Tarih,insanoğlunun var oluşundan bu güne kadar olan olayları inceleyen bilim dalı olarak tanımlanır.Her bilim dalının bir seyir defteri olduğu gibi tarih için de bir seyir defteri tutmak ,onun gidiş yönünü,rotasını görmek gerek.Biz öğretmenler bu geçmiş rotayı okullarımızda tarih şeritleri ile görüntülüyoruz.Ancak okullarda kullanmakta olduğumuz tarih şeritleri ne kadar doğru.Gerçeği yansıtıyor mu?Bu konuda düşünülmesi ve doğru tarih şeridinin bulunup öğrencilere anlatılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Her milletin bir tarihi var.İyisi ile kötüsü ile milletler tarihlerini kabul etmek zorunda.İyisinden örnek alıp,kötüsünden ders çıkararak.Doğruları çocuklarımıza sağlıklı yollardan öğretmek zorundayız.Sadece bize dikte ettirileni değil,kendi yorum ve düşüncelerimizle eleştirel bakarak,aklımızı kullanarak ve bilimsel düşünerek olayları değerlendirmeliyiz.Sınıf öğretmenliği yaptığım yıllar boyunca üzerinde düşündüğüm bir konu da tarih şeritleri olmuştur.
Bizim şu anda okullarımızda kullandığımız tarih şeridinde zaman çizelgesi özellikle bizim kendi tarihimiz dışındaki milletlerin tarih çizgisini temel alan bir yaklaşımla düzenlenmiştir.Bazan öyle durumlar vardır ki belki bizim tarihimizle hiç ilgisi olmadığı halde şeridimizin temelini oluşturuyor.Bu yaklaşımın en çarpıcı örneği çağ kavramıdır.
Çağ’lar bizim tarihimiz açısından ele alınmayınca anlamları da ona göre oluyor.Avrupa tarihinin temel alınarak oluşturulduğu bir tarih şeridinde Türk tarihi açısından yanlış bakış açıları oluşuyor.Örnek olarak orta çağ’ı ele alırsak,bu çağda avrupa karanlık bir dönem geçiriyordu.İnsanlığın yüz karası toplumsal olaylar ve insana işkenceler Avrupa’lıların ataları tarafından yine kendi insanlarına uygulanıyordu.Oysa aynı çağda Türklerin egemen oldukları yurtlarda tam bir uygarlık ,bilimsel düşünce ve medeniyet hakimdi.Şu anda bir Türk gencine orta çağ’ı sorsak karanlık bir devirden bahseder.Oysa bizim için en aydınlık devirler o çağlardı.Avrupalıların hayal edemiyeceği kadar kitap o zamanki Türk şehirlerindeki kütüphaneleri dolduruyordu.Bu ve buna benzer daha pek çok konu bu şekilde tarih şeritlerinde çocuklarımıza yanlış öğretilmektedir.
Olması gereken, tarih şeritlerini yeniden ele alıp Türk tarihini temel alan bir çizelge ile yeniden ve doğru bir tarih şeridi oluşturmaktır.Sınıflarda fiilen ders verdiğim yıllarda bu eksikliği gidermek için tarih şeritlerine bir de TÜRK TARİHİ ŞERİDİ ekleyerek o alandaki boşluğu doldurmaya çalıştığımı hatırlıyorum.Ki çocuklarımız en azından orta çağda avrupa karanlığı yaşarken Türk milleti ne kadar aydınlık bir çağda yaşıyormuş, öğrensin ve bundan örnek alsın diye.
Bu konu Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye kurulunca ele alınmalıdır.Tarih şeritlerinin temelini Türk Tarihi oluşturmalı , ona eş zamanda diğer milletler nasıl yaşadılar, neler yaptılar , bunlar da şeritlerin ayrı bir sütununda gösterilmelidir.
Bu düzenleme aynı zamanda gençlerimizin kendi tarihini daha iyi tanıma ve kendine güven vermesi bakımından çok önemlidir.
Ramazan Işık
20 Mart 2008 Perşembe
27 Şubat 2008 Çarşamba
BİR AVŞAR AĞIDININ SOSYOLOJİK TAHLİLİ -
Bu yazımızda bir Avşar Ağıdı’nın sosyolojik incelemesini ve açılımını gerçekleştirmeye çalışacağız. Ağıtlar, daha özelinde de Avşar Ağıtları; söylendiği dönemin yansımasıdır. Yaşanmış bir olayın her yönü ile aktarımıdır. Bu öyle bir yöndür ki , ağıdın içini iyi incelediğimizde o dönemin sosyo-politik, ekonomik, etnoğrafik,coğrafi- kültürel ve daha pek çok yönden yansımalarını bulabiliriz. Dilin kullanımı ile döneminin dil yapısını inceleyebiliriz.
İnceleyeceğimiz ağıt Kayseri-Pınarbaşı-Karabaşlı (şimdi Akpınar Köyünün mezrası) Köyünden Fatma Işık tarafından oğlu Hasret Işık için söylenmiştir. Burada şunu açıklamak durumundayız. Ağıtlar yazılmaz, söylenir. Zira ağıt söyleyeni tarafından besteli olarak, deyiş biçiminde doğaçlama söylenir. Kayseri Pınarbaşı, Sarız yöresinde yaşayan Avşarlar eski konar-göçer geleneklerini 1865 li yıllardan sonra Osmanlı’nın iskan siyaseti ile, biraz da zorla bırakmışlardır. Ancak buna rağmen Cumhuriyetin getirdiği özgürlük ile bazen bazı aileler yörenin çok soğuk olan kış ikliminden uzaklaşmak, hem de ailecek çalışarak kazanç temin etmek amacı ile kış aylarında Çukurova’ya inerlerdi. İşte yazıya konu Hasret’in ailesi , başlarında babaları Musa olmak üzere Çukurova’ya bu amaçla inmiş bir aileydi. Bu ailenin yaşadığı acı olayı aşağıdaki ağıt açık bir biçimde yansıtmaktadır.
Hasret’in Ağıdı
Obruğun başına çıktım.
Döndümde ardıma baktım.
Sehel sıcak kalmorada.
Yaktın sürmeloğlum yaktın.
Faridi gönlüm faridi.
Kar eridi ot yörüdü.
Kalmorada sürmeloğlum.
Torun’un göçü yörüdü.
Karalı bayrak kaldırdım.
Ben buyurmeyledim sizi.
Salman gadanız alayım.
Duran götürüyor gızı.
Gadanı alıyım Elif.
Ekinler yarıyor gılıf.
Benim bir oğlum varıdı.
Dişinin dibinde tilif.
Adana’dan söktü bekar.
Ört düştüğü yeri yakar.
Ne yatıyon aslan oğlum.
Yiğit yaylasına çıkar.
Bu zaman adammı ölür.
Din ayrı gavur ağladı.
Emmin dayın yokmuyudu.
Adanalı sal bağladı.
Fatma Işık(Uzun Hapba)
Bu ağıdı incelerken satır satır ele alıp sözcükleri ve kavramları tek tek açıklamaya çalışacağız.
Obruğun başına çıktım.
Kayseri-Pınarbaşı’nın Karabaşlı Köyünden Hasret Işık on dokuz yaşında bir delikanlıdır. O zamanın geleneklerine göre kış aylarını geçirmek, hem de çalışmak üzere Adana-Ceyhan-Bebeli Köyüne giderler. Daha birkaç yıllık evlidir. Dayısı Duran’ın (Pınarbşında Uzun Duran lakabı ile tanınmış tüccar) kızı ile severek evlenmiştir. Adana’da hastalanır. Menenjit hastalığından olduğu sanılan hastalıktan genç yaşta , daha askere gidemeden 1956 yılının ramazan bayramının ikinci günü Adana devlet Hastanesinde ölür. Cenazesini Adana Asri Mezarlığına defnederler. Ramazan ayının beşinci günü yeni doğmuş olan oğlu daha yirmi beş günlüktür. Aile büyük bir acı ile geriye köylerine dönerler. Dönüş yolu Adana, Kozan, Feke, Saimbeyli, Tufanbeyli üzerinden kendi köyleri olan Karabaşlı’dır. Yörede Hapba Bibi olarak bilinen Fatma Işık diğer adı ile Uzun Hapba on dokuz yaşında ölen oğlu Hasret Işık için yukarıdaki ağıdı yakar. Dönüş yolunda Obruk Yaylası'nın başına çıkar. Bu satır ile o ifade edilmektedir.
