15 Aralık 2010 Çarşamba

KORA




.

Anadolu’da bir ilin, uzak ilçesinde, köy öğretmeni’nin kapısı, sabahın erken saatlerinde, gümbür gümbür çalmaya başladı. Genç öğretmen, göreve yeni başlamış olduğu bu köyde, bu saatte, kapısının çalınmasına bir anlam veremedi.
Hafif endişe, biraz kaygı, birazcık da korku ile kapıyı açtı. Karşısında, beşinci sınıftan iki erkek öğrencisi duruyordu.
-“Günaydın çocuklar, hayırdır, ne var”, dedi.
Çocuklardan biri, utana sıkıla,
-“Öğretmenim korey ver”, dedi.
Öğretmen içinden, ”korey ?”, diye tekrar etti.
“Korey ne ola ki ??? “
-“Korey ne, oğlum”.
Çocuk,
-“Kora, kora öğretmenim”, dedi.
Allah Allah , kora da ne ola ki !!
-“Oğlum, kora ne”, dedi tekrar.
Çocuk çaresiz, boynunu büküp,
-“Kora işte ???, öğretmenim”, dedi.

Öğretmen, sosyal yaşamındaki çevresinde , okuduğu bunca kitapta, seyrettiği filmlerde, böyle bir kelime duymamıştı.
Üstelik bu köy, etnik olarak, kendisinden farklı bir dille konuşan bir köy de değildi.
-“ Oğlum, bu kora dediğiniz, nasıl bir şeydir”, dedi.
Çocuk, eliyle bir çevirme işareti yaptı, ama tam meramını anlatamadı.
Öğretmen biraz sezmeye başlasa da,
- “Peki yavrum, bu kora ile ne yapacaksın, ne işe yarar bu kora ?”.
Çocuk,
- “Öğretmenim, okulda temizlik yapacağım da, onun için. Okulun kapısını açacağım”, dedi.
- “Yani anahtar mı, bu kora dediğin oğlum…”, dedi öğretmen.
- “Evet öğretmenim, işte o…, anahtar”, dedi.
- “ Hay Allah, yavrum şunu böyle söylesene...”.

Durum aydınlanmıştı.
Öğretmenin daha sonra yaptığı araştırmaya göre; köyde, anahtar kelimesi yerine, “kora” kelimesi kullanılıyordu. Üstelik bu kelime, öyle çok ta yaygın bir sözcük değildi. Olsa olsa, bu yörede birkaç köyde kullanılan, yöresel ağız olarak yaşayagelmiş bir kelimeydi.
Çocuklar nöbetçi öğrencilerdi. Köy okulunda, adet olduğu üzere, dördüncü ve beşinci sınıflardan, her gün iki öğrenci nöbetçi oluyorlar, iki derslikli okulun, sınıflarını süpürüp, temizliyorlar, kış aylarında da, sabahleyin erkenden, sobaları yakıyorlardı.

Köyde, yeni göreve başlamış olan, genç karı-koca öğretmenler, böylece, sözlüklerine bir kelime daha eklemiş oldular, "kora".

Ramazan Işık

5 Aralık 2010 Pazar

YULAF YERMİSİNİZ



.






Beslenme alışkanlıklarımız ne kadar değişmeye başladı. Dün, insanlar tarafından yenmesi akla gelmeyecek maddeler, bugün, yiyecek olarak önümüze konuyor. Biz de seve seve yiyoruz.



Eski zamanlarda, çocukluk yıllarımızda, hayvan yemi olarak üretilip, hayvanlar tarafından tüketilenler, bugün, insanların arayıp bulamadığı, sofralarımızın en aranılan maddeleri oldu.



Bunlardan bazıları:


YULAF;

Çocukluğumuzda, hayvan yemi olarak üretilen yulaf'ın, en aranan yiyeceklerden olacağı, aklıma bile gelmezdi. Bugün, sağlıklı bir yiyecek olarak aradığımız bir besin maddesi oldu. Bendeniz, gastrit rahatsızlığıma ilaç gibi gelen, yulaflı bisküvileri, özellikle arayıp tüketen bir tüketici oldum. Çocukluk arkadaşlarım duysa, birbirimize takılmamız içten bile değildi...






BURÇAK;



Yine hayvan yemi olması için ektiğimiz, ambarlarda bekletip, kış günlerinde hayvanlara verdiğimiz bu bitki, artık şifalı bitkiler kapsamında sınıflandırılıp, insanlığa hizmet ediyor. Bize de, bu kadar kısa sürede , bu büyük bakış açısı değişikliğine, hayret etmek düşüyor.


İnanılır gibi değil. Dün hayvan yemi, bugün arandığında az bulunan, şifalı bir bitki tohumu. Hayatımızda daha ne kadar değişiklikler olacak acaba...






ÇAVDAR;



Eski zamanlarda, buğday bulamadıkları için, fakirlerin yemek zorunda kaldığı bir tahıl. Esmer olmasından dolayı zenginlerin rağbet etmediği, buğday unu bulamayan fakir insanların yemek zorunda kaldığı bu yiyecek, bugün gelir düzeyi yüksek insanlar tarafından, özellikle aranıp, yenen bir yiyecek maddesi oldu. Çocukluğumda, bir gün çavdar ekmeğinin çok aranan bir yiyecek olacağını rüyamda görsem inanmazdım. Ama bu gün bunlar gerçek ve aradan çok uzun zaman geçmiş değil. Sanıyorum yeni kuşaklar, bu durumun böyle olduğunu pek bilmiyorlar. Kısa sürede bu kadar değişiklik olmuş olabileceğini kavramakta zorlanıyorlar. Onlara doğalmış gibi geliyor. Oysa gerçekten çok büyük bir değişiklik bu.




Herkes, eskiden biraz hor baktığımız, yulaflı, burçaklı, çavdarlı beslenmeler yapsın, sağlıklı bir ömür geçirsin.






Ramazan Işık



3 Aralık 2010 Cuma

TÜRKÇE BOZUKLUKLARI







1- "PKK terör örgütü, TSK ile mücadelesinde başarılı olamayınca......."

Mehmet Ali Şahin
TBMM Başkanı
02.11.2010-TRT haberleri


2- "Jandarma'ya uzun namlulu silahlarla saldıran terörist, kaçmayı başardı."

ATV
27.10.2010
saat 18.30 haberleri


YORUM;
"başarmak", olumlu iş yapanlar için kullanılması gereken bir durumdur. İşi, terör ve teröristlik olanlar için, başarı ve başarmak kelimeleri kullanılır mı ?
"mücadele"; ise meşru olmayan, yasa dışı olana karşı yapılan davranışlar, hareketlerdir. Yasa dışı iş yapan bir örgütün yaptığı işler, ihanettir. Onlar için "mücedelesi", hele hele "Türk Ordusuna karşı mücadelesi" demek çok yanlıştır.

Ramazan Işık

25 Kasım 2010 Perşembe

BAĞ BOZUMU

.

Yüreğinin bağ bozumunda bile,

Sevda türküleri çalar, gönül telleri.

Güz gelip, yaprak dökende duygular,

Ağıtlar yakar, karalar bağlamış dudaklar.



Ramazan Işık

15 Kasım 2010 Pazartesi

KARA ÇIKINLARDAN GİDESİCE

.
-Şefre (Şerife) Polat Ebem'e saygılarımla-


Yaşlı kadın, otobüste, şoförün arkasındaki yolcu koltuğunda oturuyor, ilçeden, il merkezine gitmekte olduğu yolculukta, kıvrımlı yolda, şoförün araç kulanmasını dikkatle izliyordu. O kadar dikkatle izliyordu ki, O'nun her halinden haberdardı. Bir ara, şoförde bir durgunluk sezdi. Otobüs yalpalamaya, yolda gezerek gitmeye başlamıştı. Pür dikkat kesildi. Şoförün uyuklamakta olduğunu kavraması gecikmedi. Sağ elini yumruk yapıp, şoförün sırtına öyle bir indirdi ki,
"kara çıkınlardan gidesice, bizi uçuruma mı atacaksıııııın" , diye bağırdı.

Şoför, ne olduğunu anlayamadan, uyandı uykusundan. Direksiyonu sımsıkı kavradı. Arabayı kurallarına uygun kullanmaya başladı. Ama bir merak da sardı kafasında. Yaşlı kadına sormadan edemedi; "teyze, tamam, hata yaptım anladık da, bu kara çıkınlardan gidesice'de ne oluyor", dedi.
Kadın, daha dinmemiş öfkesini bastırmaya çalışarak, ve başını anlamlı anlamlı sallayarak , "geberirsen görürsün KARA ÇIKIN'ları", dedi.

Kara çıkın; kadıncağızın sözlüğünde, ihtiyacı olanlara verilmek üzere, ölünün arkasından hazırlanan, ölen kişiye ait eşyalardan oluşan bohça veya eski çağlarda insanları ölüme götüren bir hastalıktan başka birşey değildi.

