15 Haziran 2013 Cumartesi

NASIL BİR KADIN

foto: Serdar IŞIK



Geçen gün hemşehrim, meslekdaşım Halil Koç Bey'le  bir sohbet yaptık. Benim de aile büyüklerimden dinlediğim bir tesellemeyi O da babasından duyduğunu söyleyerek anlattı. Artık nesli tükenmekte olan insanların hafızalarındakilerinin kaybolup gitmemesi adına, bu anlatımı kayda geçirmek istiyorum. Biraz argo gibi görünebilir, ama ilgisi yok. Geçmişte yaşanmışlıkları mizaha dayalı bir üslupla anlatan bir yorumdur. Bu çerçeveden, halk kültürümüzü tanımak isteyenlerin dikkatle okuyacağını düşünüyorum. 


Daha delikanlılık çağlarındayken dedesi arkadaşımı karşısına alıp öğüt veriyor;


-Oğlum, evlenmek önemli bir karardır. Evlenecek olanlar kiminle evleneceğine dair çok düşünmek zorundadır. Acele karar almayacaksın. Büyüklerin öğütlerine kulak vereceksin.

 Demiş.
 -Dedecğim nasıl olacak, biraz açıklarmısın, iyi bir evlilik yapmak için neler yapmalıyım ?

- Oğlum üç çeşit kadın vardır, bunları iyi bileceksin. Seçimini de ona göre yapacaksın. Yanlış yaparsan hayatın zehir olur. 


 Birincisi ZALLAN ZORT kadın: Bunlar dağınık, ipsiz, sorumsuz kadınlardır. Nerede ne konuşacağını bilmezler. Olaylara hep olumsuz yönünden bakarlar. Topluluk içinde söz ola beri gele kabilinden laflar edip, çevresini huzursuz ederler. Bunlarla evlilik yapmak ömür boyu işkence çekmek demektir. Bizim köyden Umurlar'ın Hasan'ın karısı Gülbahar buna iyi bir örnektir. Eğer bu kadının davranışlarına dikkat edersen bunu fark edersin.


  İkincisi ÇEPELİ MİRT kadın:  Bu tür kadınlar çok pis olurlar. Evlerine ve yaşadıkları çevreye pislikten girilmez. Ellerinden yemek yenmez. Çay içilmez. Giyim kuşamlarına özen göstermezler. Saçları başları dağınıktır. Öz bakımlarını yapmazlar. Bunlarla yaşamak da işkence gibidir. Bizim köyden Gök Hasan'ların İsmi de bu gruba iyi bir örnektir. Sen de O'nun davranışlarını gözlemlersen ne demek istediğimi daha iyi anlarsın.


  Üçüncüsü KİMYAYI (Kimya-ı) MÜLK kadın: Bu tür kadınlar az bulunur. Toplumda parmakla gösterilir. Evlendiği erkek için servet değerindedir. Oturmasını kalkmasını, nerede ne konuşacağını bilir. Öz bakımını yapar, kendini geliştirir. Çocuklarına iyi bir anne olmanın ötesinde, bir öğretmendir. Eşini her zaman daha ileriye taşır. Sevimli ve güler yüzlüdürler. Evlenilecek kadınlar bunlardır. Onları bulmak için çok uğraşmak gerekir. Ayrıca onlara layık olmak lazımdır. Öyle olmazsa hayatı bu kadınlara zehir etmiş olursun.

Dedi...

Günümüzde evlilikleri ve gençlerin halini düşündüğümüzde dedenin ne kadar anlamlı öğüt vermiş olduğunu anlıyoruz.


Herkesin bahtına Kimya_ı Mülk kadınlar düşsün diliyoruz.


Ramazan Işık



Teselleme: Geçmiş olayları örneklerle anlatma.

Zallan zort: Dağınık, lafını bilmez, sorumsuz.
Çepel: Bulaşık.
Kimya : Az bulunan.

