Geçmişte yaşananlar geleceğe ışık tutar. Zaman, yaşam biçimlerini değiştiriyor. Geriye dönüp baktığımızda, anlatılanları dinlediğimizde, hoş aktarımlarla karşılaşıyoruz. Geçmişe dönüp gülümsüyor, nostalji yaşıyoruz.
Eski düğün adetleri bambaşkaydı. Bu konuda, köylerde yaşananların kendi içinde özellikleri vardı. Bir kişi oğlunu evlendireceği zaman, düğün tarihini belirler, eşini dostunu düğüne davet ederdi. Davet ederken, "okuntu" denen davetiye gönderirdi. Bu davetiye de davet ettiği kişinin önemine göre değişirdi. Sıradan kişilere, istikan denilen su bardağı, biraz önemli kişilere havlu, yörede çok hatırlı olarak tanınan kişilere ise elbiselik kumaş, gibi okuntular gönderilirdi.
Okuntu'yu alan kişi, kendisini "O Düğün",e gitmeye zorunlu hisseder, bir şekilde bu davete katılırdı. Giderken de düğün sahibine bir hediye götürürdü. Bardak seviyesinde okuntu ile çağrılanlar, takı töreninde kendilerince bir miktar para takarak bu davete uyar, düğüne katılırlardı.
Havlu ve benzeri okuntu ile çağrılanlar, çoğunlukla çeyrek altın veya buna yakın bir takı ile karşılık verirlerdi davete.
Kendisine elbiselik kumaş ile davetiye gönderilenler, çok ağır misafir olduklarından, bu davete o derecede bir hediye ile karşılık vermek durumundaydılar. Genellikle bu da, bilezik şeklinde olurdu. Bileziklerin de kendi içinde, tel bilezik, burma bilezik gibi sınıflandırmaları olurdu. Misafirin ekonomik durumu, akrabalık derecesi ve toplumsal seviyesi bunun ölçüsünü belirlerdi.
Bu okuntularda okuntuya karşılık verenlerin bir kısmı, düğün sahibine verdiği önemi belirtmek için düğüne koç götürürdü. Bu üst seviyede bir değerdi. Bu işi o kadar abartanlar olurdu ki, bazan bir dana götürene bile rastlanırdı. Bu kişileri, düğün evine gelişlerinde davul-zurna büyük bir lütufla karşılar, karşılığında da ya davulun ipleri arasına ya da zurnanın deliğine sıkıştırılan paralarla bahşişini alırdı.
Okuntuya davar götürmek çok rastlanan bir durumdu. Bir koç, bir davar (keçi) yedeklemek (davarın boynundan tutup götürmek), akrabalar için çok onurlu bir iş'ti. O çağlarda köylerde her evin mutlaka en az otuz, kırk, bazı ailelerde yüzlerce (sürüyle) davarı olduğundan, bu düğünlere davar götürme işi, sıradan bir iş gibi olmuştu.
Yörede sık sık düğün olduğundan, hatırı sayılır kişiler bu düğünlerin her birine de davar yedeklemek durumunda kaldığından, götürülen davarların sürünün en çelimsiz davarlarını götürme işine kadar düşerdi.
Düğünlere götürülen bu zayıf ve çelimsiz davarlara, "Okuntu Oğlağı" denirdi.
Okuntu oğlağı deyimi gide gide şekil de değiştirdi. Bir kızı isteyen bazı gençlere sıfat olmaya başladı. Alımlı, boylu poslu,endamlı bir genç kızı, boyu kısa, çelimsiz bir oğlan istediği zaman kız; "hıh, o okuntu oğlağı kılıklı oğlan'a mı varacağım" , diye alay ederdi.
Kimse, "okuntu oğlağı kılıklı", deyimine muhatap olmasın. Sevgiyle kalın.
Ramazan Işık
23 Temmuz 2010 Cuma
28 Haziran 2010 Pazartesi
EMEKLİ DE TATİL YAPAR (MIYMIŞ)
Ülkemizin üzücü gündemi ve kişisel yoğunluk, bizi çok gerdi. Bir süre dinlenmeye, ortam değiştirmeye ihtiyaç doğdu.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.
