya koyuyorlar almıyordu. Evin gelini de hep beraber yaşama fikrine pek sıcak bakmıyordu. Nasıl olacaktı bu iş. Zaten kendi kendilerine yetemiyorlardı. Sonunda amca kestirip attı. "Ana", dedi, "valla, biz beraber yaşayamayız, bu işe başka bir çözüm bulmamız lazım". Köyde yapılan tartışmanın ve konuşmaların benzeri burada da yapıldı.Yetiştirme yurdundan söz edildi. Hadi çocuk yurda gitsin, anaları ne olacaktı. Babaanne çocuğun yetiştirme yurduna verilmesi fikrine şiddetle karşı çıktı, bağırıp çağırıp evden ayrıldı. Nereye gideceğini bilemeden yürüdü , yürüdü. Daha önceleri de canı sıkıldığı zaman gelip başında oturduğu toprak yığınları vardı, oraya gelip yığınlardan birine oturdu. Köyünden tarafa bakıp iç geçirdi. Gözleri doldu. On yıl önce, daha askerliğini bile yapmadan vefaat eden oğluna sitem etti. Oğlu öldükten sonra, yaktığı ağıdı yükses sesle çevredekilere aldırmadan tekrar etti.

Obruğun başına çıktım.
Döndümde ardıma baktım.
Sehel sıcak kalmorada.
Yaktın sürmeloğlum yaktın.

Faridi gönlüm faridi.
Kar eridi ot yörüdü.
Kalmorada sürmeloğlum.
Torun’un göçü yörüdü.

Karalı bayrak kaldırdım.
Ben buyurmeyledim sizi.
Salman gadanız alayım.
Duran götürüyor gızı.

Gadanı alıyım Elif.
Ekinler yarıyor gılıf.
Benim bir oğlum varıdı.
Dişinin dibinde tilif.

Adana’dan söktü bekar.
Ört düştüğü yeri yakar.
Ne yatıyon aslan oğlum.
Yiğit yaylasına çıkar.

Bu zaman adammı ölür.
Din ayrı gavur ağladı.
Emmin dayın yokmuyudu.
Adanalı sal bağladı.

..."Ah dedi, oğlum ah. Neden bizi böyle bırakıp gittin. Sen olsan biz böylemi olurduk, bizi bırakırmıydın hiç, böyle çaresiz. "

...Gözyaşlarını silip, "güçlü olmalıyım", diye geçirdi içinden. "Bu yetimi büyütmem lazım." Ben zayıf olursam, bu çocuk ne yapacak." Bu düşüncelerle etrafına bakınırken, gözüne, tarlanın ucundaki tuğla yapı ilişti. Yapıyı dikkatle inceledi. Yapının yanına gitti. Bir tek odadan oluşan kulübe gibi bir yapıydı. "Bu yapı kimin acaba dedi". Çevreden sordu, soruşturdu. Bu tarlanın, yakın zamanlara kadar tuğla ocağı olarak kullanıldığını, bu kulübenin de, o tuğla ocağının bekçi kulübesi olduğunu, şehrin buralara kadar gelmesiyle, buranın da kullanılamaz hale geldiğini öğrendi. Sahibi ise yaşlı bir kadındı. "Acaba, torunumla benim oturmam için bu kulübeyi bana verirmi", diye düşündü. Kadının ev adresini öğrendi. Aydınlıkevler Mahallesinde bir evde oturuyordu. Bu kulübenin sahibi, hali vakti yerinde bir kadındı . Gidip kadını buldu. "Bir torunu olduğunu, O'nunla bu kulübede oturmak istediğini", söyledi. Kadın baktı, "tamam dedi, kırıp dökmeden oturun, ayda da on lira isterim, kira olarak". "Tamam ", dedi, kadıncağız çaresiz. Torunu köyden gelmeden, bu işi halletmeliydi ki , çocuk ortada kalmasın. Dönüşte, "neresi kırılacaksa , zaten her yanı dökülüyor kulübenin", diye düşünmeden de edemedi.