11 Haziran 2013 Salı

O ARTIK ÇOK UZAKLARDA



NE KADAR YAKINIZ
 

    Yukarıda adresini verdiğim yazımda karşı komşumdan anlatmıştım biraz. O komşum çok uzaklara gitti. Dönülmez yolculuğa çıktı. Ne asansörde karşılaşabileceğim artık, ne balkonda çay sohbetleri yapabileceğim, ne de kameriye de halleşebileceğiz.
     Eski yazının tarihine baktım; şubat 2010. Yazıyı yazalı üç yılı geçmiş . Sevgili komşum üç yıl bu amansız hastalıkla mücadele etti. Sonunda, bu illete yakalanan diğerleri gibi, O da bu savaşı kaybetti. Her fani gibi bu dünyayı terketti.
     Kapı komşumun hastalığını öğrendikten sonra söylediği bir sözü gün gibi kulaklarımda :    " Komşum ben senden, seninle komşu olmaktan çok mutlu oldum. Diliyorum ki tanrım öteki dünyada da seni bana komşu etsin" demişti. Ben de duygu taşıyan bir yürek olarak komşumun benden razı olmasından  mutlu olmuş, bunun yanında hastalığı nedeni ile ölüme yaklaştığını hisseden bir insanın duygularına şahit olmaktan da derin bir üzüntü duymuştum.
    Şimdi arkasından evlatları son görevlerini eksiksiz yapıyorlar. Ama artık O çok uzaklarda ve istesek de yakın olamayız. Geçmişte "NE KADAR YAKINIZ" derken tam da bu gün hissettiklerimi anlatmaya çalışmıştım.
    Yakınımızdaki sevdiklerimize gerçekten yakın olalım. Mış gibi yapmayalım.
     Cennet mekanın olsun sevgili komşum. Umarım ve dilerim ben de sana ebedi komşu olurum...

     Ramazan Işık
   

6 Eylül 2012 Perşembe

TEŞEKKÜR




                   Oğlum Serdar ve Ayşe’mizin 30 ağustos 2012 günü Mersin’de yaptığımız düğünümüze;

İzmit’ten gelen kardeşim Ahmet Gültop, sevgili gelinimiz Demet Gültop, yeğenlerim Şükrücan Gültop ve Kübra Gültop’a…
Kayseri-Bünyan’dan gelen sevgili gelinimiz Demet’in annesi Meliha Abla’ya…
İstanbul'dan koşup gelen kardeşim Mehmet Gültop, sevgili gelinimiz Emel Gültop’a…
Şanlıurfa’dan yoğun mesaisini bırakıp gelen eniştemiz Yrd. Doç. Dr. Şaban Yalçın’a…
 Şanlıurfa’dan gelen kardeşim Fatma Demirtaş’a…
Ankara’dan gelen yeğenim Figen, eşi Rıza ve sevgili yeğenim Oğuz’a…

Gaziantep’ten gelen yeğenimiz Funda Marangoz, eşi Ali Marangoz ve bebekleri Begüm’e…
Antalya’dan gelen yeğenimiz Süleyman Safa, eşi Fatoş ve sevgili yavruları Tuana’ya…
Mut’tan katılan kayınım Kerim Safa, eşi  Rukiye Yengemiz’e…
Mersin’de bizim hep yanımızda olan, yeğenimiz Fatma Kaygusuz, eşi Çetin ve çocukları Efe ve Ege’ye…
Mersin’den dünürümüz Veli Kaygusuz ve eşi Sevgi, kızları Emine ve damatları’na…
Karaman’dan gelen kayınım İsmet Safa, eşi Nermin, çocukları, yeğenlerimiz Semih safa ve Selin Safa’ya…
Mut’tan gelen,
 Mustafa Uyar, Havva Uyar, Özgür Uyar’a…
 ileri yaşına rağmen bizi yalnız bırakmayan kayınvalidem Yadigar Safa’ya…
 Habibe Polat’a…
Dünürüm, sevgili gelinimin annesi Fatma Yılmaz’a…
Gazintep'ten gelen sevgili gelinim Seyhan’ın ağabey’i Osman Yılmaz ve kardeşi Derya Yılmaz’a…

Mersin'de Komşularımız,
 Gülser Şavk, Ömer Öztürk, Abdullah- Havva- Hatice Gümüşsu, Ali Bezgin, Özgür- Sedat Coşkun, Hüseyin Nadas, Adnan Avcı ve diğer komşularımız’a…