Diğer oturaklarda yolculuk yapanlardan, bu olanları izleyenler; öncesinde kaygıyla başlayan mizanseni, sonrasında, bir komedi oyunu seyreder gibi izlemekten kendilerini alamadılar.

Ramazan Işık

10 Kasım 2010 Çarşamba

ÜRETEBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL ŞEY

.

Birbirlerine çok yakışıyorlar. Oğlan bir doksan boyunda, kız da ona yakın. Yan yana geldiklerinde, çok güzel bir görüntü oluşturuyorlar. Onlardan güzel haberler almak, bize de mutluluk veriyor.

Gençlerle beraber olmak gibisi yok, hayatımız neşe doluyor. Açıyorlar bilgisayarlarını, videolar izletiyorlar bize. Yurt dışında , tenha bir cadde ortasında, arabanın teybinden, açmışlar halay müziklerini, halay çekmişler. İkisi kendi başlarına. Onu da videoya alıp, izlettirdiler bize. Benzer bir video da Türkiye'de, deniz kenarında bir yerde çekmişler. Çok hoştu doğrusu. İkisi, yalnız başlarına çektikleri halay videoları. Neşe dolu, kahkaha dolu.

Serde öğretmenlik var ya, öğüt vermeden duramadım. Nişanlı gençleri karşıma alıp;
"gençler", dedim. " işte bu...
hayatta üretebildiğiniz iki şey çok önemli ;
birincisi, bu videolar, halaylar... yani mutluluklar,
ikincisi ise, düğünden sonra, bizlere hediye edeceğiniz yavrular, çocuklarınız.

Gerisi hikaye...

Çal-çaput, eşya, ve diğer eksiklikler için, kesinlikle birbirinize en ufak bir serzenişte dahi bulunmayın.

Mutluluk üretin, bir de sevimli çocuklar. Sizden beklentilerimiz bunlardır..."

Gençlerin gözlerinde de, benzer pırıltıları gördüm. Bu yönde adımlar atıyorlar. Atmaya da devam edecekler.

İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur.



Ramazan Işık













.

26 Ekim 2010 Salı

KANAAT ÖNDERİ

.

Son zamanlarda bir kanaat önderi'dir tutturulmuş gidiyor. Takıldım buna. "Kanaat önderi" nedir. Ne anlamalıyım bu iki kelimeden ve kavramdan. Düşünen her insan gibi, ben de bu konuyu irdelemeye çalıştım."Kanaat önderi" , nedir.

"Kanaat" kelimesini, düşünce, fikir olarak açıklıyor sözlükler. "Kanaat Önderi" ise, düşünce ve fikirde öncülük eden anlamına gelse gerek. Buradan şunu çıkarabiliriz; bir konuda, bizim bir düşünce üretmemize gerek yoktur. Kanaat önderlerinin düşüncelerine, söylediklerine bakmalıyız. Onlar ne diyorsa öyle davranmalıyız. Bu durumda kendi düşünme yeteneklerimizi çalıştırmamıza gerek yok. Nasıl olsa bizim adımıza düşünen insanlar var. Biz ona tabii olalım yeter. Düşünüp de neden zihnimizi yoralım ki. Kanaat önderi düşünsün. Milyonların düşünmesine ne gerek var. Kanaat Önderi sıfatlı bir kişi, zihnini yorup düşünsün, diğer insanlar rahat etsin, çiftiyle çubuğuyla uğraşsın.



Koyun sürülerinin de kanaat önderleri vardır. Sürünün bu önderleri, bazan sulak alanları bulurlar, tüm sürüyü oraya taşır, hem suyunu içirir, hem de çayırlarda bol bol otlanır, karnını doyurur. Böyle zamanlar, sürü önderi için de, sürü için de hayat çok güzeldir. Ama, bazan öyle bir durum doğar ki, bir ses, bir gürültü, sürüyü bir anda şaşkına çevirir, sürü panikler. Hep birden, kanaat önderinin arkasından koşmaya başlar. Kanaat önderi olan "baş koyun", kendisini uçurumdan atıverir, hiç düşünmeden tüm sürü de kanaat önderinin arkasından dooğru uçurumun dibine...



Allah bizi, kanaat önderlerinden korusun. Kendi başına düşünebilen, yorum yapabilen, insan olduğunun farkına varmış, bu erdemi yaşayabilen kişiler olduğumuz zaman, her birimiz bir "kanaat önderi" oluruz. Sürüler gibi güdülmekten kurtulur, kanaatlerimizi kendimiz oluştururuz.

Ramazan Işık

.

24 Eylül 2010 Cuma

TEREYAĞIMIZI KENDİMİZ YAPALIM


Bugün bambaşka bir konuya girelim. Herkes yemek yapıyor ya. Ben de gıda sektörüne el atıp, bu konuda birşeyler yazayım istedim.


Tereyağı her evde tüketilen, vazgeçilmez gıdalarımızdandır. Piyasadan alınan tereyağlar her zaman güvenilir olmayabiliyor. Tereyağı yapmanın bilinen yolu ; yağlı yoğurdu yayıkla yayıp, yüzüne biriken yağları almaktır. Bugün yaşamakta olduğumuz ortamlarda bu her zaman mümkün değildir.


Tereyağı yapmanın daha pratik bir yolu da süt kaymağından (krema) tereyağı yapmaktır.

Kaymak mandıralarda satılır. Fiyatı piyasada satılan tereyağlarına göre yarı yarıya ucuzdur. Büyük oranda da yağa dönüştüğü için çok ekonomiktir. Bir örnek verecek olursak; bendeniz sık sık uğramak durumunda olduğumuz ilçedeki mandıraların birinden, kilosunu 7 TL ye kaymak aldım. Bu kaymağın bir kilosundan yaklaşık 900 gram tereyağı çıkıyor. Hem katıksız, sağlıklı, güvenilir, hem de ekonomik.


Yapımı çok basittir. Mandıradan alacağınız kaymağı, buz dolabının alt kısmında bir gün bekletin. Bir leğen içinde mıncıklayın. Yağ oluşmaya başlayacaktır. Çok az miktarda su ise, leğenin tabanında birikecektir. Bu suyu bir kaba süzün. Süzdüğünüz bu suyu keklerinizde kullanabilirsiniz. Kalan yağı da topaçlar haline getirip, soğuk su ile yıkayın. Uzun süre saklayacağınız yağları % 1.5 oranında tuzlayabilirsiniz. Bir miktarını da tuzsuz olarak buzluğunuza koyup , zamanla çıkarıp sofraya getirebilirsiniz.
Ayrıca, eğer illa eski yayık yağı tadını arıyorum diyorsanız yapmanız gereken şey, aldığınız bu kaymağın içine biraz yoğurt katıp, yayıkta yayar gibi çalkalayıp işleme devam etmektir. O zaman elde edeceğiniz tat çok daha güzel olacaktır.
Tereyağı sıhhattir. Soframızdan eksik etmemeliyiz.


Afiyet olsun.


Ramazan Işık

15 Ağustos 2010 Pazar

ÇARIKLI ERKAN-I HARPLER

.


İnceden süzer seni. Dış görünüşüne bakınca hiçbir şeyden anlamazlar sanırsın. "Bir köylü parçası işte", der geçer bazıları. Okul yüzü de görmemiş. Ne anlar hayattan, dünyadan, bilimden, sanattan.

Yavaşça yanına yaklaşır, sezdirmeden. Seni gördüğü anda, sana ait bir yargıya varmış, giyiminden-kuşamından, duruşundan, bakışından notunu vermiştir kendince. Ona göre yaklaşır yanına. Sende bir boşluk sezdiyse, vay haline. Maskarası olursun, o birşeyden anlamadığını sandığın adamın. Şehirlerde pek göremezsin böylelerini. Kasketini de yan yatırır bazan. Öyle bir laf eder ki, cin çarpmışa dönersin. Kırk yıl düşünsen aklına gelmez. Hiçbir okul onların konuştuklarını öğretemez insana. Zeka gerekir, gözleme dayalı yorum yapmak için. Onlarda fazlasıyla vardır bu. Zaten hayatı gözlemle geçmiştir. Hayvanların davranışlarından başlamıştır gözlem yapmaya. Onu insan davranışlarına uyarlarlar. Verdiği örnekler de hayvan davranışlarının insana uyarlanmış şekilleridir.

Sözlükler; "ordu'nun savaşta nasıl teşkilatlanacağını belirleyen subaylar", olarak açıklar erkan-ı harp'i. Bugünkü adıyla kurmay subay' ların genel adıdır.Çarık ise, ayak boyundan biraz genişçe kesilmiş deri parçası ve onu bağlamak için, yine deriden şeritler halinde kesilmiş, bağcıktan oluşan ayak giysisidir.