(Obruk Yaylası Saimbeyli – Tufanbeyli karayolunun 5. km. sinde yolun her iki yaninda yer alan tamamen bakir bir yayladir. Ardic, karacam, sedir agaclari ve kir ciceklerinin cevreledigi ekilebilir alanlar, bugday ve arpa ile kaplidir. Yörüklerin tercih ettigi yaylada, kamp kurularak cevre gezileri yapilip fotograf cekilebilir. Hicbir altyapinin olmadigi yaylada kamp kurup dinlenmek isteyenlerin, her türlü ihtiyaclarini yanlarinda götürmeleri gerekir.(adana.gov.tr))
Hapba: Habibe’nin kısa biçimde halk arasında söylenişidir. Bazan bu söylem Fatma ismi için de kullanılır.
Bibi: Avşarlar arasında babanın kız kardeşine, yani hala ya bibi denir. Hapba’da köyünde bilge kişiliği ve çevresini aydınlatması ile ünlü bir kişi olduğundan Hapba Bibi (Fatma Hala) olarak lakaplandırılmıştır.
Döndümde ardıma baktım
Obruk yaylasının başına çıkan anne , Adana devlet Hastanesinde ölen ve cenazesini Adana Asri Mezarlığına defnettiği oğlunu Adana’da mezarlığa defnedip bırakmanın acısı ile geriye dönüp bakar ve bu mısrayı dile getirir.
Sehel sıcak kalmorada.
Sehel: Sahil
Kalmorada: Kalma oradaBahar ayları gelmiştir. Mayıs ayının on beşi olmuştur. Adana’sıcaklar başlamıştır. Artık aile yaylaya köyüne dönmek zorundadır. Ama oğullarını geride bırakmanın acısı ile ana yüreği feryat etmektedir. Sıcaklarda , oralarda kalma.
Yaktın sürmeloğlum yaktın.
Sürmeloğlum: sürmeli oğlum. Ana yüreği, on dokuz yaşında kaybettiği yavrusuna dayanamamaktadır. Bu acıyı ancak bu sözlerle ifade edebilmektedir. Yüreği yanmaktadır.
Faridi gönlüm faridi.
Faridi: Zayıf düştü, hiçbirşeyden zevk almaz oldu.
Kar eridi ot yörüdü: Ot yürüdü,otlar büyümeye başladı. Mevsim mayıs ayının ortalarıdır. Karlar erimeye başlamıştır. Bahar mevsimin gelmesiyle tabiat canlanmış, otlar büyümeye başlamıştır.ana yüreği bunu oğluna bildirmektedir.
Kalmorada sürmeloğlum : Kalma orada.
Sürmeloğlum: Sürmeli oğlum.
Ana yüreği oğlunu orada bırakmak istemiyor çaresiz. Orada kalma bizimle gel diyor ama. Oğlu o günün şartlarında yörede çok sevilen bir gençtir. Yakışıklıdır. Yörenin genç kızlarının çoğunun aşık oldukları ama söyleyemedikleri , çok yetenekli bir gençtir. On dokuz yaşında hiç okula gitmemiş olmasına rağmen kendi başına hem yeni yazıyı hem eski yazıyı mükemmel denilecek biçimde öğrenmiştir. Bu yeteneğine herkes hayrandır. Çok güzel türkü okuduğu bilinmektedir. Onun için özellikle aile toplantılarında kendisine türküler söyletilmektedir. Hiç hoca yüzü görmediği halde (köyleri çok küçük bir mezra olduğundan cami,dolayısı ile de hoca yoktur.) Kuran_ı Kerim i çok güzel okumakta ve dinleyenleri hayran bırakmaktadır.Düğünlerde halay başında o vardır. Özellikle o günün şartlarında yörenin gençleri askere gitmeden il merkezi olan Kayseriye hatta ilçeye gidemezken, O yani Hasret , İzmir’e esans satmaya gitmiştir. Dağlardan ot toplayıp bunların esanslarını çıkarıp yöre köylerinde özellikle genç kızlara satmaktadır. Katlanır taşınır tezgahındaki esans çeşidi şaşılacak kadar çoktur. Bu kadar özellikleri bir arada toplayan “Sürmeli Oğlan”ana yüreğini yakmış,işte o sarı sıcakta kalmıştır.
Torun’un göçü yörüdü.
Torun: Avşar obalarından biri.
Göç: Biryerden başka bir yere eşyaları ve aile üyeleri ile birlikte gitmek.
Yörüdü: Yürüdü
Yörede yaşayan Avşar Türkmenleri geçmişte Oba’lar halinde yaşamaktadır.Bu durum onların insan ilişkilerini daha sıcak tutmakta,sosyal dayanışmayı sağlamaktadır.Çukurova’ya iniş çıkışlarda da obalar birlikte hareket etmektedir.Beraber konmakta ,beraber göçmektedirler.Birlikte yola çıktıkları Torun Obasının artık yaylaya dönüşleri başlamıştır.Oba’nın göçü yürüdüğünde orada kalan oğluna sitem etmektedir.
Karalı bayrak kaldırdım.
Ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi Pınarbaşı’nda da düğün yapanlar evlerinin damına Bayrak dikerler. Bu işleme bayrak kaldırmak denir. Bizim bayrağımız da bilindiği gibi Ay Yıldızlı Al Bayraktır.Al (kırmızı) rengi Türklerde neşeyi temsil eder.Bayrak kaldıran da çevreye neşesi olduğunu ilan etmiş olur.Buyurun gelin neşemizi paylaşalım demek istemektedir. Kara (siyah)renk ise yas rengidir.O insanın acılı olduğunu ifade eder. Oğlunu erken yaşta yitiren ana yüreği bu acıyla feryat ediyor.Bayrak kaldırma geleneğine tersinden yaklaşıyor.Tabiidir ki gerçekte olmayan “Karalı Bayrak Kaldırmak” işlemini yapmış gibi düşünüyor.Benim acım var,bu acıyı gelin birlikte paylaşalım demek istiyor.Belki olaya başka bir açıdan da bakılabilir.Al bayrakta toplantı isteyen gönül,karalı bayrakta kimseyi görmek,yani bu acılı toplantıyı yapmamak ve yaşamamak isteyebilir.
Ben buyurmeyledim sizi.
Buyurmeyledim: Buyur mu ettim, çağırdım mı? Acılı olan insan bu acısını başkalarına kolay kolay duyuramaz. Ana yüreği feryat ediyor. Aile köyüne döner dönmez ölüm olayı yörede duyulmuştur.Konu komşu, yakın köylerdeki insanlar koşup gelmiştir. Etraf bu acıyı paylaşmak isteyenlerle dolup taşmaktadır. Ama ana yüreği böyle bir toplantı istememektedir. Neden geldiniz.Ben sizi çağırdım mı? Bu acı neden var? Niye böyle bir acıyı yaşıyoruz. Demek istediği duygularını; ”Ben buyurmeyledim sizi” diyerek ifade etmiştir.
Salman gadanız alayım.
Salman :Göndermeyin
Gadanız alayım:Size gelecek sıkıntılar,belalar bana gelsin.Oğlu on dokuz yaşında öldüğü için bundan sonra olacak olaylar gözünün önüne gelmektedir.Torununu doğurmuş olan gelini daha on yedi yaşındadır.Bu yaşta bir gelinin uzun süre evde kalması zor görünmektedir.Büyük ihtimalle de kendi kardeşi de olan gelinin babası gelecek ve,
Duran götürüyor gızı.