 Sevgili öğrencim İpek Çevik, annesi ve babasına…

Hemşehrilerim,
Tayyip Ekinci’ye…
İnci Eroğlu, Azmi Eroğlu'ya...
Gülbeyaz-İsmail Aslan’a…
Mahmut Gökalp ve eşi Serpil Gökalp’e…
 İsmail Koyuncu ve eşi Sevim Koyuncu’ya…
Gülnaz Koç’a…
Süleyman Yalçınkaya ve eşi Saniye Yalçınkaya’ya…
Samet Yıldırım ve eşi Mesude Yıldırım’a…


Ankara’dan gelen oğlum Hakan, gelinim Seyhan, torunlarım Yiğit Kaan ve Alper’e…

Eskişehir'den katılan,
Ayşe’mizin annesi Saniye Erkaplan, babası Haydar Ali Erkaplan'a,
kardeşi İsmail Erkaplan, eşi Gülşah, çocukları Eren ve Ali Berke’ye ve  kayınvalidesine…
Anneannesi’ne…
Halası Fadime eşi Muhsin Gökkütük, halası Nermin’e…
Kuzeni Ezgi’ye…

Eski Mahalleden komşularım,
Cemal Kekeç’e…
Mahmut Şimşek, eşi Çiğdem Şimşek, kızları Simge ve kayınvalidesi Nesibe Teyze’ye…

Can arkadaşımız Aysel Deveci’ye…
Konya-Ereğli’den gelen Dr. İlker Deveci, eşi Betül Deveci, kızları Defne’ye…
Almanya Stutgart’tan gelen Fidan Ören’e…
Kayseri Pınarbaşı’ndan gelen,
dayım Bilal Polat, Amca oğlum Yılmaz Işık, eşi Akgül'e, oğlu Şükrü Işık,  torunu Kutay Işık’a…
Kayseri’den gelen,
Amca kızım Müjgan Özdemir, kızı Emel, oğlu Hüseyin’e…
Eşim ve benim sınıf arkadaşım kadim dost İlhami Balkaya, eşi Ayşe ve kızı Aysu’ya…
Havva Halam ve eşine…

Mersin’den,
Emel-Ahmet Çamlık, kızı Hatice Çat ve eşi Emre Çat’a…
Serdar’ın arkadaşı Halil’e…
Eşimin iş arkadaşı dost Cemile Atalay’a…
Arkadaşımız Remzi Özbek’e…
Sultan- Cahit Utku’ya…
Zeynep- Vahittin Keçeli'ye...
Düriye-Osman Şimşek’e…
Şerife Yüzer’e…
Şenol-Gani Deniz’e…
Nesrin Şan, kızı Şansel ve damadı Kerem’e…
Fadime-İbrahim Atan’a…
Kadim dost, merhum Mehmet Dursun’un emaneti Fezime Dursun’a…
Sevim-Celal Soysal’a…
Mustafa Kök, eşi Hatice, kızları, oğlu Mustafa ve Gelinleri’ne…
Gülay-Ali Baştürk’e…



Burdur-Karamanlı’dan gelen,
Abdurrahman Demirel, eşi Perihan Demirel'e,
Rahmetli dayımız İbrahim Demirel'in  eşi, sevgili yengemiz Sultan Demirel’e…

Burdur’dan gelen Ayşe Çakır, Kezban ve Emrah Turgut ve sevgili kızları Didem’e…
Bursa’dan gelen Serdar Demirel ve Kızı Arzu’ya.

İstanbul’dan Çelenk gönderen,
 Dayıcık Erdal Polat’a…(dayımın yaşı benden küçük olduğu için O’na Dayıcık derim)
Çelenk gönderen Milletvekilimiz Dr. Ali Öz’e…
Çelenk gönderen Toroslar Belediye Başkanı Hamit Tuna’ya…
Canlı çiçek gönderen Safir Kuyumcu’ya…

Ayrıca, çeşitli sebeplerle düğünümüze katılamayan ama, e-mail'le , SMS göndererek, twit atarak, facebook’tan mesaj gönderip, begeniler, yorumlar yaparak, telefon ederek bu sevincimizi paylaşıp arttıran akraba eş, dost ve arkadaşlarımıza;

Dostlarımızla böyle güzel bir gün geçirmemize vesile olan Gelinim Ayşe ve oğlum Serdar’a…

Ayrıca buraya adını yazamadığım  diğer dostlarımıza...