Köye gelen yüksek dereceli bir memur, Mehmet ağa ile sohbete başlamış. Kendince O'nu aşağılayıp, takılmak istemiş; "yahu Mehmet Ağa, ben bu köylü milletine şaşıyorum", demiş. "Bu sizin kadınlarda, çalışa çalışa güzellik kalmamış, güneşten, tozdan ciltleri bozulmuş. Ahırlarda hayvanlarla fazla içli dışlılar, kokudan yanlarına yanaşılmaz olmuş. Bu durumda bu kadınlarla aynı yatağa nasıl giriyorsunuz", demiş.
Bizim çarıklı erkan-ı harp cevabı yapıştırmış. "Beyim", demiş, "ne yapalım, gerçekten biz de istemiyoruz , ama başka çaremiz yok, biz de sizin hanımları aklımıza getirip getirip giriyoruz yatağa", demiş.

Çarıklı Erkan-ı Harpler'le laf yarışına girilmez. Onlara çok takılınmaz.

Atatürk'ün bile bazı sorulara cevap vermekte zorlandığı anlar, bu insanlar karşısında yaşadığı anlardır.
Büyük Önder, Milli Mücadele sonuçlandıktan sonra, Mersin'de şehir turu yapıyor. Tur sırasında cadde üstündeki binaların kimlere ait olduğunu soruyor. Güzel binaların hemen hemen tamamının gayrimüslimlere ve yabancı uyruklu insanlara ait olduğunu öğrenince, oradakilere sormuş; "bunlar bu binalara sahip olurlarken sizler neredeydiniz, siz neden bu binalara sahip olmadınız". Orada bulunan bir Çarıklı Erkan-ı Harp, "Paşam, onlar bu binalara sahip olurken, biz yedi cephede savaşıyorduk", demiş.

Atatürk, daha sonraki zamanlarda çevresindekilere; "hayatta en zorlandığım anlardan biri, bu köylünün bana verdiği bu cevaptı", demiştir.

Çarıklı Erkan-ı Harp'ler bu ülkenin ortak akıl ve feraset abideleridir.

Ramazan Işık

.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

KENDİ İÇ GÖÇLERİMİZ

.


Çoğu zaman, yalnızlığı kalabalıklar içinde de yaşıyoruz. Bunu önlemek için göçler gerçekleştiriyoruz. Balyalarımızı hazırlamaya fırsat bulamadan, yola çıktığımız göçler.

Kendi iç göçlerimiz oluyor. Nereye gittiğimizi bilmeden. Belki bir gün doğru yere varırız düşüncesiyle yola çıktığımız iç göçlerimiz. Aradığımızı bulamazsak eğer, kim bilir belki de döner geri, eski köyümüze geliriz. Tabii köyümüz eski yerinde duruyorsa. Oraları da birileri harabeye çevirip, talan etmediyse. Oturulacak bir ev, girilecek bir gönül kaldıysa...



Geçmiş günlere dönmelerden alakoyamıyoruz kendimizi. Nedense, hep dönüp dönüp eskiyi hatırlıyoruz. Aslında, çoğu buruk , bazısı acı, bir kısmı hüzünlü, bazıları da sevinçli anlara. Ama hepsi kendi içinde özel, kendine has ve bir daha yaşanması imkansız günler onlar. "Gel, yeniden aynısını yaşa", deseler, mümkün değil, yeniden yaşayamazsın. Derler ya; "bir nehirde iki kere yıkanamazsın", diye, işte o misali. Bir daha yaşayamazsın geçenleri. Deseler ki; "hadi gel bazılarını yeniden yaşa..." Doğrusu, "aynı biçimde dönüp, yeniden yaşarım", diyeceğin de tartışmalıdır, o geçenleri. Bunca tecrübeden sonra, "o geçmiş yaşanmışlıkları yeniden yaşa" deseler, ancak başka bir şekliyle yaşamak isteyebilir insan. Yeni bakış açılarıyla oluşturduğu, tecrübeyle harmanladığı, çeşitli düşünce ve fikir kırıntılarıyla yoğurduğu başka bir şekliyle.



Gelecek hayallerimiz hiç bitmiyor. Oralara da göçler denkliyoruz. Geleceğe göçmek de farklı bir uyarlamasıdır düşünce dünyamızın. Yaşımız ne olursa olsun, geleceğe göç duygusu var olacak. Ama kendi iç göçlerimizden olan, geleceğe olan göçlerimiz bizi yaşama bağlıyor. Ümit oluşturuyor. Orda yeşeriyor umutlar, ordan güç alıp yeniden sarılıyoruz hayata. Yapacaklarımız hiç bitmiyor, kurgularımız.



An be an yaşadıklarımız ise anlık göçlerimizdir. Bir işin başındayken bir anda daha farklı bir işe geçiveriyoruz. Tercihlerimiz değişiveriyor bazan. Doğru yapıp yapmadığımızın üzerinde düşünmeden, "dal orta" giriveriyoruz olaylara. Biraz düşünüp , yorumlayıp, "saat değişebilsek", çok farklı sonuçlara varacağız belki de. Ama olmuyor işte. Duygularımızın peşinden koşup, sağlıklı yorumlar yapamayabiliyoruz bazan.

İç göçler kaçınılmaz. Ruh sağlığının da olumlu bir göstergesi galiba. Yeter ki tek yöne olmasın. Sadece geriye giden göçler , sadece geleceğe kurgulanmış hayaller veya sadece an be an değişen duygularla yaşanan göçler, pek de sağlıklı ruh halini göstermeyebilir. Bunların da bir dengesi olmalı. Her birinden azıcık bulunmalı, yemeklere atılan baharat misali. Belki bazısından biraz fazla, kimisinden daha az. Ama mutlaka hepsinden biraz.

Sağlıklı iç göçler diliyorum herkese.

Ramazan Işık

2 Ağustos 2010 Pazartesi

BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI

Gün olur sevinir insan, gün olur üzülür. Her günümüz birbirine uymaz. Ama istikrar diye de birşey vardır. Bir seviyesi olmalı yaşam denen bu yolculuğun, bir düzeyi. Saygı, sevgi elle tutulmaz, ama gerçekliği de kimse tarafından yadsınamaz. Olmazsa olmazıdır hayatın. Saygı bitti mi ilişkilerde, bağda biter insanlar arasında. Arkadaşlıklar böyledir. Akrabasından bile vaz geçer insanlar. Hatta, evliliklerin bozulması bundan değilmidir, sevgiye dayalı saygının bitmesi.



Batman denen bir ağırlık ölçüsü vardı. Büyük ölçekli ağırlık ölçümlerinde kullanılan bir ölçü biçimiydi. Sekiz kiloya "batman", denirdi. Bu kadar büyüklükte bir ağırlık demiri olmadığından da, bu seviyedeki ölçümler, ağırlığı sekiz kilo olan bir taşla yapılırdı.



Günün birinde, adına batman denen, sekiz kiloluk bu taş kaybolmuş. Sel ağzından gelmiş olan çakıl taşlarının arasına karışmış. Belli bir ölçüsü olan, düzenlenmiş şekli bulunan bu ölçü taşının, diğer çakıl taşlarından ayırt edilmesi imkansız hale gelmiş. O zaman Ata'lar durur mu, hemen kondurmuş lafını; "BATMAN ÇAĞALA (ÇAKIL'A) KARIŞTI", demiş.

Zamanla insanlar arasındaki ilişkiler de o düzeye inmiş ki, toplumda sözü dinlenir insan kalmamış. Büyük küçük belirsiz olmuş. Kimin ne söylediği anlaşılmaz olmuş. Günümüzde olduğu gibi.


Batman çağala karıştı.



Ramazan Işık

23 Temmuz 2010 Cuma

OKUNTU OĞLAĞI

Geçmişte yaşananlar geleceğe ışık tutar. Zaman, yaşam biçimlerini değiştiriyor. Geriye dönüp baktığımızda, anlatılanları dinlediğimizde, hoş aktarımlarla karşılaşıyoruz.Geçmişe dönüp gülümsüyor, nostalji yaşıyoruz.
Eski düğün adetleri bambaşkaydı. Bu konuda, köylerde yaşananların kendi içinde özellikleri vardı. Bir kişi oğlunu evlendireceği zaman, düğün tarihini belirler, eşini dostunu düğüne davet ederdi. Davet ederken, "okuntu" denen davetiye gönderirdi. Bu davetiye de davet ettiği kişinin önemine göre değişirdi. Sıradan kişilere, istikan denilen su bardağı, biraz önemli kişilere havlu, yörede çok hatırlı olarak tanınan kişilere ise elbiselik kumaş, gibi okuntular gönderilirdi.
Okuntu'yu alan kişi, kendisini "o düğün",e gitmeye zorunlu hisseder, bir şekilde bu davete katılırdı. Giderken de düğün sahibine bir hediye götürürdü. Bardak seviyesinde okuntu ile çağrılanlar, takı töreninde kendilerince bir miktar para takarak bu davete uyar, düğüne katılırlardı.
Havlu ve benzeri okuntu ile çağrılanlar, çoğunlukla çeyrek altın veya buna yakın bir takı ile karşılık verirlerdi davete.
Kendisine elbiselik kumaş ile davetiye gönderilenler, çok ağır misafir olduklarından, bu davete o derecede bir hediye ile karşılık vermek durumundaydılar. Genellikle bu da, bilezik şeklinde olurdu. Bileziklerin de kendi içinde, tel bilezik, burma bilezik gibi sınıflandırmaları olurdu. Misafirin ekonomik durumu, akrabalık derecesi ve toplumsal seviyesi bunun ölçüsünü belirlerdi.
Bu okuntularda okuntuya karşılık verenlerin bir kısmı, düğün sahibine verdiği önemi belirtmek için düğüne koç götürürdü. Bu üst seviyede bir değerdi. Bu işi o kadar abartanlar olurdu ki, bazan bir dana götürene bile rastlanırdı. Bu kişileri, düğün evine gelişlerinde davul- zurna büyükbir lütufla karşılar, karşılığında da bahşişini alırdı.
Okuntuya davar götürmek çok rastlanan bir durumdu. Bir koç, bir davar (keçi) yedeklemek (davarın boynundan tutup götürmek), akrabalar için çok onurlu bir iş'ti. O çağlarda köylerde her evin mutlaka en az otuz, kırk, bazı ailelerde yüzlerce (sürüyle) davarı olduğundan, bu düğünlere davar götürme işi, sıradan bir iş gibi olmuştu.
Yörede sık sık düğün olduğundan, hatırı sayılır kişiler bu düğünlerin her birine de davar yedeklemek durumunda kaldığından, götürülen davarların sürünün en çelimsiz davarlarını götürme işine kadar düşerdi.
Düğünlere götürülen bu zayıf ve çelimsiz davarlara, "Okuntu Oğlağı" denirdi.