Duran:Vefaat etmiş olan Hasret’in kayınbabası.(Pınarbaşı’da Uzun Duran lakabı ile anılmış, tanınmış tüccar.)hapba bibi acıyla kıvranıyor.Uzun Duran aynı zamanda kardeşidir ve gelinin de babasıdır.Duran on yedi yaşında dul kalmış olan gelini götürecek. Orada bulunan komşu,eş dost ve akrabaya yakarışta bulunuyor.Bu konuda bana yardımcı olun.Duran kızı Götürmesin.Yirmi beş günlük yetim kalmış oğlunu büyütsün.(Ama acıdır ki bu yakarışlar fayda etmez ve daha yeni altı aylık olmuş yetim çocuğu dedesinin ve babaannesinin eline bırakan Duran kızı götürür.)
Gadanı alıyım Elif.
Elif:Hapba bibinin yeğeninin karısı.Ana yüreği çaresiz yakarışa devam ediyor.Sana gelecek belalar ve sıkıntılar bana gelsin Elif.
Ekinler yarıyor gılıf.
Gılıf:buğday başaklarının dışındaki kapçık.
Mevsim bahar aylarıdır.Artık ekinlerde başaklar oluşmuş,başakların çevresindeki kılıfı (kapçığı)yarılmaya başlamıştır.
Benim bir oğlum varıdı.
Artık sevgili oğlu yoktur.Kaybettiği oğlu için bir zamanlar benim sevgili bir oğlum vardı diye üzüntülerini yeğeninin eşi ile paylaşmaktadır.
Dişinin dibinde tilif.
Dişinin dibinde tilif:Dişinin dibinde dili,çok güzel konuşan,tatlı ifadeler kullanan,konuşması herkesçe beğenilen.
Adana’dan söktü bekar.
Söktü:Göç hazırlığını yapanlar yürümeye,yola çıkmaya başladı.Adana’da sıcaklar başladı.İnsanlar göç hazırlıklarını tamamladı.
Bekar: Tarlası ve çiftliği olan ailelerin yanında zamanla sınırlı olmamak kaydı ile iş tutanlara verilen genel ad. (( http://rmazan.blogspot.com.tr/2012/06/bekar-dutmak.html )
Ört düştüğü yeri yakar.
Ört:ateşAteş düştüğü yeri yakar.Hapba bibinin yüreğine ateş düşmüştür ,yanmaktadır.
Ne yatıyon aslan oğlum.
Ana yüreği oğluna sitemkar sesleniyor.Artık yatma kalk.
Yiğit yaylasına çıkar.Obanın gençleri ve oğlunun akranları olan yiğitler artık yaylaya çıkmaya başladı.Sen de hazırlığını yap ve yaylamıza çıkalım.
Bu zaman adammı ölür.
Hapba bibi on dokuz yaşında bir gencin ölümüne anlam veremiyor.Bu genç yaşta,yeni evli ve daha bir ayını doldurmamış bebeği olan bir insan ölür mü? Diyor.Buna inanamıyor.
Din ayrı gavur ağladı.
Bu ölümün dramına zaman zaman bize düşmanlıkları olmuş bulunan ,geçmişte Çukurova da çeşitli zulüm ve işkenceleri kaydedilmiş olan insanlar bile,dinleri ayrı da olsa bu acıya dayanamadılar ve ağladılar.Bu öylesine bir acı ki yüreği olan her insana acı veriyor.
Emmin dayın yokmuyudu.
Adana da tek başına kalmış aile sıkıntılı zamanlarında yalnızdır.Köyünden memeleketinden uzakta böylesine bir acı olay yaşamıştır.Dolayısı ile emmiler,dayılar ve akrabalar memlekette kalmıştır.Uzaktadır.Sanki onlar yok mu idi.
Adanalı sal bağladı.
Sal:Ölünün taşındığı araç.Emmi dayı memlekette kalınca cenazeyi de Adana’da bulunan tanıdıklarla kaldırmak zorunda kaldılar.Bu iş aileye çok ağır geldi ki,Hapba bibi bunu acı ile anıyor.
Ağıdı Yakan;Fatma Işık(Uzun Hapba)
Doğumu-1901,Ölümü-1981
Kayseri Pınarbaşı-Kızıldere Köyünde medfun.Kayseri-Pınarbaşı-Karabaşlı Köyünden(şimdi Akpınar Köyü mezraası)
26.08.2008
Ramazan Işık
Emekli öğretmen
İnceleyeceğimiz ağıt Kayseri-Pınarbaşı-Karabaşlı (şimdi Akpınar Köyünün mezrası) Köyünden Fatma Işık tarafından oğlu Hasret Işık için söylenmiştir. Burada şunu açıklamak durumundayız. Ağıtlar yazılmaz, söylenir. Zira ağıt söyleyeni tarafından besteli olarak, deyiş biçiminde doğaçlama söylenir. Kayseri Pınarbaşı, Sarız yöresinde yaşayan Avşarlar eski konar-göçer geleneklerini 1865 li yıllardan sonra Osmanlı’nın iskan siyaseti ile, biraz da zorla bırakmışlardır. Ancak buna rağmen Cumhuriyetin getirdiği özgürlük ile bazen bazı aileler yörenin çok soğuk olan kış ikliminden uzaklaşmak, hem de ailecek çalışarak kazanç temin etmek amacı ile kış aylarında Çukurova’ya inerlerdi. İşte yazıya konu Hasret’in ailesi , başlarında babaları Musa olmak üzere Çukurova’ya bu amaçla inmiş bir aileydi. Bu ailenin yaşadığı acı olayı aşağıdaki ağıt açık bir biçimde yansıtmaktadır.
Hasret’in Ağıdı
Obruğun başına çıktım.
Döndümde ardıma baktım.
Sehel sıcak kalmorada.
Yaktın sürmeloğlum yaktın.
Faridi gönlüm faridi.
Kar eridi ot yörüdü.
Kalmorada sürmeloğlum.
Torun’un göçü yörüdü.
Karalı bayrak kaldırdım.
Ben buyurmeyledim sizi.
Salman gadanız alayım.
Duran götürüyor gızı.
Gadanı alıyım Elif.
Ekinler yarıyor gılıf.
Benim bir oğlum varıdı.
Dişinin dibinde tilif.
Adana’dan söktü bekar.
Ört düştüğü yeri yakar.
Ne yatıyon aslan oğlum.
Yiğit yaylasına çıkar.
Bu zaman adammı ölür.
Din ayrı gavur ağladı.
Emmin dayın yokmuyudu.
Adanalı sal bağladı.
Fatma Işık(Uzun Hapba)
Bu ağıdı incelerken satır satır ele alıp sözcükleri ve kavramları tek tek açıklamaya çalışacağız.
Obruğun başına çıktım.
Kayseri-Pınarbaşı’nın Karabaşlı Köyünden Hasret Işık on dokuz yaşında bir delikanlıdır. O zamanın geleneklerine göre kış aylarını geçirmek, hem de çalışmak üzere Adana-Ceyhan-Bebeli Köyüne giderler. Daha birkaç yıllık evlidir. Dayısı Duran’ın (Pınarbşında Uzun Duran lakabı ile tanınmış tüccar) kızı ile severek evlenmiştir. Adana’da hastalanır. Menenjit hastalığından olduğu sanılan hastalıktan genç yaşta , daha askere gidemeden 1956 yılının ramazan bayramının ikinci günü Adana devlet Hastanesinde ölür. Cenazesini Adana Asri Mezarlığına defnederler. Ramazan ayının beşinci günü yeni doğmuş olan oğlu daha yirmi beş günlüktür. Aile büyük bir acı ile geriye köylerine dönerler. Dönüş yolu Adana, Kozan, Feke, Saimbeyli, Tufanbeyli üzerinden kendi köyleri olan Karabaşlı’dır. Yörede Hapba Bibi olarak bilinen Fatma Işık diğer adı ile Uzun Hapba on dokuz yaşında ölen oğlu Hasret Işık için yukarıdaki ağıdı yakar. Dönüş yolunda Obruk Yaylası'nın başına çıkar. Bu satır ile o ifade edilmektedir.