14 Haziran 2010 Pazartesi
MODİFİYEZEDE

Yeğenlerimden biri araba aldı. O'nunla ayrı şehirlerde yaşıyoruz, sık görüştüğümüz de söylenemez. Ama yaşam biçimini yakından takip ediyorum. Dolayısı ile alışkanlıklarını, zaaflarını ve tutkularını iyi bildiğimi sanıyorum. Yeğenimin en büyük tutkusu arabalar ve modifiye yapılmış arabaya binmek. Bu tutkusundan hareketle, gün geçmez ki arabasında bir değişiklik yapmasın. Önce jantlardan başladı değiştirmeye, çelik olmalıymış jantlar. Arkasından tamponlar, bir sürü kıvrımları olan tamponlar taktırdı arabasına. Camlar siyah film kaplanacak, içerisi görünmeyecek. O yetmedi, egzost çıkışı çift olmalıymış ve nikelajlı olacakmış. Ses sistemleri kurulacak. Arkada rüzgarlık olmazsa olmaz. Amortisörler indirilip, araba yere değecekmiş gibi bir hava verilecek ve daha bir sürü şey... Tüm bunları, onaylamadığım gibi, yapılanları bir tebessümle izlemekteydim. İçimden de, keşke bunu bu kadar abartmasa dediğim bir noktaya vardı iş. Trafikte yaşanan sorunlar ayrı bir cabası işin. Babası birkaç kez uyarmış, bu durumun uygun olmadığını, ama dinleyen kim. Gençlere söz geçirmek öyle kolay değil. İlla bir olay yaşayacaklar ki, büyüklerin ne demek istediklerini anlasınlar. Buna da deneyim deniyormuş.
Geçenlerde aldığım bir haber beni üzdü. Yeğenim, eşi ile birlikte giderken, arabanın motor kısmından dumanlar çıktığını görmüş. Durup kaputu açmış. Motorun bulunduğu bölümün yanmakta olduğunu görmüş. Yangın tüpü aramış, bulamamış. Yoldan geçenlerden yardım eden olmamış. İtfaiye gelip yangını söndürdüğünde, artık arabadan bir demir yığını kalmış geriye.
Haberi duyduğumuzda, doğal olarak ilk sorumuz, gençlerin sağlık durumları oldu, onlara birşey olmamış bereket.Eşinin ve kendisinin sağlıkları iyi. Geçmiş olsuna gittik. ”Sevgili yeğenim mal önemli değildir, çalışır yine alırsınız, ama bundan sonra, aman biraz dikkat”, deyip üzüntülerini paylaştık.
Arabanın durumuna gelince; Arabanın, modifiye sırasında bazı elektrik donanımlarında aşınmaya sebep olunmuş olabileceğini düşünüyorum. Elektrik kablolarından bazıları aşınmış ve yangın bu sebeple çıkmış olabilir. Bu aşamada, yeğenimle bu konuyu tartışmadım, ama olaya da çok üzüldüm. Arabanın kaskosu olmadığından bir hak talebinde de bulunamadılar.
Bir araç üretilirken çeşitli aşamalardan geçer. Birinci aşama tasarım ve planlamadır. Tasarım yapıldıktan ve bir sürü evrelerden geçtikten sonra üretim aşamasına gelinir. Üretimden sonra kurallarına uygun biçimde kullanım aşaması gelir. Gençler çoğunlukla bu kuralları göz ardı ediyor. Araç üzerinde, modifiye denilen değişikliklere gidiyorlar. Modifiye işlemi, o aracın tasarımcıları tarafından onaylanıp, teknik hesapları yapılarak uygulanmazsa, herkes kafasına göre araç üzerinde değişiklik yapmaya kalkarsa, bu olayda olduğu gibi, can sıkıcı durumlar ortaya çıkabiliyor. Özellikle otomobil üretiminde bu aşamalara çok dikkat edilir. Aracı kullanırken, araç için belirlenmiş, denenmiş kriter ve kurallara uymak gerekir. Burada denetim elemanlarına da önemli görevler düşüyor. Teknik şartlarına uymayan değişikler yapılmış araçların trafikte dolaşmasına izin verilmemelidir.
Gençler, aman dikkat !!!! Anlamsız bir zevk uğruna, sizin ve sevdiklerinizin hayatını tehlikeye atmayın. Modifiye denen, hiç de gereği olmayan işlerle uğraşmayın. Otomobilinizi fabrikasından çıktığı biçimi ile, orijinali nasılsa o şekilde kullanın. Bizim için hayatlarınız, modifiye edilmiş bir arabadan daha kıymetlidir.