Okuntu oğlağı deyimi gide gide şekil de değiştirdi. Bir kızı isteyen bazı gençlere sıfat olmaya başladı. Alımlı, boylu poslu,endamlı bir genç kızı, boyu kısa, çelimsiz bir oğlan istediği zaman kız; "hıh, o okuntu oğlağı kılıklı oğlan'a mı varacağım" , diye alay ederdi.

Kimse, "okuntu oğlağı kılıklı", deyimine muhatap olmasın.

Ramazan Işık

28 Haziran 2010 Pazartesi

EMEKLİ DE TATİL YAPAR (MIYMIŞ)

Ülkemizin üzücü gündemi ve kişisel yoğunluk, bizi çok gerdi. Bir süre dinlenmeye, ortam değiştirmeye ihtiyaç doğdu.
Blogdaşlarıma güzel günler dilerim.
Güz döneminde görüşmek üzere, sevgiler.

14 Haziran 2010 Pazartesi

MODİFİYEZEDE


Yeğenlerimden biri araba aldı. O'nunla ayrı şehirlerde yaşıyoruz, sık görüştüğümüz de söylenemez. Ama yaşam biçimini yakından takip ediyorum. Dolayısı ile alışkanlıklarını, zaaflarını ve tutkularını iyi bildiğimi sanıyorum. Yeğenimin en büyük tutkusu arabalar ve modifiye yapılmış arabaya binmek. Bu tutkusundan hareketle, gün geçmez ki arabasında bir değişiklik yapmasın. Önce jantlardan başladı değiştirmeye, çelik olmalıymış jantlar. Arkasından tamponlar, bir sürü kıvrımları olan tamponlar taktırdı arabasına. Camlar siyah film kaplanacak, içerisi görünmeyecek. O yetmedi, egzost çıkışı çift olmalıymış ve nikelajlı olacakmış. Ses sistemleri kurulacak. Arkada rüzgarlık olmazsa olmaz. Amortisörler indirilip, araba yere değecekmiş gibi bir hava verilecek ve daha bir sürü şey... Tüm bunları, onaylamadığım gibi, yapılanları bir tebessümle izlemekteydim. İçimden de, keşke bunu bu kadar abartmasa dediğim bir noktaya vardı iş. Trafikte yaşanan sorunlar ayrı bir cabası işin. Babası birkaç kez uyarmış, bu durumun uygun olmadığını, ama dinleyen kim. Gençlere söz geçirmek öyle kolay değil. İlla bir olay yaşayacaklar ki, büyüklerin ne demek istediklerini anlasınlar. Buna da deneyim deniyormuş.

Geçenlerde aldığım bir haber beni üzdü. Yeğenim, eşi ile birlikte giderken, arabanın motor kısmından dumanlar çıktığını görmüş. Durup kaputu açmış. Motorun bulunduğu bölümün yanmakta olduğunu görmüş. Yangın tüpü aramış, bulamamış. Yoldan geçenlerden yardım eden olmamış. İtfaiye gelip yangını söndürdüğünde, artık arabadan bir demir yığını kalmış geriye.

Haberi duyduğumuzda, doğal olarak ilk sorumuz, gençlerin sağlık durumları oldu, onlara birşey olmamış bereket.Eşinin ve kendisinin sağlıkları iyi. Geçmiş olsuna gittik. ”Sevgili yeğenim mal önemli değildir, çalışır yine alırsınız, ama bundan sonra, aman biraz dikkat”, deyip üzüntülerini paylaştık.

Arabanın durumuna gelince; Arabanın, modifiye sırasında bazı elektrik donanımlarında aşınmaya sebep olunmuş olabileceğini düşünüyorum. Elektrik kablolarından bazıları aşınmış ve yangın bu sebeple çıkmış olabilir. Bu aşamada, yeğenimle bu konuyu tartışmadım, ama olaya da çok üzüldüm. Arabanın kaskosu olmadığından bir hak talebinde de bulunamadılar.

Bir araç üretilirken çeşitli aşamalardan geçer. Birinci aşama tasarım ve planlamadır. Tasarım yapıldıktan ve bir sürü evrelerden geçtikten sonra üretim aşamasına gelinir. Üretimden sonra kurallarına uygun biçimde kullanım aşaması gelir. Gençler çoğunlukla bu kuralları göz ardı ediyor. Araç üzerinde, modifiye denilen değişikliklere gidiyorlar. Modifiye işlemi, o aracın tasarımcıları tarafından onaylanıp, teknik hesapları yapılarak uygulanmazsa, herkes kafasına göre araç üzerinde değişiklik yapmaya kalkarsa, bu olayda olduğu gibi, can sıkıcı durumlar ortaya çıkabiliyor. Özellikle otomobil üretiminde bu aşamalara çok dikkat edilir. Aracı kullanırken, araç için belirlenmiş, denenmiş kriter ve kurallara uymak gerekir. Burada denetim elemanlarına da önemli görevler düşüyor. Teknik şartlarına uymayan değişikler yapılmış araçların trafikte dolaşmasına izin verilmemelidir.

Gençler, aman dikkat !!!! Anlamsız bir zevk uğruna, sizin ve sevdiklerinizin hayatını tehlikeye atmayın. Modifiye denen, hiç de gereği olmayan işlerle uğraşmayın. Otomobilinizi fabrikasından çıktığı biçimi ile, orijinali nasılsa o şekilde kullanın. Bizim için hayatlarınız, modifiye edilmiş bir arabadan daha kıymetlidir.


Ramazan Işık
26.05.2010
Ankara

6 Haziran 2010 Pazar

HİŞŞŞŞT, HEEEEEY, AMCAAAAAA !!!!!!

Hişşşşşt, heeeey, amcaaaa !!!

Yaşlı adam, gürültülerin geldiği yana başını çevirip baktı. Sesler yolun karşı kıyısındaki demir parmaklıklı duvarın üstüne çıkmış olan bir grup çocuktan geliyordu. Çocuklar adama doğru hep bir ağızdan bağırışıyorlar, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey sesleri çıkarıp, alkış tutuyorlardı. Böylece adamın dikkatini çekiyorlardı.


Adamcağız bir an ne olduğunu şaşırdı. Çocuklardan tarafa bakıp, durumu anlamaya çalıştı. Yolda akan araba trafiği kesilince, çocuklara doğru yöneldi. Bağıran çocuklara yaklaşıtıkça, buranın bir ilköğretim okulu olduğunu, çocukların da, teneffüse çıkmış, arka bahçede gözlerden uzak, duvara tırmanmış, gelip geçen insanlara laf atan, yaramazlık yapan çocuklar olduğunu anladı. Duvara bitişik tek katlı bir yapı vardı. Arka duvarı görünen bu yapı, büyük ihtimalle, okulun kantini olmalıydı. Yarısı kantin duvarına, bir kısmı okulun bahçe duvarına, bazıları da demirlere tırmanmış bir sürü çocuk, adam yaklaştıkça daha da güçlü alkışlamaya başladılar.

Adam sakin, onlara doğru yönelip, O da çocuklar gibi kuvvetli bir alkışa başladı. Çocuklar bir an şaşaladılar, ama alkışlarına devam ettiler. Voooaahhh, yihiyuuuu, ohhhhooooo gibi sesler de aynı hızıyla sürüyordu. Adam duvarın dışında , çocuklar iç kısımda olmak üzere, bu hal bir süre devam etti.