(Obruk Yaylası Saimbeyli – Tufanbeyli karayolunun 5. km. sinde yolun her iki yaninda yer alan tamamen bakir bir yayladir. Ardic, karacam, sedir agaclari ve kir ciceklerinin cevreledigi ekilebilir alanlar, bugday ve arpa ile kaplidir. Yörüklerin tercih ettigi yaylada, kamp kurularak cevre gezileri yapilip fotograf cekilebilir. Hicbir altyapinin olmadigi yaylada kamp kurup dinlenmek isteyenlerin, her türlü ihtiyaclarini yanlarinda götürmeleri gerekir.(adana.gov.tr))
Hapba: Habibe’nin kısa biçimde halk arasında söylenişidir. Bazan bu söylem Fatma ismi için de kullanılır.
Bibi: Avşarlar arasında babanın kız kardeşine, yani hala ya bibi denir. Hapba’da köyünde bilge kişiliği ve çevresini aydınlatması ile ünlü bir kişi olduğundan Hapba Bibi (Fatma Hala) olarak lakaplandırılmıştır.
Döndümde ardıma baktım
Obruk yaylasının başına çıkan anne , Adana devlet Hastanesinde ölen ve cenazesini Adana Asri Mezarlığına defnettiği oğlunu Adana’da mezarlığa defnedip bırakmanın acısı ile geriye dönüp bakar ve bu mısrayı dile getirir.
Sehel sıcak kalmorada.
Sehel: Sahil
Kalmorada: Kalma oradaBahar ayları gelmiştir. Mayıs ayının on beşi olmuştur. Adana’sıcaklar başlamıştır. Artık aile yaylaya köyüne dönmek zorundadır. Ama oğullarını geride bırakmanın acısı ile ana yüreği feryat etmektedir. Sıcaklarda , oralarda kalma.
Yaktın sürmeloğlum yaktın.
Sürmeloğlum: sürmeli oğlum. Ana yüreği, on dokuz yaşında kaybettiği yavrusuna dayanamamaktadır. Bu acıyı ancak bu sözlerle ifade edebilmektedir. Yüreği yanmaktadır.
Faridi gönlüm faridi.
Faridi: Zayıf düştü, hiçbirşeyden zevk almaz oldu.
Kar eridi ot yörüdü: Ot yürüdü,otlar büyümeye başladı. Mevsim mayıs ayının ortalarıdır. Karlar erimeye başlamıştır. Bahar mevsimin gelmesiyle tabiat canlanmış, otlar büyümeye başlamıştır.ana yüreği bunu oğluna bildirmektedir.
Kalmorada sürmeloğlum : Kalma orada.
Sürmeloğlum: Sürmeli oğlum.
Ana yüreği oğlunu orada bırakmak istemiyor çaresiz. Orada kalma bizimle gel diyor ama. Oğlu o günün şartlarında yörede çok sevilen bir gençtir. Yakışıklıdır. Yörenin genç kızlarının çoğunun aşık oldukları ama söyleyemedikleri , çok yetenekli bir gençtir. On dokuz yaşında hiç okula gitmemiş olmasına rağmen kendi başına hem yeni yazıyı hem eski yazıyı mükemmel denilecek biçimde öğrenmiştir. Bu yeteneğine herkes hayrandır. Çok güzel türkü okuduğu bilinmektedir. Onun için özellikle aile toplantılarında kendisine türküler söyletilmektedir. Hiç hoca yüzü görmediği halde (köyleri çok küçük bir mezra olduğundan cami,dolayısı ile de hoca yoktur.) Kuran_ı Kerim i çok güzel okumakta ve dinleyenleri hayran bırakmaktadır.Düğünlerde halay başında o vardır. Özellikle o günün şartlarında yörenin gençleri askere gitmeden il merkezi olan Kayseriye hatta ilçeye gidemezken, O yani Hasret , İzmir’e esans satmaya gitmiştir. Dağlardan ot toplayıp bunların esanslarını çıkarıp yöre köylerinde özellikle genç kızlara satmaktadır. Katlanır taşınır tezgahındaki esans çeşidi şaşılacak kadar çoktur. Bu kadar özellikleri bir arada toplayan “Sürmeli Oğlan”ana yüreğini yakmış,işte o sarı sıcakta kalmıştır.
Torun’un göçü yörüdü.
Torun: Avşar obalarından biri.
Göç: Biryerden başka bir yere eşyaları ve aile üyeleri ile birlikte gitmek.
Yörüdü: Yürüdü
Yörede yaşayan Avşar Türkmenleri geçmişte Oba’lar halinde yaşamaktadır.Bu durum onların insan ilişkilerini daha sıcak tutmakta,sosyal dayanışmayı sağlamaktadır.Çukurova’ya iniş çıkışlarda da obalar birlikte hareket etmektedir.Beraber konmakta ,beraber göçmektedirler.Birlikte yola çıktıkları Torun Obasının artık yaylaya dönüşleri başlamıştır.Oba’nın göçü yürüdüğünde orada kalan oğluna sitem etmektedir.
Karalı bayrak kaldırdım.
Ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi Pınarbaşı’nda da düğün yapanlar evlerinin damına Bayrak dikerler. Bu işleme bayrak kaldırmak denir. Bizim bayrağımız da bilindiği gibi Ay Yıldızlı Al Bayraktır.Al (kırmızı) rengi Türklerde neşeyi temsil eder.Bayrak kaldıran da çevreye neşesi olduğunu ilan etmiş olur.Buyurun gelin neşemizi paylaşalım demek istemektedir. Kara (siyah)renk ise yas rengidir.O insanın acılı olduğunu ifade eder. Oğlunu erken yaşta yitiren ana yüreği bu acıyla feryat ediyor.Bayrak kaldırma geleneğine tersinden yaklaşıyor.Tabiidir ki gerçekte olmayan “Karalı Bayrak Kaldırmak” işlemini yapmış gibi düşünüyor.Benim acım var,bu acıyı gelin birlikte paylaşalım demek istiyor.Belki olaya başka bir açıdan da bakılabilir.Al bayrakta toplantı isteyen gönül,karalı bayrakta kimseyi görmek,yani bu acılı toplantıyı yapmamak ve yaşamamak isteyebilir.
Ben buyurmeyledim sizi.
Buyurmeyledim: Buyur mu ettim, çağırdım mı? Acılı olan insan bu acısını başkalarına kolay kolay duyuramaz. Ana yüreği feryat ediyor. Aile köyüne döner dönmez ölüm olayı yörede duyulmuştur.Konu komşu, yakın köylerdeki insanlar koşup gelmiştir. Etraf bu acıyı paylaşmak isteyenlerle dolup taşmaktadır. Ama ana yüreği böyle bir toplantı istememektedir. Neden geldiniz.Ben sizi çağırdım mı? Bu acı neden var? Niye böyle bir acıyı yaşıyoruz. Demek istediği duygularını; ”Ben buyurmeyledim sizi” diyerek ifade etmiştir.
Salman gadanız alayım.
Salman :Göndermeyin
Gadanız alayım:Size gelecek sıkıntılar,belalar bana gelsin.Oğlu on dokuz yaşında öldüğü için bundan sonra olacak olaylar gözünün önüne gelmektedir.Torununu doğurmuş olan gelini daha on yedi yaşındadır.Bu yaşta bir gelinin uzun süre evde kalması zor görünmektedir.Büyük ihtimalle de kendi kardeşi de olan gelinin babası gelecek ve,
Duran götürüyor gızı.
Duran:Vefaat etmiş olan Hasret’in kayınbabası.(Pınarbaşı’da Uzun Duran lakabı ile anılmış, tanınmış tüccar.)hapba bibi acıyla kıvranıyor.Uzun Duran aynı zamanda kardeşidir ve gelinin de babasıdır.Duran on yedi yaşında dul kalmış olan gelini götürecek. Orada bulunan komşu,eş dost ve akrabaya yakarışta bulunuyor.Bu konuda bana yardımcı olun.Duran kızı Götürmesin.Yirmi beş günlük yetim kalmış oğlunu büyütsün.(Ama acıdır ki bu yakarışlar fayda etmez ve daha yeni altı aylık olmuş yetim çocuğu dedesinin ve babaannesinin eline bırakan Duran kızı götürür.)
Gadanı alıyım Elif.