Ramazan Işık
26.05.2010
Ankara
Etiketler:
araba yangınları,
gençlerin hataları,
modifiye,
tutkular
6 Haziran 2010 Pazar
HİŞŞŞŞT, HEEEEEY, AMCAAAAAA !!!!!!
Hişşşşşt, heeeey, amcaaaa !!! Yaşlı adam, gürültülerin geldiği yana başını çevirip baktı. Sesler yolun karşı kıyısındaki demir parmaklıklı duvarın üstüne çıkmış olan bir grup çocuktan geliyordu. Çocuklar adama doğru hep bir ağızdan bağırışıyorlar, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey sesleri çıkarıp, alkış tutuyorlardı. Böylece adamın dikkatini çekiyorlardı. Adamcağız bir an ne olduğunu şaşırdı. Çocuklardan tarafa bakıp, durumu anlamaya çalıştı. Yolda akan araba trafiği kesilince, çocuklara doğru yöneldi. Bağıran çocuklara yaklaşıtıkça, buranın bir ilköğretim okulu olduğunu, çocukların da, teneffüse çıkmış, arka bahçede gözlerden uzak, duvara tırmanmış, gelip geçen insanlara laf atan, yaramazlık yapan çocuklar olduğunu anladı. Duvara bitişik tek katlı bir yapı vardı. Arka duvarı görünen bu yapı, büyük ihtimalle, okulun kantini olmalıydı. Yarısı kantin duvarına, bir kısmı okulun bahçe duvarına, bazıları da demirlere tırmanmış bir sürü çocuk, adam yaklaştıkça daha da güçlü alkışlamaya başladılar. Adam sakin, onlara doğru yönelip, O da çocuklar gibi kuvvetli bir alkışa başladı. Çocuklar bir an şaşaladılar, ama alkışlarına devam ettiler. Voooaahhh, yihiyuuuu, ohhhhooooo gibi sesler de aynı hızıyla sürüyordu. Adam duvarın dışında , çocuklar iç kısımda olmak üzere, bu hal bir süre devam etti. Yaşlı adam alkışa devam ederken, çocukların her birinin gözlerinin içine, tek tek, uzunca sürelerle, dikkatle bakıyor, alkışına da devam ediyordu. Çocuklar durumda bir gariplik olduğunu anlamaya başladılar. Adam deli mi, numara mı yapıyor, yoksa ne yapmak istiyor, bir türlü anlam veremediler. Yavaş yavaş sesler kesildi, arkasından alkışlar... Adam, alkış ve gürültülerin yeterince kesildiğini anlayınca; hızını kestiği alkışına devam ederek, "aferin çocuklar, hepinize aferin", dedi. Çocuklar şaşkın, dikkat kesildiler. Adam, "annenize de aferin, babanıza, özellikle de öğretmenlerinize aferin", dedi. "Sizi çok sevdim, sizleri böyle yetiştirdikleri için onları kutluyorum". Çocuklarda bir durgunluk, arkasından çözülmeler başladı. Önce kız öğrenciler atladı duvardan. Demirdekiler de yavaş yavaş aşağıya inip, adama bakıyorlardı. Adam alkışa devam ediyor, çocukların gözlerine tek tek , uzun uzun bakıyordu. Bunlardan başka tek cümle söylemedi. Sadece baktı, alkışlamaya devam etti. Grup çözülmüş, köşeyi dönenler okula doğru yavaş yavaş ordan uzaklaşmaya başlamıştı. Karşılık vermeye çalışanları da, bazı öğrenciler çekip götürdü. Adam, çocukların arkalarından bakarken, altıncı ya da yedinci sınıfta olduğu belli olan bir kız çocuğu geri geldi. Duvarın dibine doğru yaklaştı. Adamın gözlerinin içine dikkatle bakıp, ağlamaklı bir ses tonuyla, "ben anneme laf söyletmem, ben sizi anladım, lütfen, annemin beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", dedi... Şaşkınlık adamdaydı, "annemin, beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", !!! ??? Yaşlı adam, bu yavruya bir kez daha dikkatle baktı. O'nun ne kadar iyi bir insan, akıllı bir öğrenci, ama aynı zamanda