SONSUZ TEŞEKKÜR VE ŞÜKRAN DUYGULARIMIZI SUNUYORUZ.

IŞIK AİLESİ adına
Sultan-Ramazan IŞIK
06.09.2012 Mersin








21 Ağustos 2012 Salı

İHANETİN BEDELİNİ KİM ÖDER


                                      

        Gaziantep’teki terör saldırısında çok sayıda vatandaşımız teröre kurban gitti. Yaralılarımız var. Bu üzücü durumun bizde yarattığı çağrışım şudur:
        Türk Milleti tarihi boyunca çok sayıda ihanet görmüştür. Bu ihanetlerin sonucunda acılar çekmiştir. Kendisi acılar çekmiştir ama, O’na acı verenler de ihanetlerinin bedelini torunlarının acı çekmesiyle ödemişlerdir. Buna birkaç örnek vermek isterim.

Filistin - Filistinde  batılı ajanların kandırmacasıyla, Türk Milleti'nin evlatlarının başlarını sırıklara geçirip, köy köy dolaştıranların ihanetinin  bedelini, bugün o ihaneti yapanların torunları ödüyor. Eğer o gün, o ihaneti etmeselerdi, bu gün Filistin'de yaşanan acılar yaşanmıyor olacaktı.

Ermeni – Ermeniler yüzyıllarca barış içinde Türk Milleti ile kaynaşmış olarak, birlikte yaşadılar. Gün geldi, batılı ülkelerin kışkırtmasına kanıp, çeteler kurarak Türklerin köylerini bastılar. Hamile kadınların karnını deştiler. Bununla ilgili onlarca ağıt dinledim, okudum. Bu ihanetin bedelini de TEHÇİR'le ödediler. Hem Tük Milletine acı çektirdiler, hem kendi torunları acı çekti.

Kırım-  Kırım Tatar Hanlarından Giray Han, kendisince üstlenilen görevden kaçınarak, Rus Ordusuna engel olmadı. Türk Ordusu yenildi. Sonuçta Ruslar güç kazandı. Giray Han’ın torunları ilerleyen zaman içinde Stalin döneminde, tren vagonlarına istiflenerek, hayvanlara bile reva görülmeyecek biçimde Kırım’dan Sibirya’ya sürüldüler. Yolda çoğu telef oldu. Böylece dedelerinin ihanetini torunları ödemiş oldu.

      Türk Tarihinde buna benzer onlarca ihanet ve dedelerinin ihanetini ödeyen onlarca nesil torun var.
      Bugün yaşanan ihanetin bedelini de bir gün hainlerin torunları ödeyecek. Ne şartlarda ve nasıl ödeyeceklerini tahmin etmek zor değil.
      Tarih tekerrür etmesin. Hainler akıllarını başlarına alsın. Dünya durdukça Türk Milleti var olacaktır. Ama ihanet edenler  ihanetlerinin bedelini ödeyeceklerdir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Ramazan Işık
21 ağustos 2012
Ankara



12 Haziran 2012 Salı

BEKAR DUTMAK


Adana’dan söktü bekar.
Ört düştüğü yeri yakar.
Ne yatıyon aslan oğlum,
Yiğit yaylasına çıkar.

                       Fatma Işık

Yıllardır üstünde düşündüğüm bir konu var. Babaannem Fatma, Babam Hasret  öldüğü zaman, arkasından bir ağıt yakmış. Ağıttaki dörtlüklerin birinde , “Adana’dan söktü bekar” diye  bir söz var. Babaannem bu satırda, “Adana’dan çok sayıda bekar yaylaya doğru yürüdü” demek istiyor. İstiyor da, çok sayıda bekarın yaylalara doğru sökün etmesinin buradaki olayla ne alakası var. Bu yaşıma kadar bu satırdaki  “bekar” kelimesine bir türlü anlam verememiştim. Babaannem ağıttaki bu satırda  bu kelimeyi neden kullanmıştı. Bekar; bizim bildiğimiz anlamıyla, evli olmayan kişi, demekti. Oysa babam, öldüğünde evliydi. Üstelik de yirmibeş günlük bir çocuğu vardı. Yıllar içinde buradaki bu duruma bir anlam veremiyordum. Zira babaannemin deyişlerinden, sözlerinden hiçbiri anlamsız değildi. Konuşmalarında söylediği sözler, yaktığı ağıtlardaki dörtlükler, getirdiği tesellemelerdeki (teselleme: söz sırası geldikçe, konuya uygun hikayeler) örnekler, çok derin anlamlar taşıyan, dil ve kültür deryası kavramlardı. Böylesi bir halk kültürü ustasının, bir kelimeyi yersiz kullanması düşünülemezdi.  