Elif:Hapba bibinin yeğeninin karısı.Ana yüreği çaresiz yakarışa devam ediyor.Sana gelecek belalar ve sıkıntılar bana gelsin Elif.
Ekinler yarıyor gılıf.
Gılıf:buğday başaklarının dışındaki kapçık.
Mevsim bahar aylarıdır.Artık ekinlerde başaklar oluşmuş,başakların çevresindeki kılıfı (kapçığı)yarılmaya başlamıştır.
Benim bir oğlum varıdı.
Artık sevgili oğlu yoktur.Kaybettiği oğlu için bir zamanlar benim sevgili bir oğlum vardı diye üzüntülerini yeğeninin eşi ile paylaşmaktadır.
Dişinin dibinde tilif.
Dişinin dibinde tilif:Dişinin dibinde dili,çok güzel konuşan,tatlı ifadeler kullanan,konuşması herkesçe beğenilen.
Adana’dan söktü bekar.
Söktü:Göç hazırlığını yapanlar yürümeye,yola çıkmaya başladı.Adana’da sıcaklar başladı.İnsanlar göç hazırlıklarını tamamladı.
Bekar: Tarlası ve çiftliği olan ailelerin yanında zamanla sınırlı olmamak kaydı ile iş tutanlara verilen genel ad. (( http://rmazan.blogspot.com.tr/2012/06/bekar-dutmak.html )
Ört düştüğü yeri yakar.
Ört:ateşAteş düştüğü yeri yakar.Hapba bibinin yüreğine ateş düşmüştür ,yanmaktadır.
Ne yatıyon aslan oğlum.
Ana yüreği oğluna sitemkar sesleniyor.Artık yatma kalk.
Yiğit yaylasına çıkar.Obanın gençleri ve oğlunun akranları olan yiğitler artık yaylaya çıkmaya başladı.Sen de hazırlığını yap ve yaylamıza çıkalım.
Bu zaman adammı ölür.
Hapba bibi on dokuz yaşında bir gencin ölümüne anlam veremiyor.Bu genç yaşta,yeni evli ve daha bir ayını doldurmamış bebeği olan bir insan ölür mü? Diyor.Buna inanamıyor.
Din ayrı gavur ağladı.
Bu ölümün dramına zaman zaman bize düşmanlıkları olmuş bulunan ,geçmişte Çukurova da çeşitli zulüm ve işkenceleri kaydedilmiş olan insanlar bile,dinleri ayrı da olsa bu acıya dayanamadılar ve ağladılar.Bu öylesine bir acı ki yüreği olan her insana acı veriyor.
Emmin dayın yokmuyudu.
Adana da tek başına kalmış aile sıkıntılı zamanlarında yalnızdır.Köyünden memeleketinden uzakta böylesine bir acı olay yaşamıştır.Dolayısı ile emmiler,dayılar ve akrabalar memlekette kalmıştır.Uzaktadır.Sanki onlar yok mu idi.
Adanalı sal bağladı.
Sal:Ölünün taşındığı araç.Emmi dayı memlekette kalınca cenazeyi de Adana’da bulunan tanıdıklarla kaldırmak zorunda kaldılar.Bu iş aileye çok ağır geldi ki,Hapba bibi bunu acı ile anıyor.
Ağıdı Yakan;Fatma Işık(Uzun Hapba)
Doğumu-1901,Ölümü-1981
Kayseri Pınarbaşı-Kızıldere Köyünde medfun.Kayseri-Pınarbaşı-Karabaşlı Köyünden(şimdi Akpınar Köyü mezraası)
26.08.2008
Ramazan Işık
Emekli öğretmen
23 Ocak 2008 Çarşamba
NİŞAN
Minibüs bahçe içindeki tek katlı evin önünde durdu.Çok uzaklardan, iki genç arasında nişan töreni yapmak üzere gelenler, araçtan indiler.Ev sahibi kapıya çıktı, gelenleri karşıladı.İçeriye buyur etti.Odalara geçip,gösterilen yerlere oturdular.Herkes yeni geldikleri eve merak içinde bakıyor,oraları,insanlarını tanımaya çalışıyordu.Ev sahibi de gelenlere bakıyor, onları tanımaya çalışıyordu.
Evin hanımının çok garibine giden bir durum vardı.Gelen grup içinde bulunan,sedire çıkmış,ayaklarını altına toplamı,süklüm püklüm oturan,üstü başı özensiz,bıyıkları yeni terleyen genci süzdü, süzdü.Bir türlü anlam veremiyordu.Bunca yıl emek verip büyüttüğü,eğitim aldırdığı,meslek sahibi yaptığı, bu yaşa getirdiği kızı bu oğlanı beğenmiş olamazdı.Dünyası karardı,başı döndü.Ne diyeceğini bilemiyordu.Usulen gelenlere ,"hoş geldiniz" dedi.Ama nasıl dediğini kendisi de bilmiyordu.Çok kızmıştı.Yan odada duran kızının yanına gitti.Olanca gücüyle sırtına bir yumruk indirdi."Bula bula bu mıymıntıyı mı buldun" dedi."Biz sana güvendik,sevdim dedin görmediğimiz bir oğlana kız verdik,yazıklar olsun sana" dedi.Annesinden bu azarı işiten kız, neye uğradığına şaşırdı.Bu hiç aklına gelmemişti.Nişanlanmak istediği,okuldan sınıf arkadaşı olan ,kendince hem fiziksel hem de ahlaken güvendiği özellikleri olan arkadaşını beğenmemiş olamazlardı.Çok şaşırdı.
O günlerin gelenekleri gereği bir kızın bir oğlanla anlaşmış olması çok ağır bir suçtu.Buna rağmen aile anlayış göstermiş,nişan yapılmak üzere oğlan tarafı çağrılmıştı.Ama oğlanı ilk defa gördükleri anda beğenmemişlerdi işte.Kız çok üzüldü.Mahcup oldu.Ne diyeceğini şaşırdı.Yan odaya gidip gelenlere hoş geldiniz demesi gerekiyordu.Başı önde odaya girdi.Odanın bir ucundan, başı önde olarak,insanların yüzüne bakmadan, yaşlıların elini öpüyor,gençlerin elini sıkıyordu.Odaları dolandı.Herkese hoş geldiniz dedi.Aman Allahım, çok garip, nişanlısı olacak gencin eline rastlamadı.Hayret etti.Utancından kimseye de bir şey diyemiyordu.
Odasına geri dönüp beklemeye başladı.Aslında, eğitim almış bir genç kız olmasına rağmen, bir oğlanla anlaşarak nişanlanıyor olması O'na ağır geliyordu.Bu olaydan sonra, utancından anne ve babası ile yüz yüze konuşamaz olmuştu.O nedenle nişanlanmak istediği oğlanı burada göremediğini kimseye söyleyemedi.Beklemeye başladı.
Gelenlerden ince uzun boylu,buğday tenli olan ve her halinden girişimci bir insan olduğu anlaşılan,sempatik ve konuşkan adam koridorda evin hanımını buldu.
-Teyzeciğim, ben oğlanın dayısı olurum.Adetlerinizi bilmediğimiz için , nişanı olacak oğlanı buraya getirmedik.Gelirken çarşıda bıraktık.Siz nasıl isterseniz öyle yapacağız, dedi.
Evin hanımı şaşkın;
-Ne demek!Olur mu öyle şey?Hemen getirelim oğlanı dedi.
Yan odada bunları duyan genç kız derin bir oh çekti.
Bir motosikletle, oğlanı çarşıdan alıp geldiler. Üzerinde arkadaşından emanet aldığı,arkadaşının daha hiç giymemiş olduğu yeni, pastel renklerde bir takım elbise vardı.Bu renklere uygun gömleği ve kravatı takım elbiseyi tamamlıyordu.Uzun boyu,sempatik görünüşü ile eve geldiğinde hemen bir fark yaratmıştı.Kendisini tanıttı.Evin hanımının elini öptü.Evdekilerle selamlaşıp, büyüklerin ellerini öptü.Küçüklerle selamlaşıp gülümsedi.