...Oğlunun evine geri döndü. Vakit akşam olmuştu. Oğlu işten yeni gelmiş, gelini ile yüksek perdeden konuşuyorlardı. Belli ki , yine aynı konu tartışılıyordu. Konunun fazla uzamasını istemedi. "Ben", dedi, "ev buldum". Oğlunun daha fazla ezilmesini, gelinden yana sıkıntı yaşamasını istemediğinden, ev kiraladığını, lafı fazla uzatmadan söyledi. Oğlu ve gelini fazla tepki göstermediler. Zaten bekledikleri de böyle bir çözümdü. Akşam evde kendisine ait ne varsa hazırladı. Sabah tuttuğu eve götürüp koydu eşyaları. Eşya dediğin de zaten bir yatak, gençliğinde ıstarda dokuduğu iki kilim, bir sac soba, bir iki de aliminyum, bakır kap-kacak ve bir gaz lambası, hepsi bu.

...Seyfettin Emmi , yanında bir yıl misafir ettiği can dostu Musa'nın torununu, köyden asfalta kadar getirip, şehir otobüsüne bindirdi. Çocuk, şehre vardığında ilk sorusu, "hükümet konağı nerede, vali bu ili nereden yönetiyor", oldu. Babaannesi ile buluştuğunda dünyalar onundu artık. Hele, kulübelerine vardıklarında, sanki saraya varmış gibi hissetti kendini.

..Ertesi gün, babaannesi ile gidip sönmemiş kireç aldılar. Onu söndürüp süzdüler. Beraberce evlerini badana ettiler. Kapısı sağlam değildi. Aralarından dışarısı görünüyordu. İçeriye rüzgar ve toz giriyordu. Kış olsa kar bile girerdi. Eski çul va çaputlardan bu kapının aralıklarını kapattılar. Yeni mekanları bundan sonra onlara yurt olacaktı.

...Okullar açılır, bir de ortaokula yazılırsa, bundan güzel keyif mi olurdu. Bu arada, babaannesi ona iş te bulmuştu. Küçük bir lokantanın bulaşıklarını yıkayacaktı. Fazla gecikmeden işe başladı. Haftanın yedi günü, sabah yedide işe gidiyor, gece saat onbirde işten ayrılıyordu. Okulların açılmasını dört gözle bekledi. Zira bundan sonraki yaşamında, okulların açılması demek, tatil demekti. Hafta sonu tatili demekti.

...Hayat yerli yerine oturuyordu. Bundan sonrası, geleceğe bakmak ve onu kurgulamaktan ibaretti. Çocuk da bu kurgulamayı çoktan yapmıştı. Biliyordu ki, hayatta çalışan kazanır. Birşeyleri ideal edinenler, mutlaka onu başarırlar.

...Hayat her zaman çelişkilerle doludur.Önemli olan, biz bu çelişkileri görebiliyormuyuz.



...Ramazan Işık
...

.

23 Ocak 2008 Çarşamba

NİŞAN


Minibüs bahçe içindeki tek katlı evin önünde durdu.Çok uzaklardan, iki genç arasında nişan töreni yapmak üzere gelenler, araçtan indiler.Ev sahibi kapıya çıktı, gelenleri karşıladı.İçeriye buyur etti.Odalara geçip,gösterilen yerlere oturdular.Herkes yeni geldikleri eve merak içinde bakıyor,oraları,insanlarını tanımaya çalışıyordu.Ev sahibi de gelenlere bakıyor, onları tanımaya çalışıyordu.

Evin hanımının çok garibine giden bir durum vardı.Gelen grup içinde bulunan,sedire çıkmış,ayaklarını altına toplamı,süklüm püklüm oturan,üstü başı özensiz,bıyıkları yeni terleyen genci süzdü, süzdü.Bir türlü anlam veremiyordu.Bunca yıl emek verip büyüttüğü,eğitim aldırdığı,meslek sahibi yaptığı, bu yaşa getirdiği kızı bu oğlanı beğenmiş olamazdı.Dünyası karardı,başı döndü.Ne diyeceğini bilemiyordu.Usulen gelenlere ,"hoş geldiniz" dedi.Ama nasıl dediğini kendisi de bilmiyordu.Çok kızmıştı.Yan odada duran kızının yanına gitti.Olanca gücüyle sırtına bir yumruk indirdi."Bula bula bu mıymıntıyı mı buldun" dedi."Biz sana güvendik,sevdim dedin görmediğimiz bir oğlana kız verdik,yazıklar olsun sana" dedi.Annesinden bu azarı işiten kız, neye uğradığına şaşırdı.Bu hiç aklına gelmemişti.Nişanlanmak istediği,okuldan sınıf arkadaşı olan ,kendince hem fiziksel hem de ahlaken güvendiği özellikleri olan arkadaşını beğenmemiş olamazlardı.Çok şaşırdı.