         Çözdüm… Nihayet konuyu bir sohbette çözdüm. Babaannemin yaşadığı köyden yüzlerce kilometre ötede, yine benzer kültür ögeleri taşıyan bir yörede, bir dost sohbetinde bu durum aydınlandı. Kafamı yıllarca meşgul eden bu konunun, uzun yıllar benim tarafımdan bilinememesi, yine benim eksikliğimden kaynaklanıyordu. Köyde, halkın içinde, babaannemin dizi dibinde başladığım hayat yolculuğuna, çocukluk yılarımın hemen arkasından, şehir hayatıyla devam etmem, şehirde okul hayatını tamamlayınca, uzak diyarlarda görev yapmam, bu kavramın benim tarafımdan öğrenilememesine sebep olmuştu. Yıllar içinde de kafamı kurcalamaya devam etmişti.

       Eskişehir’in Doğançayır Köyünden olan dostum Muhsin Gökkütük'le yaptığım bir sohbet sırasında, konu köy yaşantısına, iş, güç, çalışma, tarla tarımcılığı, hayvan yetiştiriciliğine dönüştü. İşlerin yoğunlaştığı sıralarda yorulduklarından anlatarak, “eskiden böyle zamanlarda bekar dutardık, şimdi bekar da kalmadı” dedi. Dondum kaldım…!  İşte… dedim, tam da bu… Aradığım sorunun cevabını buldum…
   
     Bunu yüksek sesle söyleyince Muhsin Bey de dikkat kesildi. Bir an durakaldı.
Sevgili kardeşim Muhsin Bey, şu “bekar dutmak” ne demek, bana bir anlatırmısın dedim. Anlamlı anlamlı baktı bana… “Hocam, işte bekar dutmak, bunun neyini anlatayım”, dedi. Yok dedim, Muhsin Beyciğim, bu konu benim için önemli. Ben yıllardır kafamda bunu irdeliyorum. Bir türlü cevabını bulamıyordum. Sen bunu bana uzun uzun anlat…
Sağolsun Muhsin Bey üşenmedi uzun uzun anlattı.

   “ Hocam eskiden bizim buralarda çift-çubuk sahibi olanlar, tarlası, işleri çok olanlar, işlerini gördürmek üzere bekar dutarlardı. Yani başka yörelerden gelen insanlarla, kendi işlerini yaptırmak üzere bir süreliğine anlaşırlardı. Bu işler o evin her işini kapsardı. Tarlada çalışmak, hayvanları yemlemek, sulamak. Hayvanların ahırlarını temizlemek. Gübreleri taşımak. Eve lazım olan şeyleri almak, getirmek. Getir-götür işleri. Bahçelerin bakımı. Velhasıl bir evde yapılması gereken her tür işi bu bekar dutulanlar yapardı. Bunların yatacağı yer, çift sahibi tarafından gösterilir, yiyeceği, içeceği yine bu şahıslarca sağlanırdı. İşin zamanı yoktu. Yirmidört saat ne iş varsa o yapılırdı. Günde birkaç saat uykudan sonra her işe koşulurdu bu çalışanlar” dedi.
         “Ücreti de anlaşma süresinin sonunda topluca verilirdi. Böylece, bekar dutulup çalışmış olanlar mevsim sonunda topluca belli bir ücrete kavuşmuş olurdu. Bu ücretleri alan çalışanlar, memleketlerine döndüklerinde ailelerinin çok ihtiyacını karşılamış olurlardı, şimdi böyle insan bulunmuyor” dedi.
          Bakakaldım gözlerine Muhsin Bey’in… Anladım ki babam, İç Anadolunun çaresiz yıllarında, pek çok diğer arkadaşları gibi “bekar dutulmuş”tu.
         