da bir çocuk olduğunu, bu çocukta gördüğü cevheri; biraz önce onların kendisine yaptıkları gibi, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey diye bağırarak çevresindeki insanlara anlatmak istedi. Şehrin bu caddesinde yürüyen insanlar, olanları ve hislerini bu çocukların diliyle onlara anlatmaya kalksaydı, anlarlarmıydı acaba... "Bir denesem... ", dedi, kendi kendine. Durdu... "Aman, şimdi akıl hastanesinde odalardan biri boştur, orayı doldurmayayım", deyip vazgeçti. Kız öğrenciye dönüp, "sen akıllı bir çocuksun,bundan sonra daha dikkatli davranacağına eminim, hoşça kal", dedi. Ramazan Işık 25.05.2010 Ankara
30 Mayıs 2010 Pazar
BONCUK'LA HALLERİMİZ
İnsanlarda kişilik sapmaları oluyor, sıkıntıların getirdiği. Dertlerini unutmak için, çeşit çeşit işlerle uğraşanından tutun da, olmadık maceralara kalkışanına kadar. Kimisi hobi adına uçurumdan atlıyor, kimisi denizlerin dibine dalıyor. Gençliğinde özentiye kapılanlar sigaraya başlıyor, bazısı içkiye. Daha olmadı kumar düşkünleri peydah oluyor. Bazısı da ipin ucunu kaçırıp, madde bağımlısı oluyor. Hele şu futbol düşkünlerine
ne demeli. En yakın arkadaşını, sevdiğini bile kırıp dökenlere rastlanıyor bu uğurda, adam öldürmeye vardıranlar bile var bu işi.
Boncuk benim kedim. O'nunla özel hallerimiz var bizim. Bebekliğinden beri bizim yanımızda. Daha önceki yazılarımdan birinde, hayat hikayesini anlatmıştım. Şimdi de daha özel hallerini paylaşmak istiyorum.
Adeta konuşmaya başladı bizim tekir. Doğaldır ki, sadece benim anladığım bir dil bu. Mama isteyişi , su isteyişi, tuvalet ihtiyacını belirtmesi bambaşka hallerle ve seslerle oluyor. Gel dediğimde peşimden geliyor. Kızdığımı hemen anlayıp uzaklaşıyor. Eğer yüksek perdeden bir konuşma varsa evde, çok özel bir miyavlamayla bu konuşmanın bitirilmesi gerektiğini anlatıyor. Telefonla konuşmamızı istemiyor. Telefonla konuşmaya başladığımda koşup kucağıma geliyor, telefon tuttuğum bileğimden hafifçe ısırarak, bu konuşmayı sonlandırmamı istiyor. Flüt bile çaldırmıyor. Flüt sesini, ağlama sesine benzettiği kesin. Onun için ne zaman flüt çalsam, bıraktırmak için gelip bileklerime yapışıyor. Yat dediğimde sırt üstü yatıp, kendisini mıncıklamamı bekliyor. Mama dediğimde, durup yüzüme bakıyor, "beni al götür, mamamı yedir" dercesine bekliyor. Zaten mamayı da kendi başına yemiyor. İlla benim elimden yiyecek. Anlaşılacağı üzere, kuru ve markalı mama dışında mama yemiyor. Ettir, süttür, tavuktur, balıktır, hiçbir şeye bakmıyor. Koklamıyor bile. Böylesine garip bir hayvan. Suyu da özel olacak hanım kızın, hazır sulardan içiyor. Şehir suyu klorlu olduğu için ondan içmiyor. Ayrıca, bahar aylarından sonra oda sıcaklığındaki suyu da içmiyor. Buz dolabında soğutulmuş su ile aşlama yaparak veriyorum suyu. Ilık su içmiyor. O suyu hazırlarken etrafımda dönüşünü görseniz, tam film sahnesi.
Bu günlerde biraz tasalı. Kısırlaştırma ameliyatı oldu olalı, bahar ayları geldiği zaman yemeden içmeden kesiliyor. Zayıflıyor, halsizleşiyor. Bu durumu bizi üzüyor haliyle. Kendisi doğal yollarla içmediğinden, biz de süt şırınga ediyoruz ağzına. Biraz protein alsın diye de iki güne bir bıldırcın yumurtası karıştırıyoruz sütüne, zoraki içiriyoruz.