Evin hanımı oluşan bu duruma çok şaşırdı.Biraz önce haksız yere kızına takındığı tavırdan utandı.Hemen yan odaya geçerek kızına;"Kızım özür dilerim, ben yanılmışım.O sedirde oturan genci sanmıştım,yanılmışım,oğlanı beğendim.Seni kutlarım.İyi bir seçim yapmışsın" dedi.
Aileler o günün geleneklerine göre aile arasında ,nişan yüzüklerini takıp töreni tamamladılar.
Genç adam sırtında emanet elbise ile ,katıldığı nişan töreninde yaşanan buruk anılarla, yeniden minibüse doluşup kendi iline doğru yola koyuldu.Dönüşte okumakta oldukları okula götürmek üzere nişanlısını da minibüse aldılar.Nişanlısı yatılı pansiyonda kalıyordu.Kendisi gündüzlü olarak isimlendirilen öğrenciydi.Dönüşte gelirken yaşanan tedirginlik ortadan kalkmış,dolmuşun içi neşe dolmuştu.
Şarkılarla,türkülerle uzun yolculuğu tamamlayıp, kızı okuluna bıraktılar.
Ramazan Işık
25.04.2008
Mersin
Etiketler:
eski gelenekler,
evlenme afetleri,
nişan,
töre,
yaşam öyküleri
15 Mart 2007 Perşembe
BİR OKUL ANISI -
Karabaşlı Köyünde oturuyor,Akpınar Köyü İlkokulunda okuyordum.Tahminim üçüncü sınıf öğrencisi olmalıyım.Öğretmenimiz Ali Uçar bizi geziye götüreceğini söyledi.Ertesi gün herkes azıklarını alsın,gelsin dedi.Biz de Karabaşlı Köyünden gelen bir grup öğrenci olarak,azıklarımızı hazırlayıp Akpınar ‘a,okulumuza geldik.Tek öğretmen beş sınıfı bir arada okutuyordu.Yaklaşık yirmi, yirmibeş civarında öğrenci idik.Akpınar,Tahtalı ve Karabaşlı köyü çocukları Akpınar İlkokulunda okuyorduk.
Bayrak önde biz arkada öğretmenimizin yanında Dermesür deresine doğru yola çıktık.Oraya Kızıldere Köyü öğretmeni ve çocuklarının geleceğini biliyorduk.
Dereye vardığımızda Kızıldere Köyü İlkokulu öğrencilerinin de oraya geldiğini gördük.Benim annemin Kızıldereli olmasından dolayı bu köyde akrabalarım çoktur.Rahmetli Şeftene (Şeftali)Ebemin Kızı Hacer beni görünce koştu geldi.Beni Kızıldereli öğrencilerin yanına götürüp tanıştırdı.Çok gururlandım o zaman.Daha sonra öğle yemeğine geçildi.Herkes azığını çıkardı.Bizim köylerde bakkal olmadığından her aradığını bulamazsın.Hacer,beni kendi gurubunun içine çağırdı.Bizim azıklar kuru yavan bir şeyler.Galiba yumurta,haşlanmış patatates ve yufka ekmek olması lazım.Hacerin azığında helva var.O zaman için bizim köy çocukları için helva bulunmaz bir şey.Böylece ben bir ayrıcalık kazanmış oldum.Çocuk aklımla bunu çok önemsiyorum.Ne demek,Akpınar,Karabaşlı,Tahtalı köylerinden toplanmış öğrencilerin hiçbirinde helva yok.Ben helvası olan guruba misafir olmuşum.
Gezi sonunda bu ayrıcalığın verdiği hazla epey gururlandım.
Bu gün geriye dönüp baktığımda yaşadığım yörenin imkansızlıkları,çocukluğumuzun saflığı,akrabalık bağlarının ne kadar güçlü olduğunu görüyorum.
Zaman ve şartlar bizi çok farklı ortamlara taşıdı.Buna rağmen,bulunduğum şehirde hemşerilerimle toplanıp,mevsimi geldiği zaman dostların bir şekilde bize ulaştırdığı yemlikleri yufka ekmeğe dürüp yemenin zevkini yaşıyoruz.Bu lezzeti de başka hiçbir şeyde bulamıyorum.
23.05.2008
Ramazan Işık
Bayrak önde biz arkada öğretmenimizin yanında Dermesür deresine doğru yola çıktık.Oraya Kızıldere Köyü öğretmeni ve çocuklarının geleceğini biliyorduk.
Dereye vardığımızda Kızıldere Köyü İlkokulu öğrencilerinin de oraya geldiğini gördük.Benim annemin Kızıldereli olmasından dolayı bu köyde akrabalarım çoktur.Rahmetli Şeftene (Şeftali)Ebemin Kızı Hacer beni görünce koştu geldi.Beni Kızıldereli öğrencilerin yanına götürüp tanıştırdı.Çok gururlandım o zaman.Daha sonra öğle yemeğine geçildi.Herkes azığını çıkardı.Bizim köylerde bakkal olmadığından her aradığını bulamazsın.Hacer,beni kendi gurubunun içine çağırdı.Bizim azıklar kuru yavan bir şeyler.Galiba yumurta,haşlanmış patatates ve yufka ekmek olması lazım.Hacerin azığında helva var.O zaman için bizim köy çocukları için helva bulunmaz bir şey.Böylece ben bir ayrıcalık kazanmış oldum.Çocuk aklımla bunu çok önemsiyorum.Ne demek,Akpınar,Karabaşlı,Tahtalı köylerinden toplanmış öğrencilerin hiçbirinde helva yok.Ben helvası olan guruba misafir olmuşum.
Gezi sonunda bu ayrıcalığın verdiği hazla epey gururlandım.
Bu gün geriye dönüp baktığımda yaşadığım yörenin imkansızlıkları,çocukluğumuzun saflığı,akrabalık bağlarının ne kadar güçlü olduğunu görüyorum.
Zaman ve şartlar bizi çok farklı ortamlara taşıdı.Buna rağmen,bulunduğum şehirde hemşerilerimle toplanıp,mevsimi geldiği zaman dostların bir şekilde bize ulaştırdığı yemlikleri yufka ekmeğe dürüp yemenin zevkini yaşıyoruz.Bu lezzeti de başka hiçbir şeyde bulamıyorum.
23.05.2008
Ramazan Işık
1 Mart 2007 Perşembe
ABBASİYE ABLA
.
İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.
Abbasiye öğrencimdi. Öğretmenliğimin ilk yıllarında, Silifke’nin bir dağ köyünde okuttuğum, sevimli bir kız çocuğu. Ama nasıl çocuk. Dünyaya sevgiyle bakan gözleri, masum bakışları, bu saf bakışlara inat keskin bir zeka. Abbasiye'ye herhangi bir konuyu bir kere anlatmanız yeterdi. İkinciye gerek yok. O anlatılanı kendi mantık süzgecinden geçirip, kendine göre yorumlayarak, daha bir güzel sonuç çıkarırdı her konudan.
Bulunduğumuz köyde, genç öğretmenler olarak eşimle birlikte çalışıyorduk. O yıllarda, çocuklarımızda çok küçüktü. Abbasiye, bizim çocukların Abbasiye Ablası'ydı. Evimizden hiç çıkmaz, gördüğü her şeyi sorar, öğrenmeye çalışırdı. Yeni bir eşya, yeni bir davranış, sözcük, problem, ne olursa, en ince ayrıntısına kadar merak eder, öğrenirdi. O, kendi köyü dışındaki dünyayı sorardı. Ötelerde ne vardı. Öteler, daha , daha öteler.