O günlerin gelenekleri gereği bir kızın bir oğlanla anlaşmış olması çok ağır bir suçtu.Buna rağmen aile anlayış göstermiş,nişan yapılmak üzere oğlan tarafı çağrılmıştı.Ama oğlanı ilk defa gördükleri anda beğenmemişlerdi işte.Kız çok üzüldü.Mahcup oldu.Ne diyeceğini şaşırdı.Yan odaya gidip gelenlere hoş geldiniz demesi gerekiyordu.Başı önde odaya girdi.Odanın bir ucundan, başı önde olarak,insanların yüzüne bakmadan, yaşlıların elini öpüyor,gençlerin elini sıkıyordu.Odaları dolandı.Herkese hoş geldiniz dedi.Aman Allahım, çok garip, nişanlısı olacak gencin eline rastlamadı.Hayret etti.Utancından kimseye de bir şey diyemiyordu.

Odasına geri dönüp beklemeye başladı.Aslında, eğitim almış bir genç kız olmasına rağmen, bir oğlanla anlaşarak nişanlanıyor olması O'na ağır geliyordu.Bu olaydan sonra, utancından anne ve babası ile yüz yüze konuşamaz olmuştu.O nedenle nişanlanmak istediği oğlanı burada göremediğini kimseye söyleyemedi.Beklemeye başladı.
Gelenlerden ince uzun boylu,buğday tenli olan ve her halinden girişimci bir insan olduğu anlaşılan,sempatik ve konuşkan adam koridorda evin hanımını buldu.
-Teyzeciğim, ben oğlanın dayısı olurum.Adetlerinizi bilmediğimiz için , nişanı olacak oğlanı buraya getirmedik.Gelirken çarşıda bıraktık.Siz nasıl isterseniz öyle yapacağız, dedi.
Evin hanımı şaşkın;
-Ne demek!Olur mu öyle şey?Hemen getirelim oğlanı dedi.
Yan odada bunları duyan genç kız derin bir oh çekti.
Bir motosikletle, oğlanı çarşıdan alıp geldiler. Üzerinde arkadaşından emanet aldığı,arkadaşının daha hiç giymemiş olduğu yeni, pastel renklerde bir takım elbise vardı.Bu renklere uygun gömleği ve kravatı takım elbiseyi tamamlıyordu.Uzun boyu,sempatik görünüşü ile eve geldiğinde hemen bir fark yaratmıştı.Kendisini tanıttı.Evin hanımının elini öptü.Evdekilerle selamlaşıp, büyüklerin ellerini öptü.Küçüklerle selamlaşıp gülümsedi.
Evin hanımı oluşan bu duruma çok şaşırdı.Biraz önce haksız yere kızına takındığı tavırdan utandı.Hemen yan odaya geçerek kızına;"Kızım özür dilerim, ben yanılmışım.O sedirde oturan genci sanmıştım,yanılmışım,oğlanı beğendim.Seni kutlarım.İyi bir seçim yapmışsın" dedi.

Aileler o günün geleneklerine göre aile arasında ,nişan yüzüklerini takıp töreni tamamladılar.
Genç adam sırtında emanet elbise ile ,katıldığı nişan töreninde yaşanan buruk anılarla, yeniden minibüse doluşup kendi iline doğru yola koyuldu.Dönüşte okumakta oldukları okula götürmek üzere nişanlısını da minibüse aldılar.Nişanlısı yatılı pansiyonda kalıyordu.Kendisi gündüzlü olarak isimlendirilen öğrenciydi.Dönüşte gelirken yaşanan tedirginlik ortadan kalkmış,dolmuşun içi neşe dolmuştu.
Şarkılarla,türkülerle uzun yolculuğu tamamlayıp, kızı okuluna bıraktılar.

Ramazan Işık
25.04.2008
Mersin