Yaşlı adam alkışa devam ederken, çocukların her birinin gözlerinin içine, tek tek, uzunca sürelerle, dikkatle bakıyor, alkışına da devam ediyordu. Çocuklar durumda bir gariplik olduğunu anlamaya başladılar. Adam deli mi, numara mı yapıyor, yoksa ne yapmak istiyor, bir türlü anlam veremediler. Yavaş yavaş sesler kesildi, arkasından alkışlar. Adam, alkış ve gürültülerin yeterince kesildiğini anlayınca; hızını kestiği alkışına devam ederek, "aferin çocuklar, hepinize aferin", dedi. Çocuklar şaşkın, dikkat kesildiler. Adam, "annenize de aferin, babanıza, özellikle de öğretmenlerinize aferin", dedi.
"Sizi çok sevdim, sizleri böyle yetiştirdikleri için onları kutluyorum".
Çocuklarda bir durgunluk, arkasından çözülmeler başladı. Önce kız öğrenciler atladı duvardan. Demirdekiler de yavaş yavaş aşağıya inip, adama bakıyorlardı. Adam alkışa devam ediyor, çocukların gözlerine tek tek , uzun uzun bakıyordu. Bunlardan başka tek cümle söylemedi. Sadece baktı, alkışlamaya devam etti. Grup çözülmüş, köşeyi dönenler okula doğru yavaş yavaş ordan uzaklaşmaya başlamıştı. Karşılık vermeye çalışanları da, bazı öğrenciler çekip götürdü.

Adam, çocukların arkalarından bakarken, altıncı ya da yedinci sınıfta olduğu belli olan bir kız çocuğu geri geldi. Duvarın dibine doğru yaklaştı. Adamın gözlerinin içine dikkatle bakıp, ağlamaklı bir ses tonuyla, "ben anneme laf söyletmem, ben sizi anladım, lütfen, annemin beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", dedi.

Şaşkınlık adamdaydı, "annemin, beni iyi yetiştirdiğini söylediğiniz cümlenizi geri alın", !!! ???

Yaşlı adam, bu yavruya bir kez daha dikkatle baktı. O'nun ne kadar iyi bir insan, akıllı bir öğrenci, ama aynı zamanda da bir çocuk olduğunu, bu çocukta gördüğü cevheri; biraz önce onların kendisine yaptıkları gibi, ıslık çalıp, yihuuuuu, vaaauuoov, heeeey diye bağırarak çevresindeki insanlara anlatmak istedi. Şehrin bu caddesinde yürüyen insanlar, olanları ve hislerini bu çocukların diliyle onlara anlatmaya kalksaydı, anlarlarmıydı acaba...

"Bir denesem... ", dedi, kendi kendine. Durdu... "Aman, şimdi akıl hastanesinde odalardan biri boştur, orayı doldurmayayım", deyip vazgeçti.

Kız öğrenciye dönüp, "sen akıllı bir çocuksun,bundan sonra daha dikkatli davranacağına eminim, hoşça kal", dedi.

Ramazan Işık
25.05.2010
Ankara



30 Mayıs 2010 Pazar

BONCUK'LA HALLERİMİZ

İnsanlarda kişilik sapmaları oluyor, sıkıntıların getirdiği. Dertlerini unutmak için, çeşit çeşit işlerle uğraşanından tutun da, olmadık maceralara kalkışanına kadar. Kimisi hobi adına uçurumdan atlıyor, kimisi denizlerin dibine dalıyor. Gençliğinde özentiye kapılanlar sigaraya başlıyor, bazısı içkiye. Daha olmadı kumar düşkünleri peydah oluyor. Bazısı da ipin ucunu kaçırıp, madde bağımlısı oluyor. Hele şu futbol düşkünlerine
ne demeli. En yakın arkadaşını, sevdiğini bile kırıp dökenlere rastlanıyor bu uğurda, adam öldürmeye vardıranlar bile var bu işi.

Boncuk benim kedim. O'nunla özel hallerimiz var bizim. Bebekliğinden beri bizim yanımızda. Daha önceki yazılarımdan birinde, hayat hikayesini anlatmıştım. Şimdi de daha özel hallerini paylaşmak istiyorum.
Adeta konuşmaya başladı bizim tekir. Doğaldır ki, sadece benim anladığım bir dil bu. Mama isteyişi , su isteyişi, tuvalet ihtiyacını belirtmesi bambaşka hallerle ve seslerle oluyor. Gel dediğimde peşimden geliyor. Kızdığımı hemen anlayıp uzaklaşıyor. Eğer yüksek perdeden bir konuşma varsa evde, çok özel bir miyavlamayla bu konuşmanın bitirilmesi gerektiğini anlatıyor. Telefonla konuşmamızı istemiyor. Telefonla konuşmaya başladığımda koşup kucağıma geliyor, telefon tuttuğum bileğimden hafifçe ısırarak, bu konuşmayı sonlandırmamı istiyor. Flüt bile çaldırmıyor. Flüt sesini, ağlama sesine benzettiği kesin. Onun için ne zaman flüt çalsam, bıraktırmak için gelip bileklerime yapışıyor. Yat dediğimde sırt üstü yatıp, kendisini mıncıklamamı bekliyor. Mama dediğimde, durup yüzüme bakıyor, "beni al götür, mamamı yedir" dercesine bekliyor. Zaten mamayı da kendi başına yemiyor. İlla benim elimden yiyecek. Anlaşılacağı üzere, kuru ve markalı mama dışında mama yemiyor. Ettir, süttür, tavuktur, balıktır, hiçbir şeye bakmıyor. Koklamıyor bile. Böylesine garip bir hayvan. Suyu da özel olacak hanım kızın, hazır sulardan içiyor. Şehir suyu klorlu olduğu için ondan içmiyor. Ayrıca, bahar aylarından sonra oda sıcaklığındaki suyu da içmiyor. Buz dolabında soğutulmuş su ile aşlama yaparak veriyorum suyu. Ilık su içmiyor. O suyu hazırlarken etrafımda dönüşünü görseniz, tam film sahnesi.
Bu günlerde biraz tasalı. Kısırlaştırma ameliyatı oldu olalı, bahar ayları geldiği zaman yemeden içmeden kesiliyor. Zayıflıyor, halsizleşiyor. Bu durumu bizi üzüyor haliyle. Kendisi doğal yollarla içmediğinden, biz de süt şırınga ediyoruz ağzına. Biraz protein alsın diye de iki güne bir bıldırcın yumurtası karıştırıyoruz sütüne, zoraki içiriyoruz.
Ayrıca bizimle beraber yurdun dört bir yanını gezdi bu güne kadar. Ailenin bir ferdi oldu artık. Gittiğimiz yerlerdeki otel odalarında, O'na da özel köşe hazırlanıyor. Dışarıya çıkışlarımızda bizi bekleyişleri çok dokunuyor doğrusu. Ama çare yok. Bir yerlere bırakmamız imkansız. Zira O'nun dilinden bizden başkası anlayamaz.
Bahçedeki halleri ise bambaşka. Bahçede yaşadığı mutluluğu başka yerde bulamıyor. Otların arasında kuşlara sinmesi, ağaçlardan ağaçlara koşması bir harika. Bahçede gezerken yanımızdan hiç ayrılmıyor. Bahçenin en alt kısımlarına kadar illa yanımızda olacak. Bir de, biz dışarda asma altında otururken, asmanın gövdesinden tırmanıp, yaprakların içinde kaybolup, oradan bizi seyretmeye doyamıyor. Biz aşağıdan ayrılmazsak, o da akşama kadar orda uyuyor.

Tüm bunlar şaka gibi. Gençliğimde şöyle bir düşüncem vardı; Okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde, gazete haberlerinde bazı insanların hayvanları özel mamalarla beslediklerini duyar, izlerdim. Çok kızardım bu duruma, hayvanları sevmediğimden değil ama, o günün şartlarından. "Biz burada kalem, kitap bulamazken, insanlar hayvanları özel besinlerle besliyorlar", diye. Şimdi aynı duruma biz düştük. Bir kişilik sapmasıdır ki sormayın. Hakkında yazı bile yazıyorum.


Sabahın erken saatlerinde, baş ucuma gelip mırıltılı sesler çıkarıyor. Uyanmazsam, biryerleri tırmalamaya başlıyor. O şekilde de uyandıramazsa , bu sefer bileklerimden hafif hafif ısırarak beni uyandırıyor. Ne olacak, Boncuk Hanım doyurulacak. Suyu hazırlanacak. Balkon kapısı aralanıp, dışarıdaki kumuna gidecek.





Tüm bunlar hayra alamet mi bimiyorum. Yoksa madde bağımlıları gibi, bendeki bir tür eksen kayması mı.


Sonuçta yaşam denen şey, sevdiğiniz şeyleri yapmak sa, Boncuk'la bu hallerimizi seviyorum. Zaten çocukluğumdan beri, çeşitli aralıklarla kedilerim omuştur. Şimdi de abartılmış bir hali var bu işin. Bir tek kaygım var; kedilerin yaş sınırı on, on beş yıl civarında deniyor. Bizim boncuk yarı yaşına yaklaştı. Allah bize ömür verirse, Boncuk'u kaybetmeye nasıl dayanırım bilemiyorum.