Ayrıca bizimle beraber yurdun dört bir yanını gezdi bu güne kadar. Ailenin bir ferdi oldu artık. Gittiğimiz yerlerdeki otel odalarında, O'na da özel köşe hazırlanıyor. Dışarıya çıkışlarımızda bizi bekleyişleri çok dokunuyor doğrusu. Ama çare yok. Bir yerlere bırakmamız imkansız. Zira O'nun dilinden bizden başkası anlayamaz.
Bahçedeki halleri ise bambaşka. Bahçede yaşadığı mutluluğu başka yerde bulamıyor. Otların arasında kuşlara sinmesi, ağaçlardan ağaçlara koşması bir harika. Bahçede gezerken yanımızdan hiç ayrılmıyor. Bahçenin en alt kısımlarına kadar illa yanımızda olacak. Bir de, biz dışarda asma altında otururken, asmanın gövdesinden tırmanıp, yaprakların içinde kaybolup, oradan bizi seyretmeye doyamıyor. Biz aşağıdan ayrılmazsak, o da akşama kadar orda uyuyor.
Tüm bunlar şaka gibi. Gençliğimde şöyle bir düşüncem vardı; Okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde, gazete haberlerinde bazı insanların hayvanları özel mamalarla beslediklerini duyar, izlerdim. Çok kızardım bu duruma, hayvanları sevmediğimden değil ama, o günün şartlarından. "Biz burada kalem, kitap bulamazken, insanlar hayvanları özel besinlerle besliyorlar", diye. Şimdi aynı duruma biz düştük. Bir kişilik sapmasıdır ki sormayın. Hakkında yazı bile yazıyorum.
Sabahın erken saatlerinde, baş ucuma gelip mırıltılı sesler çıkarıyor. Uyanmazsam, biryerleri tırmalamaya başlıyor. O şekilde de uyandıramazsa , bu sefer bileklerimden hafif hafif ısırarak beni uyandırıyor. Ne olacak, Boncuk Hanım doyurulacak. Suyu hazırlanacak. Balkon kapısı aralanıp, dışarıdaki kumuna gidecek.
Tüm bunlar hayra alamet mi bimiyorum. Yoksa madde bağımlıları gibi, bendeki bir tür eksen kayması mı.
Sonuçta yaşam denen şey, sevdiğiniz şeyleri yapmak sa, Boncuk'la bu hallerimizi seviyorum. Zaten çocukluğumdan beri, çeşitli aralıklarla kedilerim omuştur. Şimdi de abartılmış bir hali var bu işin. Bir tek kaygım var; kedilerin yaş sınırı on, on beş yıl civarında deniyor. Bizim boncuk yarı yaşına yaklaştı. Allah bize ömür verirse, Boncuk'u kaybetmeye nasıl dayanırım bilemiyorum.
Geçenlerde, O'nu bana getiren oğlumun , bu durumu düşünüp , gözlerinin nemlendiğini gördüm. Ben de ondan geri kalırmıyım.
Bize bir psikolog lazım. Çevresinde olan söylesin.
Ramazan Işık
21.05.2010
Ankara
Etiketler:
boncuk,
hayvan sevgisi,
psiko analiz,
Tekir kedi,
terapi
25 Mayıs 2010 Salı
AMCAM ÇEŞMESİ
(Unutulmayan Fotoğraf Kareleri 2)


"Hocam", dedi,
"Biliyorum ki senin, İç Anadolu ile bağların kuvvetlidir. Oraları, zaman zaman gidip görmeden duramazsın. Yollarında yürümeden, dağlarında gezmeden, sularından içmeden edemezsin. Hele yemliğinden yemeden, madımak toplamadan, karamuk , böğürtlen, kuşburnu çalılarına dokunup, dikenlerini eline batıra batıra meyvelerini toplayıp, tadına bakmadan yapamazsın. Koyaklarından kar bulup, karlı pekmez yapmazsan, o yaz mevsimini yaşamış saymazsın. Yollarda çobanlara selam verip, çıkınlarındakileri senin de götürdüklerinle karıştırıp, paylaşmaya bayılırsın. Şelale başları bulup, sıçrayan sularında ıslanmak istersin. Dağ başında, taşların üstünde tek başına rüzgara, yağmura , kara karşı yıllarca dayanmış ardıç ağaçlarını seyre dalmaya doyamazsın".