            Ve bu çok zeki insanın hayat hikayesi romanlara konu olacak kadar ilginçti. Yaşadığı köylerinde  okul yoktu ama O buna  rağmen, hem eski yazıyı, hem yeni yazıyı su gibi okuyup yazmayı kendi başına öğrenmişti. Dedeleri ferman zoruyla yerleşik düzene geçirilmişti. Zor kış şartları içinde  yaptıkları ve yıllarca aile fertlerinin hepsinin birlikte yaşadığı evlik denen, hayvanlar ve insanların aynı kapıdan girdiği, yaşam alanlarında yaşıyorlardı. Bunun ilkelliğini anlamış bu yaşamı değiştirip köyünde ilk olarak iki oda bir aralıktan oluşan   ek bina  yapmıştı. Onbeş haneli küçücük köyünde yaptığı bu ek binada bulunan odalarda köye gelen tüm yabancıları ağırlamak mümkündü. Orta Anadolu’nun bir dağ köyünden, o yılların yoksulluğu içinde herkes askere gitmeden ilçesine, iline gidemezken, kendisi çocuk denecek yaşta ülkesini tanımak için  İzmirler’e gidip, oralarda hayatı tanımaya çalışmıştı. İzmirden getirdiği boncukları, takıları (şimdi bunlara bijuteri diyorlar) getirip yöre kızlarına satıyordu. Kendi buluş teknikleriyle çiçeklerden damıtarak esans yapıp, camekanlı, ayaklı esans sandığında, yine yöre kızlarına, gençlerine satıyordu. Günümüzün moda deyimi ile parfümericiliği hiçbir yerden eğitim almadan, kendi düşünce ve buluşları ile yapıyordu. Bu insan, ailesinin başına gelen bir felaket sonucu bekar dutulmak zorunda kalmıştı. Bekar dutulmak esaret gibi bir şeydi aslında. Yirmidört saat birinin emrinde, onun vereceği her işi yapmak…
         Doğaldır ki böylesi bir insan buna dayanamazdı. Ve dayanamadı. Arkasında yeni doğmuş yirmibeş günlük bir çocuk, onbeş yaşında dul kalmış, dünyalar güzeli bir eş bırakarak ondokuz yaşında, daha askerliğini yapamadan dünyayı terk etti.
        Anladım ki babam bekar dutulmuştu ve buna dayanamamıştı. Anladım ki yıllarca ahhh dediğinde derinlerinden bir ahhh daha gelen babannemin yürek yangını bundandı.
       Babaannemin acılarını anlamakla birlikte, yukarıdaki dörtlükte ne demek istediğini ancak elli yedi yıl sonra anlayabildim…

10.06.2012
Ramazan Işık
Emekli Öğretmen
Ankara

17 Mayıs 2012 Perşembe

GİLAMADA ÇUBUĞU


GİLAMADA ÇUBUĞU

Bahçede misinalı tırpanla ot biçerken eskilere, ortaokul yıllarına gittim. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” derler ya. Bazılarının durumu pek buna uymaz. “Geçmiş zaman olur ki gilamada çubuğu ayıklamak akla gelir”  bazen.

Eğer kitap almak için para kazanmanız gerekiyorsa, gilamada çubuğu ayıklamak ilaç gibi gelir size. Kalem ,defter, kitap almak, okul harçlığı çıkarmak için gereklidir gilamada çubuğu. İyi ki vardır şu gilamada çubuğu dersiniz çalışırken. Olmasaydı ne yapardık, nasıl alırdık kitapları, kalemleri, defterleri.

Kayseri’de, Erciyes Dağı’nın eteklerinde  bağ evleri vardır. Kayserililerin büyük bir kısmı kış aylarını  Kayseri merkezdeki evlerinde geçirir. Bahar gelince bağ evlerine göçülür. Bağ evleri şenlenir yazın gelmesiyle. 