Geçenlerde, O'nu bana getiren oğlumun , bu durumu düşünüp , gözlerinin nemlendiğini gördüm. Ben de ondan geri kalırmıyım.




Bize bir psikolog lazım. Çevresinde olan söylesin.





Ramazan Işık
21.05.2010
Ankara

25 Mayıs 2010 Salı

AMCAM ÇEŞMESİ

(Unutulmayan Fotoğraf Kareleri 2)

"Hocam", dedi,
"Biliyorum ki senin, İç Anadolu ile bağların kuvvetlidir. Oraları, zaman zaman gidip görmeden duramazsın. Yollarında yürümeden, dağlarında gezmeden, sularından içmeden edemezsin. Hele yemliğinden yemeden, madımak toplamadan, karamuk , böğürtlen, kuşburnu çalılarına dokunup, dikenlerini eline batıra batıra meyvelerini toplayıp, tadına bakmadan yapamazsın. Koyaklarından kar bulup, karlı pekmez yapmazsan, o yaz mevsimini yaşamış saymazsın. Yollarda çobanlara selam verip, çıkınlarındakileri senin de götürdüklerinle karıştırıp, paylaşmaya bayılırsın. Şelale başları bulup, sıçrayan sularında ıslanmak istersin. Dağ başında, taşların üstünde tek başına rüzgara, yağmura , kara karşı yıllarca dayanmış ardıç ağaçlarını seyre dalmaya doyamazsın".

Bunları söyleyen, zaman zaman özellerimizi paylaşıp, dertleşecek kadar yakınlaştığımız, köylerinde öğretmenlik yaptığım, köy ihtiyar heyetinde aza olarak bulunan Ali idi. Çocuğunu okutuyordum. Öğrencim o kadar başarılı bir öğrenciydi ki, geleceğinden çok ümitliydim bu gencin. Babası da ilgili bir veli idi. Dostluğumuzun verdiği yakınlaşma ile, bu çocuğun geleceği ile ilgili paylaşımlarımız oluyordu. Özellikle bu konularda, beni dikkatle dinlerdi.

"Hocam, sen Toroslar'ı Sertavul Geçidinden geçerek İç Anadolu'ya geçiyorsun. Bu geçitte, bildiğin gibi, AMCAM ÇESMESİ adında bir çeşme var. Tam torosların başında bulunan bu yerlere ben sık gidip gelemiyorum. Sana vasiyetimdir. Ne zaman bu geçitten geçersen, benim için de bu çeşmenin suyundan, avuç avuç iç. Sakın unutma, senden, Sertavul'dan her geçişinde bu sudan istiyorum".

Ali, bana bu vasiyeti bıraktığında, daha kırk yaşlarında yoktu. Ben köylerinden ayrıldıktan birkaç yıl sonra, Ali'nin vefaat haberini duydum. Çok üzüldüğümü söylemeye gerek yok sanırım. Ama bundan daha önemlisi, sık sık geçmek durumunda olduğum ve her seferinde mutlaka durup, suyundan doyasıya içtiğim, Amcam Çeşmesi'nden, bundan sonra nasıl su içebilecektim. Mut'tan Karaman'a geçerken, Torosların tam tepesinde akan bu kar suyundan, bundan sonra bir vasiyet olarak da içmek zorundaydım artık. Ve ne zaman bu çeşmeden su içsem, Ali'nin bana vasiyetini yaparken ki fotoğraf karesi, gözlerimin önüne gelir. İçtiğim su boğazımda düğümlenir.

Ali'yi anmadan geçemem O Çeşmeden. Her seferinde O'nun için de avuç avuç su içerim.
Geçenlerde yine o geçitten geçtim, senin deyiminle, "Amucam Çeşmesi"nde durdum, suyundan içtim ve yine seni andım aziz dostum.

Ruhun şad olsun.


Ramazan Işık
19.05.2010
Ankara




18 Mayıs 2010 Salı

BEDELİ ÖDENDİ



...Şehri yüksekten gören, lüks lokantanın balkon masasına, biri ileri, diğeri orta yaşlardaki iki adam, karşılıklı olarak oturdular. Uzun zamandır görüşmüyorlardı. Hem bu hasreti gidermek, hem de dertleşmek istediler biraz. Bu arada da, "bir şeyler yeriz", diye anlaştılar. Yemeklerini söyleyip, sohbete koyuldular. Yaşça genç olan; babasının son zamanlarını anlattı, birkaç yıl önce kaybettiği babasının. Yaşlı olan da, arkadaşı ile yaşadığı, eski müşterek hatıralarını tazeledi. Geçmiş günleri andı. Yemeklerini yediler. Genç adam garsona eliyle, "hesabı getirin", anlamında işaret etti. Garson geldi, genç adama doğru eğilip, "hesap ödendi efendim “, dedi. Genç dikkatle garsona bakıp, “kim ödedi” dercesine başını salladı. Garson, fark ettirmemeye çalışarak, yaşlı adamı gösterip, "beyefendi ödedi", dedi. Genç adam şaşırdı. Ne ara hesabı ödeyivermişti böyle. Dayanamadı, "amca, niye zahmet ettiniz, ben ödemek istiyordum hesabı”, dedi.
...Adamcağız başını yana eğip, “afiyet olsun evlat”, dedi.

...Genç adam, bu durumdan etkilenmişti.“Amca, size bir şey sormak istiyorum”, dedi.
... “Buyur evlat, sor”, dedi adam.
...“Bizim çağın gençleri ile, sizin aranızda çok büyük farklar görüyorum. Biz gençler, hayatı yorumlamada sizler gibi düşünemiyoruz. Bazı konularda, aldığımız kararlarda, özgür olmak istiyor, her şeyi kendi bildiğimiz gibi yapmak istiyoruz. "Bu benim kararım, istediğimi yapmalıyım", diye düşünüyoruz. Bir süre sonra dönüp baktığımızda, görüyoruz ki, sizin çağdan birinin söylediği, ama bizim uymadığımız noktaya gelmiş oluyoruz, bu nasıl oluyor”, dedi.

...Adam bu soru ile durgunlaştı, mahzun bir hal aldı. Gözleri hafiften buğulandı.
“Evlat”, diye söze başladı. “Bizim çağın şartları, sizinki ile karşılaştırılamaz. Bizim doğduğumuz, büyüdüğümüz ortamlar, çektiklerimiz çok farklı, sizinkiler farklı. Biz bedel ödedik. Ödediğimiz bedel; saçlarda ak, alınlarda kırışıklık, gözlerde gözlük, dişte protez, belde fıtık, dizde menisküs, bacakta varis ve sayamadığım daha bir sürü şey, bunların bedeli olarak bizim hayatımızdan alındı. Bunun sonucunda da olaylara nasıl bakacağımızı, bir adım sonrasında bizi nelerin beklediğini öğrendik", dedi.
"Bu öyle bir konu ki, konuşmakla bitmez. Ciltler dolusu kitapla anlatmak gerek. Neden gençlere sürekli olarak çok okumalısınız diyoruz. Yazılmış olanlar, çoğunlukla yaşanmışlıkların, hataların özetleridir. Okunsun ki, bu hatalar bir daha yapılmasın diyedir".

...“Bunun örneklerini tarihimize bakarak ta anlayabilirsin. Biz bu gün, bu topraklarda mutlu, huzurlu, güven içinde yaşıyorsak, bunun da bedeli ödendi. Çanakkale de , Dumlupınar'da, Sarıkamış'ta ve daha çok cephelerde; can olarak ödendi, kan olarak ödendi. Daha bıyıkları terlememiş gençlerin yavuklularına kavuşmadan dünyayı terk etmesiyle ödendi, babasız büyüyen yavrular olarak ödendi, dul kalan kadınlar, sürülememiş tarlalar, üreyememiş nesiller olarak ödendi.

...Halen de ödenmeye devam ediyor evlat. Bildiğin gibi, emperyalistlerin içimize soktuğu nifak tohumlarıyla mücadele için, bu bedel ödenmeye devam ediliyor.

..Dilerdim ki, bu bedeller, bu lokantada yediğimiz yemeğin bedeli kadar kolay ödenebilseydi. Para olarak, mal olarak ödenebilseydi. Ama, gördüğün gibi, bu iş o kadar kolay değil ". Deyip iç geçirdi.
Evlat,..."Hayatta kalıcı bir başarı yakalamak istiyorsan, bedelini ödemelisin. "

...Ramazan Işık
.

13 Mayıs 2010 Perşembe

UNUTULAMAYAN FOTOĞRAF KARELERİ


Hepimizin hafızasında unutulmaz kareler vardır, zaman zaman gözümüzün önüne gelen, olmadık yerlerde hatırladığımız. Kimisi yakınlarımıza aittir, kimisi arkadaşlarımıza, kimisi de çocukluğumuzun derinliklerinden kalma.