Bunları söyleyen, zaman zaman özellerimizi paylaşıp, dertleşecek kadar yakınlaştığımız, köylerinde öğretmenlik yaptığım, köy ihtiyar heyetinde aza olarak bulunan Ali idi. Çocuğunu okutuyordum. Öğrencim o kadar başarılı bir öğrenciydi ki, geleceğinden çok ümitliydim bu gencin. Babası da ilgili bir veli idi. Dostluğumuzun verdiği yakınlaşma ile, bu çocuğun geleceği ile ilgili paylaşımlarımız oluyordu. Özellikle bu konularda, beni dikkatle dinlerdi.
"Hocam, sen Toroslar'ı Sertavul Geçidinden geçerek İç Anadolu'ya geçiyorsun. Bu geçitte, bildiğin gibi, AMCAM ÇESMESİ adında bir çeşme var. Tam torosların başında bulunan bu yerlere ben sık gidip gelemiyorum. Sana vasiyetimdir. Ne zaman bu geçitten geçersen, benim için de bu çeşmenin suyundan, avuç avuç iç. Sakın unutma, senden, Sertavul'dan her geçişinde bu sudan istiyorum".
Ali, bana bu vasiyeti bıraktığında, daha kırk yaşlarında yoktu. Ben köylerinden ayrıldıktan birkaç yıl sonra, Ali'nin vefaat haberini duydum. Çok üzüldüğümü söylemeye gerek yok sanırım. Ama bundan daha önemlisi, sık sık geçmek durumunda olduğum ve her seferinde mutlaka durup, suyundan doyasıya içtiğim, Amcam Çeşmesi'nden, bundan sonra nasıl su içebilecektim. Mut'tan Karaman'a geçerken, Torosların tam tepesinde akan bu kar suyundan, bundan sonra bir vasiyet olarak da içmek zorundaydım artık. Ve ne zaman bu çeşmeden su içsem, Ali'nin bana vasiyetini yaparken ki fotoğraf karesi, gözlerimin önüne gelir. İçtiğim su boğazımda düğümlenir.
Ali'yi anmadan geçemem O Çeşmeden. Her seferinde O'nun için de avuç avuç su içerim.
Geçenlerde yine o geçitten geçtim, senin deyiminle, "Amucam Çeşmesi"nde durdum, suyundan içtim ve yine seni andım aziz dostum.
Ruhun şad olsun.
Ramazan Işık
19.05.2010
Ankara
Etiketler:
amcamın çeşmesi,
kuşburnu,
madımak,
toroslar,
unutulmayan fotoğraf kareleri
18 Mayıs 2010 Salı
BEDELİ ÖDENDİ

...Şehri yüksekten gören, lüks lokantanın balkon masasına, biri ileri, diğeri orta yaşlardaki iki adam, karşılıklı olarak oturdular. Uzun zamandır görüşmüyorlardı. Hem bu hasreti gidermek, hem de dertleşmek istediler biraz. Bu arada da, "bir şeyler yeriz", diye anlaştılar. Yemeklerini söyleyip, sohbete koyuldular. Yaşça genç olan; babasının son zamanlarını anlattı, birkaç yıl önce kaybettiği babasının. Yaşlı olan da, arkadaşı ile yaşadığı, eski müşterek hatıralarını tazeledi. Geçmiş günleri andı. Yemeklerini yediler. Genç adam garsona eliyle, "hesabı getirin", anlamında işaret etti. Garson geldi, genç adama doğru eğilip, "hesap ödendi efendim “, dedi. Genç dikkatle garsona bakıp, “kim ödedi” dercesine başını salladı. Garson, fark ettirmemeye çalışarak, yaşlı adamı gösterip, "beyefendi ödedi", dedi. Genç adam şaşırdı. Ne ara hesabı ödeyivermişti böyle. Dayanamadı, "amca, niye zahmet ettiniz, ben ödemek istiyordum hesabı”, dedi.
...Adamcağız başını yana eğip, “afiyet olsun evlat”, dedi.
...Genç adam, bu durumdan etkilenmişti.“Amca, size bir şey sormak istiyorum”, dedi.
... “Buyur evlat, sor”, dedi adam.