Birleştirilmiş sınıfta, dördüncü ve beşinci sınıfları bir arada okutuyordum. Dersleri, küme çalışması yöntemi ile işliyordum. Küme çalışması , öğrencilerimi sosyal yönden çok geliştiriyordu. Onlar, kümelerde, her biri ayrı bir görev alıyor, kimi küme başkanı, kimi yazman, kimi sözcü, kimi de materyal toplayan eleman oluyorlardı. Sınıfta, altı, yedi öğrenciden oluşan, dört ya da beş küme oluyordu. Böylece, hepsi ilerde, hayatta üstlenebilecekleri rollerin bir modelini gerçekleştiriyordu. Hazırladıkları küme dosyaları inanılmazdı. O dağ başında, bu resimleri, bu bilgileri nereden bulup küme dosyalarına koyuyorlar, doğrusu ben de şaşıyordum. Bunda Abbasiye’nin rolü büyüktü. Çoğu zaman, benim de aklıma gelmeyen işler yapıyordu. Örneğin, bizim evde okunmuş eski gazete ve dergilerin yazı ve resimlerini benden habersiz o dosyalara koyuyordu. Abbasiye, bu kümelerde, arkadaşları tarafından, sürekli başkan olarak seçilirdi. Öğrenciler, O'nu ayrıca hep sınıf başkanı olarak seçiyorlardı. Onun bir gün hayatta ümit ettiğim şeyleri başaracağına emindim. Bu duygularla ona destek oluyor, kitaplar getiriyor, dünyayı ve olayları anlamasına yardımcı olmaya çalışıyordum.
Evimin kapıları O'na, diğer öğrencilerime olduğu gibi, her zaman açıktı. O'na çok güveniyordum. Evdeki ansiklopedileri didik didik ediyor, her şeyi öğreniyordu. Eşimin yanında, ev bilgilerine de ayrı bir ilgisi vardı.
O yıllarda, beşinci sınıfın sonunda, yatılı okul sınavları vardı. Şimdiki "Devlet Parasız Yatılı Sınavları" gibi. O sınavlara girmesi için evraklarını hazırladım. Ancak ailesi yatılı okula göndermek istemiyordu. O'na verecek yol parası, giyecek alacak imkanları olmadıklarını söylüyorlardı. Ayrıca, yörenin kız öğrenciyi yatılı okula göndermedeki çekingenliği de buna etkendi.
Çok uğraştım. Annesi, akrabaları, köy muhtarı, kim varsa. Bu çocuğun okuması gerek, çok zeki, köyünüzün yüz akı olur dedimse de sözümü dinletemedim. Göndermediler. Yatılı okula göndermediler. Köyde ortaokul yoktu. Bundan sonra da okula gidemedi.
O yaz, tayinle başka köye gittik. Birkaç yıl sonra, bir gençle evlendirdiklerini duydum.
Anadolu’nun pek çok köşesinde, dünyayı yerinden oynatacak nice değer, ilgisizlikten, düzensizlikten ve çaresizlikten kaybolup gidiyor. Bu değerler ortaya çıksa ülkemiz nerelere varmazdı ki. Ama olmuyor işte. Şairin dediği gibi , “görüyorum, ama erişemiyorum”.
İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.
Ramazan IŞIK
İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.
Abbasiye öğrencimdi. Öğretmenliğimin ilk yıllarında, Silifke’nin bir dağ köyünde okuttuğum, sevimli bir kız çocuğu. Ama nasıl çocuk. Dünyaya sevgiyle bakan gözleri, masum bakışları, bu saf bakışlara inat keskin bir zeka. Abbasiye'ye herhangi bir konuyu bir kere anlatmanız yeterdi. İkinciye gerek yok. O anlatılanı kendi mantık süzgecinden geçirip, kendine göre yorumlayarak, daha bir güzel sonuç çıkarırdı her konudan.
Bulunduğumuz köyde, genç öğretmenler olarak eşimle birlikte çalışıyorduk. O yıllarda, çocuklarımızda çok küçüktü. Abbasiye, bizim çocukların Abbasiye Ablası'ydı. Evimizden hiç çıkmaz, gördüğü her şeyi sorar, öğrenmeye çalışırdı. Yeni bir eşya, yeni bir davranış, sözcük, problem, ne olursa, en ince ayrıntısına kadar merak eder, öğrenirdi. O, kendi köyü dışındaki dünyayı sorardı. Ötelerde ne vardı. Öteler, daha , daha öteler.
Birleştirilmiş sınıfta, dördüncü ve beşinci sınıfları bir arada okutuyordum. Dersleri, küme çalışması yöntemi ile işliyordum. Küme çalışması , öğrencilerimi sosyal yönden çok geliştiriyordu. Onlar, kümelerde, her biri ayrı bir görev alıyor, kimi küme başkanı, kimi yazman, kimi sözcü, kimi de materyal toplayan eleman oluyorlardı. Sınıfta, altı, yedi öğrenciden oluşan, dört ya da beş küme oluyordu. Böylece, hepsi ilerde, hayatta üstlenebilecekleri rollerin bir modelini gerçekleştiriyordu. Hazırladıkları küme dosyaları inanılmazdı. O dağ başında, bu resimleri, bu bilgileri nereden bulup küme dosyalarına koyuyorlar, doğrusu ben de şaşıyordum. Bunda Abbasiye’nin rolü büyüktü. Çoğu zaman, benim de aklıma gelmeyen işler yapıyordu. Örneğin, bizim evde okunmuş eski gazete ve dergilerin yazı ve resimlerini benden habersiz o dosyalara koyuyordu. Abbasiye, bu kümelerde, arkadaşları tarafından, sürekli başkan olarak seçilirdi. Öğrenciler, O'nu ayrıca hep sınıf başkanı olarak seçiyorlardı. Onun bir gün hayatta ümit ettiğim şeyleri başaracağına emindim. Bu duygularla ona destek oluyor, kitaplar getiriyor, dünyayı ve olayları anlamasına yardımcı olmaya çalışıyordum.
Evimin kapıları O'na, diğer öğrencilerime olduğu gibi, her zaman açıktı. O'na çok güveniyordum. Evdeki ansiklopedileri didik didik ediyor, her şeyi öğreniyordu. Eşimin yanında, ev bilgilerine de ayrı bir ilgisi vardı.
O yıllarda, beşinci sınıfın sonunda, yatılı okul sınavları vardı. Şimdiki "Devlet Parasız Yatılı Sınavları" gibi. O sınavlara girmesi için evraklarını hazırladım. Ancak ailesi yatılı okula göndermek istemiyordu. O'na verecek yol parası, giyecek alacak imkanları olmadıklarını söylüyorlardı. Ayrıca, yörenin kız öğrenciyi yatılı okula göndermedeki çekingenliği de buna etkendi.
Çok uğraştım. Annesi, akrabaları, köy muhtarı, kim varsa. Bu çocuğun okuması gerek, çok zeki, köyünüzün yüz akı olur dedimse de sözümü dinletemedim. Göndermediler. Yatılı okula göndermediler. Köyde ortaokul yoktu. Bundan sonra da okula gidemedi.
O yaz, tayinle başka köye gittik. Birkaç yıl sonra, bir gençle evlendirdiklerini duydum.
Anadolu’nun pek çok köşesinde, dünyayı yerinden oynatacak nice değer, ilgisizlikten, düzensizlikten ve çaresizlikten kaybolup gidiyor. Bu değerler ortaya çıksa ülkemiz nerelere varmazdı ki. Ama olmuyor işte. Şairin dediği gibi , “görüyorum, ama erişemiyorum”.
İçimde bir yaradır Abbasiye Abla. Geriye dönüp baktığımda, öğretmenlik yaşantımda, içime kor gibi düşen bir yara.
Ramazan IŞIK
9 Nisan 2006 Pazar
HAN
Han'ın giriş kapısı iki kanatlı,yaklaşık üç metre boyunda,dört metre genişliğinde idi.İki kanat birden açıldığı zaman yüklü hayvanlar rahatlıkla hanın içine girebiliyordu.Sağ taraftaki kanatta,insanların girmesi için iki metre yükseklik,bir metre genişliğinde giriş kapısı yapılmıştı.İçerisi yüksek tavanlı,kareye yakın,dört köşe,blok bir gövdeden oluşan bir bina idi.Binanın iç kenarları,yerden yüzyirmi santimetre yüksekliğinde,üç metreye yakın genişlikte sedirle çevrilmişti.Bu sedire çıkmak için sağ ve sol taraflardan merdivenler yapılmıştı.Köylerden ve kasabalardan gelen halktan insanlar,hayvanlarını bu hanın ana kapısından içeriye sokarlar.Sedirlere bağlı demir halkalara hayvanların iplerini bağlarlardı.Yüklerini boşaltıp,eşyalarını sedirin üstüne koyarlar.Hayvanların yemini,suyunu verdikten sonra,yine kendi hayvanının karşı tarafına,yan merdivenlerden çıkıp,yol yorgunluğunu atmak için,hasır şiltelerin üstüne uzanırlardı.Hayvanları gözlerinin önünde bulunurdu.Han'a gelmiş insanlar yan yana yatıp uyuyarak sabahı ederlerdi.