Şehrin kenar mahallelerinden birinde yaşıyor, merkezi yerdeki ortaokulda okuyordum. Haliyle mesafe uzaktı. Kış günlerinde otobüsle gidiyor, havalar güzelse, yürüyerek gidip geliyordum okula. Üç kilometre mesafeyi, sabah gidip, öğlen dönüyordum, hergün.
Okul yolumun üstünde, tren yolu ve tren istasyonu vardı. Yolun üçte bir kısmını geçtikten sonra ulaştığım tren garında, biraz dinlenirdim . Gar'ın yanında da, trenle taşınacak eşyaların konduğu depolar vardır. Depoların kapıları, yerden bir metre kadar yüksekliktedir, çift kanatlıdır, ve çok büyüktür, önünde de taşıma arabalarının gidip gelebileceği genişlikte yürüme platformu vardır. Bu platformun önlerine kamyonlar yanaşır, yükler doğrudan kamyonun içine, taşıma arabaları ile yüklenebilir.


Bir gün, okula gidip öğleye kadar okuduktan sonra, dönüş yolunda, yine tren istasyonundaki depoların yanından geçiyordum. Mevsim olarak, ilkbahar aylarından bir gündü. Öğle arası, yemek molası saatiydi. Antrepo büyüklüğüne yakın bir depo olan, Gar Deposu'nun kapılarından birinin önüne, yüksekliği bir metreyi geçen, büyük çuvallardan birkaç tanesi konmuştu. İçinde tahıl dolu olduğu belliydi. İşçilerden birisi, öğle arası molasını fırsat bilip, bu çuvalların üstüne kıvrılmış yatıyordu. Hava oldukça ılımandı. Belli ki, sabahtan beri çalışıp yorulmuş, yorgunluğunu atmak için de, bu çuvalların üstünde uyuya kalmıştı.

Unutamadığım, hafızamdaki fotoğraf karesi de, tam burada oluştu işte.
İşçi öyle yorulmuş ki , öğle yemeğini bile yemeye fırsat bulamadan, uyuya kalmıştı. Öğle yemeği, baş ucunda duruyordu. Bir gazete kağıdının arasında, yenmek üzere çuvalların üstüne hazırlanmış, iki domates, bir salatalık ve yarım somun ekmek, yanında da bir cımcık tuz.
O kadar canım çekti ki, bu domates, ekmek ve salatalığı, adeta hafızama kazındı, dövme yaptırmış gibi.

O gün bu gün, unutamadığım bu fotoğraf karesini, çok yorumlamaya çalışmışımdır.

İşçinin bu yorgun hali mi bana dokunmuştur da, bu kareyi unutamamışımdır, öğlen vakti ben de aç olduğum için, bu yiyecekler bana çok mu çekici gelmişti de, ondan mı unutamamıştım, yoksa baharın ilk günlerinde, o yıllarda, daha mevsiminin yeni gelmekte olduğundan, şimdiki gibi kış aylarında bulunmayan domates ve salatalık, bana çocuk duygularımla çok mu çekici gelmişti, bilemiyorum.

Galiba bunların üçünün de birleşimi olsa gerek, bu fotoğraf karesini unutamayışım.

Gün gelir, yemek üzere elime bir domates alırsam, veya bir salatalık, aklıma o işçi gelir. Boğazımda düğümlenir lokmalar. Geçmişte gezinir, dönerim an be an. Bazan yüzümde oluşan duygusallığı karşımdakiler de farkeder. Sanırım, "bizim hoca gene nerelerde acaba", diye gülümsemekten kendilerini alamazlar.

Toplumda saf ve deli zannettiklerimizin, zaman zaman nerelere gidip geldiklerini farkedebiliyormuyuz.

Ne mutlu, dostlarıyla beraberken , o an O'nun nerelere gidip geldiğini anlayabilenlere.

Gönül dostları, tam da onlardır.


Ramazan Işık
13.05.2005
Ankara

7 Mayıs 2010 Cuma

KENDİ HAPİSHANELERİMİZ


Evimiz, hapishanemiz olur bazen. Kendi kendimize oluşturduğumuz hapishanemiz. Hayata küskünlüklerimizin acısını, sanki birilerinden çıkaracakmışçasına oluştururuz bu hapishaneleri.

Oturma odamızdan çıkmak istemeyiz. Hatta oturduğumuz koltuk bile bellidir. Öylesine bellidir ki, adı konulmamış bir sahiplikle, bizden başka kimse oturmaz ona. Biz de, otura otura, “gurk basar, cülük çıkarırız”, diğer odalarda neler olduğundan habersiz.

Atölyemizin kapısını kapar, duvarlarına izolasyon çekeriz, sesler girmesin diye. Kulaklarımıza tıkaç tıkamadığımız kalır. Komşuda neler oluyor, duymak istemeyiz.

Bilgisayarımız sığınağımız olur. Kapalı tuttuğumuz kapılarımıza inat. Sanal’da dünyaları tanımaya çalışırız, yeni pencerelerden. Buraların da, daha beter hapishaneler olduğundan haberimiz yoktur, çoğu zaman. Oysa dışarısı günlük güneşlik, ağaçlar çiçek yığını, kuşlar cıvıl cıvıl, arılar vızır vızır, çocuklar koşuyor neşeli.

Beynimizi kapatırız dünyaya, ölüme çok yakın olduğumuz andır artık. En kötüsü de budur. Beyin ölümünden bir önceki hal, “beynimizi kapatmak” tır.

Beynimizi kapatmayalım, ki, bilgisayarımız, çalışma ofisimiz, odalarımız, evlerimiz hapishanelerimiz olmasın. Yeryüzünü büyük bir hapishaneye çevirmeyelim. Dışarıya çıkalım biraz, cıvıl cıvıl doğa'ya, kırlara, denize, dağa, ovaya. Pınar başları bulalım, kaynak suları. Derler ya; "kırk pınardan su içen, ölümsüzlüğü yakalarmış". Kırk pınar bulup, suyundan içelim.

Beynimiz açık olsun, hapishaneler kapalı.



Ramazan Işık

24.04.2010
Mersin

3 Mayıs 2010 Pazartesi

MERSİNDE BAHAR OLUNCA


MERSİNDE BAHAR OLUNCA

Mersin’de bahar olunca,
Gül olur, gülşen olur.
Mersin’de bahar olunca,
Garip gönlüm şen olur.

Güneş, bir başka vurur pencereme,
Mersin’de bahar olunca.

Toros’lar konuşmak ister kendi dilince,
Kuşların sesinden.
Tekir kedim Boncuk bile
yerinde duramaz,
Sahile koşmak ister,
Mersin’de bahar olunca.

Deniz, cam gibidir sabahları,
Geceleyin yakamozlar gamsız.
Gökyüzü masmavi,
Sandallar bağımsız,
Zincir tanımaz duygular,
Mersin’de bahar olunca.


Ramazan Işık
24.04.2010
Mersin

30 Nisan 2010 Cuma

BİLDİĞİ PİŞİRDİĞİNE YETMEZ


...İçeriye hırsla girdi. Çok şaşkındı. Bir türlü anlam veremedi duyduklarına. "Böyle de olur mu canım...", dedi. "Bu kadar da cahillik olmaaaz, insan biraz çevresine bakar, bunlarda hiç mi akıl, hiç mi feraset yok", diye yüksek sesle çıkıştı çevresindekilere.

...Söylene söylene evin içinde dolaşmaya, kafasındakileri toparlamaya çalıştı. Bir türlü düşüncelerini bir noktada birleştiremiyordu...."Bu kadar olmaaz...,bu cahillik nereye kadar, basit bir şey için yuva yıkılmaaaz..."

...Bu sözlere sebep, oğlunun biraz önce gelip, sedire oturup, "ana, dayanamıyorum artık, boşadım", demesiydi. Elini alnına koydu. Başı çatlayacak gibi oldu. Eskilerin, "inme indi" dedikleri şey mi oluyordu ne. Gözleri kan çanağına döndü. Kendi yaşantısı geçti gözlerinin önünden..., çocukluğu..., gençliği....

...Savaş yıllarının etkisi, memleketin üstünden gitmemişti daha. Bir kara bulut gibi çöken kıtlık yılları, arkasından gelen yoksulluk. Çavdar ekmeğini bulanlar şanslıydı. Arpa ve yulaftan un yapıp yiyenler çoktu. Buğday unu lükstü. Ekmeğin içine katık bulmak öncelik değildi. Unun varsa, gerisi kolaydı. Dağda ot mu yok, toplarsın, doğrarsın, hamurun içine koyar, sac böreği yaparsın, biraz patates, biraz soğan da karıştırabilirsen, değme keyfine.

...Gaz yağı bulmak çok zordu. Bir teneke gaz yağı alabilmek, ancak memurlara, köyün ileri gelenlerine ve biraz da şehirde dayısı olanlara mahsustu. Diğerleri ancak binlik şişelerde (1 litre) alıyorlardı gazı, o da ayda bir. İdareli kullanmazsan yetmiyordu. Gaz lambaları da numaralıydı. Beş numaralı lamba çok yakıyordu. Onu ancak memurlar, zenginler, durumu iyi olanlar kullanabiliyordu. Diğer köylüler, daha küçük numaralı olanlarını, o da olmazsa, idare denen aydınlatma aracını yakıyorlardı. Bazan ocakta yanan ateş, idare'ye bile gerek kalmadan ortalığı aydınlatıyordu. Böylece, alınan gaz yağı, uzun süre yetiyordu.