...“Bizim çağın gençleri ile, sizin aranızda çok büyük farklar görüyorum. Biz gençler, hayatı yorumlamada sizler gibi düşünemiyoruz. Bazı konularda, aldığımız kararlarda, özgür olmak istiyor, her şeyi kendi bildiğimiz gibi yapmak istiyoruz. "Bu benim kararım, istediğimi yapmalıyım", diye düşünüyoruz. Bir süre sonra dönüp baktığımızda, görüyoruz ki, sizin çağdan birinin söylediği, ama bizim uymadığımız noktaya gelmiş oluyoruz, bu nasıl oluyor”, dedi.
...Adam bu soru ile durgunlaştı, mahzun bir hal aldı. Gözleri hafiften buğulandı.
“Evlat”, diye söze başladı. “Bizim çağın şartları, sizinki ile karşılaştırılamaz. Bizim doğduğumuz, büyüdüğümüz ortamlar, çektiklerimiz çok farklı, sizinkiler farklı. Biz bedel ödedik. Ödediğimiz bedel; saçlarda ak, alınlarda kırışıklık, gözlerde gözlük, dişte protez, belde fıtık, dizde menisküs, bacakta varis ve sayamadığım daha bir sürü şey, bunların bedeli olarak bizim hayatımızdan alındı. Bunun sonucunda da olaylara nasıl bakacağımızı, bir adım sonrasında bizi nelerin beklediğini öğrendik", dedi.
...“Bizim çağın gençleri ile, sizin aranızda çok büyük farklar görüyorum. Biz gençler, hayatı yorumlamada sizler gibi düşünemiyoruz. Bazı konularda, aldığımız kararlarda, özgür olmak istiyor, her şeyi kendi bildiğimiz gibi yapmak istiyoruz. "Bu benim kararım, istediğimi yapmalıyım", diye düşünüyoruz. Bir süre sonra dönüp baktığımızda, görüyoruz ki, sizin çağdan birinin söylediği, ama bizim uymadığımız noktaya gelmiş oluyoruz, bu nasıl oluyor”, dedi.
...Adam bu soru ile durgunlaştı, mahzun bir hal aldı. Gözleri hafiften buğulandı.
“Evlat”, diye söze başladı. “Bizim çağın şartları, sizinki ile karşılaştırılamaz. Bizim doğduğumuz, büyüdüğümüz ortamlar, çektiklerimiz çok farklı, sizinkiler farklı. Biz bedel ödedik. Ödediğimiz bedel; saçlarda ak, alınlarda kırışıklık, gözlerde gözlük, dişte protez, belde fıtık, dizde menisküs, bacakta varis ve sayamadığım daha bir sürü şey, bunların bedeli olarak bizim hayatımızdan alındı. Bunun sonucunda da olaylara nasıl bakacağımızı, bir adım sonrasında bizi nelerin beklediğini öğrendik", dedi.
"Bu öyle bir konu ki, konuşmakla bitmez. Ciltler dolusu kitapla anlatmak gerek. Neden gençlere sürekli olarak çok okumalısınız diyoruz. Yazılmış olanlar, çoğunlukla yaşanmışlıkların, hataların özetleridir. Okunsun ki, bu hatalar bir daha yapılmasın diyedir".
...“Bunun örneklerini tarihimize bakarak ta anlayabilirsin. Biz bu gün, bu topraklarda mutlu, huzurlu, güven içinde yaşıyorsak, bunun da bedeli ödendi. Çanakkale de , Dumlupınar'da, Sarıkamış'ta ve daha çok cephelerde; can olarak ödendi, kan olarak ödendi. Daha bıyıkları terlememiş gençlerin yavuklularına kavuşmadan dünyayı terk etmesiyle ödendi, babasız büyüyen yavrular olarak ödendi, dul kalan kadınlar, sürülememiş tarlalar, üreyememiş nesiller olarak ödendi.
...Halen de ödenmeye devam ediyor evlat. Bildiğin gibi, emperyalistlerin içimize soktuğu nifak tohumlarıyla mücadele için, bu bedel ödenmeye devam ediliyor.
..Dilerdim ki, bu bedeller, bu lokantada yediğimiz yemeğin bedeli kadar kolay ödenebilseydi. Para olarak, mal olarak ödenebilseydi. Ama, gördüğün gibi, bu iş o kadar kolay değil ". Deyip iç geçirdi.
Evlat,..."Hayatta kalıcı bir başarı yakalamak istiyorsan, bedelini ödemelisin. "
...Ramazan Işık
...Ramazan Işık
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