Hanın normal katından başka,üst katında da ayrı odalar vardı.Bunlar varlıklı insanların yolculuklarında kullandığı odalardı.Hayvanlarını aşağıya bırakan bu insanlar,yukarıdaki bu odalarda kalabilirlerdi.Bu odaların ücreti aşağıya göre oldukça fazlaydı.
Hanlar,Anadoludaki şehirlerde altmışlı yıllarda hala işlevlerini sürdürmekteydi.Bu mekanların en çarpıcı özelliği,bit idi.İnsanların iç içe yaşadığı bu yerler,yoksul insanların iş aramak ve para biriktirmek amacıyla köylerinden geldiklerinde kaldıkları yerlerdi.Günlerce evlerinden uzakta olan bu insanların,üstünde bit olması doğal sayılırdı.Bilindiği gibi,o yılların ünlü bir sözü vardı;"bit yiğitte bulunur".
Bugün ileri yaşlarda olan köy kökenli bir kısım insanlar hanları tanır.Bu nesil artık azalmıştır.Nesilleri tükenmeden HANLARDA YAŞANMIŞ ANILAR kayıtlara geçmelidir.Yoksa tarihin bilinmedik karanlıklarına gidecek.Sosyal bilimler alanında eğitim alan araştırmacıların,bunları derlemelerini umarım.Geçmişin çok olaylarını hanlar üzerinden inceleyebiliriz.
Otellerin çıkması ve gelişmesi ile hanlar işlevlerini yitirdi.İşlevi kalmayan hanlar da yıkılıp gitti.Aslında bu binalardan uygun olanlar müze olarak bırakılmalıydı.İçinde yaşandığı biçimde ,otantik olarak,geçmişte kullanıldığı biçimiyle,görsel objelerle yaşatılsaydı,günümüz ve geleceğin insanlarının ilgisini çekebilirdi.
Hanların daha gelişmiş olanlarına kervansaray denirdi.Bu binalar büyük tüccarların ve şehirler arası yolcuların kullandığı binalardı.Kervansarayların kalıntıları bazı bölgelerde mevcuttur.
Bizim konu ettiğimiz hanlar şehir merkezlerinde kurulmuş olanlarıdır.Maalesef bugün bunlardan pek eser kalmamıştır.
Bu konunun araştırılmasında gençlere görev düşüyor.Üniversiteler bu konuyu araştırmalı,kayıtlara geçirmelidir.
Ramazan Işık
Hanın normal katından başka,üst katında da ayrı odalar vardı.Bunlar varlıklı insanların yolculuklarında kullandığı odalardı.Hayvanlarını aşağıya bırakan bu insanlar,yukarıdaki bu odalarda kalabilirlerdi.Bu odaların ücreti aşağıya göre oldukça fazlaydı.
Hanlar,Anadoludaki şehirlerde altmışlı yıllarda hala işlevlerini sürdürmekteydi.Bu mekanların en çarpıcı özelliği,bit idi.İnsanların iç içe yaşadığı bu yerler,yoksul insanların iş aramak ve para biriktirmek amacıyla köylerinden geldiklerinde kaldıkları yerlerdi.Günlerce evlerinden uzakta olan bu insanların,üstünde bit olması doğal sayılırdı.Bilindiği gibi,o yılların ünlü bir sözü vardı;"bit yiğitte bulunur".
Bugün ileri yaşlarda olan köy kökenli bir kısım insanlar hanları tanır.Bu nesil artık azalmıştır.Nesilleri tükenmeden HANLARDA YAŞANMIŞ ANILAR kayıtlara geçmelidir.Yoksa tarihin bilinmedik karanlıklarına gidecek.Sosyal bilimler alanında eğitim alan araştırmacıların,bunları derlemelerini umarım.Geçmişin çok olaylarını hanlar üzerinden inceleyebiliriz.
Otellerin çıkması ve gelişmesi ile hanlar işlevlerini yitirdi.İşlevi kalmayan hanlar da yıkılıp gitti.Aslında bu binalardan uygun olanlar müze olarak bırakılmalıydı.İçinde yaşandığı biçimde ,otantik olarak,geçmişte kullanıldığı biçimiyle,görsel objelerle yaşatılsaydı,günümüz ve geleceğin insanlarının ilgisini çekebilirdi.
Hanların daha gelişmiş olanlarına kervansaray denirdi.Bu binalar büyük tüccarların ve şehirler arası yolcuların kullandığı binalardı.Kervansarayların kalıntıları bazı bölgelerde mevcuttur.
Bizim konu ettiğimiz hanlar şehir merkezlerinde kurulmuş olanlarıdır.Maalesef bugün bunlardan pek eser kalmamıştır.
Bu konunun araştırılmasında gençlere görev düşüyor.Üniversiteler bu konuyu araştırmalı,kayıtlara geçirmelidir.
Ramazan Işık
10 Nisan 2005 Pazar
CEMAL'İN AĞIDI
Cemal'in Ağıdı
Salacaya yatırmışlar oy oy (Salaca;cenazenin yatırıldığı tahta.)
Görsen Cemal'ın boyunu oy oy
Kapıya bayrak kaldırmış oy oy
Bacım kesecek koyunu oy oy
Anama habar saldınmı oy oy (ölmüş olan annesine gönderme yapıyor)
Anam gelir kuzuyunan oy oy
Sen bayrağı kaldır bacım oy oy
Oğlun oynar tazıyınan oy oy (tazı:av köpeği.)
Irak deli gönül ırak oy oy
Adananın yolu ırak oy oy (Adana'da ölen kardeşi Hasret Işık'a gönderme yapıyor.)
Ben Döndüyü çıkarırken oy oy
Yollamaya dayı gerek oy oy
Kızını gelin ederken, vefaat ettiği için düğününe katılamayan kardeşi için üzüntüsünü belirtiyor.)
Söyleyen:Asiye(Kibar Altuner)Cemalın teyzesi
Kayseri-Pazarören-Güzelören(kötören)Köyünden
Ağıt söylenen kişi: Cemal Ceylan 17 yaşında Almanya-Frankfurt'ta trafik kazasında hayatını kaybetti.Aslen Kayseri-Talas-Kamber köyündendir.
Derleyen
Ramazan Işık
Emekli öğretmen
Salacaya yatırmışlar oy oy (Salaca;cenazenin yatırıldığı tahta.)
Görsen Cemal'ın boyunu oy oy
Kapıya bayrak kaldırmış oy oy
Bacım kesecek koyunu oy oy
Anama habar saldınmı oy oy (ölmüş olan annesine gönderme yapıyor)
Anam gelir kuzuyunan oy oy
Sen bayrağı kaldır bacım oy oy
Oğlun oynar tazıyınan oy oy (tazı:av köpeği.)
Irak deli gönül ırak oy oy
Adananın yolu ırak oy oy (Adana'da ölen kardeşi Hasret Işık'a gönderme yapıyor.)
Ben Döndüyü çıkarırken oy oy
Yollamaya dayı gerek oy oy
Kızını gelin ederken, vefaat ettiği için düğününe katılamayan kardeşi için üzüntüsünü belirtiyor.)
Söyleyen:Asiye(Kibar Altuner)Cemalın teyzesi
Kayseri-Pazarören-Güzelören(kötören)Köyünden
Ağıt söylenen kişi: Cemal Ceylan 17 yaşında Almanya-Frankfurt'ta trafik kazasında hayatını kaybetti.Aslen Kayseri-Talas-Kamber köyündendir.
Derleyen
Ramazan Işık
Emekli öğretmen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