Mevsimi gelince bağlar budanır. Bağın her tarafını “gilamada çubukları” kaplar. Bu çubukların bağın boş bir alanında toplanması gerekir. Bu işleme “gilamada çubuğu ayıklanması” denir. Bağ sahipleri bu işleri yaptıracak eleman ararlar. Çalışkan gençlere iş çıkar böylece. Eğer harçlığa ihtiyacınız varsa, gilamada çubuğunun da kimlerde olduğunu, yani ’in kimde olduğunu bilirsiniz. Bir günlük, iki günlük yevmiyelerle iş bulursunuz. Bir günlük yevmiye en az dört beş dersin kitapları demektir. Birkaç günlük daha iş buldunuz mu, o yılın kitap ve defterlerini aldınız demektir. Geriye kalır üst baş. Bunun için de, yaz aylarını değerlendirmişsinizdir nasılsa. Ya lokantada komilik, garsonluk, ya inşaatlarda işçilik, ya da döküm atölyesinde kalıpçılık. Onlar olmadıysa sanayide sac kesim atölyelerinde çalışırsınız. Biraz daha tecrübeniz arttıysa presin başına bile geçebilirsiniz. Ama bunun için sigortalı olmanız gerek. Zira pres çok tehlikelidir. Mazallah küçük bir dikkatsizlik veya dalgınlık parmağınızın, kolunuzun gitmesi demektir. Yaz aylarında geçici olarak çalışanlara ise sigorta yaptırılmaz. Sigortasızlar çok tehlikeli işlerde çalıştırılmazlar. Çok tehlikeli işlerde çalışmadığınız için de ücretiniz az olur. Az da olsa bu ücretler lazımdır, elzemdir.

Bu işleri yapanlardan bazıları işte kaytarmacılığı seçerler. Bağ sahipleri bu tipleri gözünden tanır. Kolay kolay iş vermezler. Eğer yanlışlıkla işe çağırmışlarsa işin yarısında yol verirler onlara. Bazı bağ sahipleri ise emeğe pek saygı göstermezler. Çalışanlara kötü davranmak, akşam iş bitiminde bir bahane ile ücretten kesmek bunlardan bazılarıdır.

Yer yurt sahibi olanlar, bağ sahipleri, fabrikaları olanlar, gilamada çubuğu ayıklamak isteyenlere izin verin. İzin verin ki kitap alamayan gençler emeğinin karşılığı olarak aldıkları ücretlerle kalemlerini, kitaplarını alabilsinler. Alabilsinler de hedeflerini gerçekleştirebilsinler.


17.05.2012
Ramazan Işık
Mut

14 Ocak 2011 Cuma

BAÇÇI

.

Çocukluğumuzda "baççı oyunu" adında bir oyun oynardık. Baççı; uç kısmı kalem ucu gibi sivriltilmiş, yaklaşık 70 cm boyunda, 5-6 cm çapında bir sopaydı. Her çocuk bu deyneklerden birkaç tane yapardı. Kendisi yapamayanlar, büyüklerine yaptırırdı. Boş zamanlarda, harman yerlerinde veya, hayvan gübrelerinin dökülmüş olduğu gübeliklerde oynanırdı. Saymaca sonucu bir ebe seçilir, seçilen ebe baççısını yere diklemesine saplardı. Ondan sonra oynayacak olanlar sıra ile ellerindeki baççı'ları bu baççıya yanlamasına vurarak ve aynı zamanda baççısını yere saplamak suretiyle ebenin baççısını ve kendisinden önce saplayanların baççılarını düşürmeye çalışırlardı. Yerdeki baççıyı düşürebilen, eğer kendi baççısı da yere saplanmışsa, rakip baççıyı almaya hak kazanırdı. Böylece, ne kadar baççı devirir, elinde ne kadar çok baççı biriktirirse, o günün kahramanı olurdu.


Çok yenilmemek için herkes kendi akranı ile oynardı.


Baççı, televizyonun, yapay oyuncakların olmadığı o devirlerde, köy yerinde, çocukların vazgeçilmez eğlencelerindendi. Harman yerlerinde toplanmaların bir vesilesiydi. Oyundan oyuna geçilirken, baççı da diğer oyunların yanında bir renkti.

Şimdi bu günden bakınca o günler, sanki eski çağlarda yaşanmış gibi geliyor ama aslında çok geçmiş değil. Zaman ne çabuk geçiyor.





Ramazan Işık

.