...Bunları düşününce, başı daha fazla dönmeye başladı. "Bunlara ne oluyor, biz neler çektik, ekmek bulsak katık yoktu, katık bulsak ekmek yoktu, otursunlar oturdukları yerde, ne var şimdi..., bulmuşlarda bunuyorlar", diye gürledi.

...Oğlunu çağırdı, bu güne kadar kendisinden görülmedik yükseklikte bir ses tonuyla,"Senin bildiğin pişirdiğine yetmez", dedi. "Hemen, yarın sabah gidip karını al, evine götür, sizin bu dert saydığınız şeyler, bizim yaşadıklarımızın yanında çerez olmaz, açtırma benim bayramlık ağzımı, yoksa ben yapacağımı bilirim", dedi.

...Oğlan anasından böylesine bir tepki beklemiyordu. Eskiden, anasının da, bazı konularda karısına kızdığını duymuştu. Sanıyordu ki; bu boşama işinde de ona arka çıkıp, destek olacak. Ama böyle olmadı. Anası, o kadar sert tepki gösterdi ki, karşısında tek bir kelime bile edemedi. "Ama ana...", diyecek oldu, anası, "hayır, hiç konuşma, dediğimi yapacaksın, yarın sabah erkenden gidip, karını alıp, doooğru evinin yolunu tutacaksın, buraya filan da getireyim deme", dedi.

...Genç Adam, kös kös yerinde kala kaldı. Boynunu büktü, "peki ana", dedi ister istemez.

...Kızlar, evin diğer odasında, ağabeyleri ile analarının konuşmalarını dinliyorlar, şaşkın bekliyorlardı. Anaları oturdukları odaya geldiğinde, "ana, ne olmuş ki, ağabeyimiz yengemize neden kızmış", dediler. Soru soran kızlar, evlenme çağına gelmiş, genç kızlardı.

...Anaları kızlara baktı, "ağabeyinizi bilmiyormusunuz, deli oğlan işte, çocukluğundan beri böyle, her işte acele eder. Ben oğlumu bilirim, sorsan incir çekirdeğini doldurmaz, onun için sormadım bile", dedi. Kızlar, analarını tanıdıklarından üstelemediler. O sormadan bir iş yapmazdı, ama belli ki önemli birşey değildi ve onlara söylemiyordu.

...Genç adam, sabah olunca , diğer köyün yolunu tuttu, karısını kayınbabasının evinden aldı, ordan da şehrin yolunu.

...Birkaç yıl sonra, hizmetli olarak çalıştığı kurumun bahçesinde otururken, düşünceye daldı, eski günlere gitti. Kendi kendine , "ya", dedi boynunu büküp, "o gün, anam bana kızıp, karıma yollamasaydı, bugün ne halde olurdum. Severek, isteyerek evlendiğim karımı, bir sinir anında, az daha kaybedecektim. Çocuklarım annesiz kalacaktı, yuh bana…".

...Pişmanlığını, kendi kendine itiraf ediyor, ama erkeklik gururu, bunu karısına ifade etmeye elvermiyordu.

...Ramazan Işık

.

23 Nisan 2010 Cuma

GELECEĞE BAKMAK


.. .Geleceğe sevgiyle ve umutla bakmak nasıl mümkün olur.
Bu sorunun cevabını bulmak, o kadar da zor olmasa gerek.
Bu cevabı bulmak için, yapmamız gereken, sadece çevremize bakmaktır.

... Bu hafta çocuk haftası.

... Çevremizde, çocuklar cıvıl cıvıl. Riyasız, yalansız bir dünyaları var.
Onlardan birini bulun. Çevrenizde mutlaka vardır. Çocuğunuz, torununuz, komşunuzun yavrusu. Daha olmadı, çocuk yuvasına gidin. Hangi çocuğu bulabilirseniz onun, özellikle de ve mümkünse babası olmayan bir yavrunun ellerini, avucunuza alın. İşte o zaman, geleceğin ellerinden tuttunuz demektir. Avucunuzun içine bakın. Gelecek orada duruyor.

...Hayalleriniz, ümitleriniz, sevginiz, hayata dair ne kadar düşünceniz varsa, avuçlarınızın içindedir artık. Uzaklarda aramaya gerek yok.

...Hayatta ne kadar zorlukla karşılaşırsanız karşılaşın, birgün bu zorluklar aşılacaktır. Karamsarlığa asla kapılmayın. Ama geleceğe, sevgiyle ve ümitle bakmaktan da geri kalmayın.
...Geleceğin ellerinden tutun, bir yavrunun ellerinden. Özellikle de babasını kaybetmiş bir yavrunun ellerinden tutun.

...Bugün 23 nisan, neşe doluyor insan.

...Ramazan Işık

.

7 Nisan 2010 Çarşamba

GÖNLÜN KIRILIR


GÖNLÜN KIRILIR

Attığın taş yerini bulmazsa,
Gönlün kırılır.
Ok hedefi vurmazsa,
Gönlün kırılır...

Açmazların vardır,
Kapalı kutularda,
Çilingir bulamazsın,
Gönlün kırılır…

Bir tabura DUR, dersin
durur.
Yüreğine söz geçiremezsin,
Gönlün kırılır…

Gönlün kırılır,
Yağan yağmura,
Esen rüzgara.

Bir ışık ararsın, bulamazsın.
Güneşe bile,
Gönlün kırılır.

Kabusun olur geceler,
Karanlık dehlizlere dalarsın,
Çıkmaz sokaklarda,
Gönlün kırılır…

Ramazan Işık
08.04.2010
Ankara

3 Nisan 2010 Cumartesi

GELECEĞE BİR OK ATSAM

...
Torunum Yiğit Kaan'a
.
Geleceğe bir ok atsam,
Yayımı gergin yapıp.

Arkasından koşsam,
Yolumdan sapıp.

Ok benden hızlı,
Yakalamam imkansız.

Bir ata binsem,
Küheylan olsa.

Yapışsam yelesine,
Yol alsam dört nala,
Uzak hedeflere doğru.

Ok, daha da hızlanıyor sanki...

Aslında, hızlanan ok değil,
Bizde takat kalmıyor belli....

Dizde derman,
Gözde fer,
Küheylanda nefer kalmamış.

Koş Yiğit'im,
Bul,
Getir o, Gümüş Temrenli Ok'u.

Oku yiğidim,
Üstünde yazanları oku.

Değmeden canlara,
Kanatmadan tenleri,
Getir onu.

Küheylan çatlamasın,
Analar ağlamasın,
Gelecek kararmasın...

Bul, getir O'nu.

Ramazan Işık
03.04.2010
Ankara

.

27 Mart 2010 Cumartesi

BLOGLARDA BİR KLASiK OLUŞUYOR (SANAL RÖPORTAJ)

Blogdaşım sevgili "SİYAH KELEBEK", blogunda röportajlar yapıyor. Blogların doğuşu, gelişmesi ve ileride bu günleri merak edecekler için, bir klasik niteliği taşıyacak bu çalışma, faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Bunlardan yedincisini bendenizle yapıp yayınladı. O'nun izni ile, ben de burada yayınlıyorum. Umarım beğenirsiniz.





SANAL RÖPORTAJ DA 7. KONUĞUM SİZLERLE.
yazar SİYAH KELEBEK zaman: Cuma, Mart 26, 2010 Etiketler:
Bir Sanal Röportaj dan bu haftada hepinize merhabalar. Değerli blog yazarları ile söyleşilerimize devam ediyoruz. Benim açımdan herşey yolunda gidiyor. Röpotajlarımı katılımcılar sayesinde zamanında yayınlamanın mutluluğunu yaşıyorum.Bu hafta değerli bir Öğretmeni ve değerli bir büyüğü burada ağırlamaktan onur duyacağım. ''Hayata dair'' bloguyla Sayın Ramazan Işık Beyefendi bizlerle.


SYK Değerli Öğretmenim ve değerli büyüğüm öncelikle hoşgeldiniz. Şeref verdiniz. Davetimi kırmadığınız için çok teşekkür ederim. Öncelikle nasılsınız?


R.I:Blog Dünyasının, “Kanat sesleri ile biryerlerden bizlere seslenen”i,Sevgili Siyah Kelebek,hoş bulduk.O şeref bendenize ait.Sizin gibi bir insanın, nazik davetini, Kabul etmemek mümkün mü.Nasılsınız sorusuna, genellikle iyiyim demek adettendir.Ama ben bunu gerçekten gönülden söylüyorum.İyiyim,teşekkür ederim.


SYK: Sohbete başlamadan önce güzel bir motivasyıon oldu bu güzel cümleler Çok teşekkür ederim İyi olmanıza ayrıca çok sevindim Her daim iyi olunuz İnşallah.Sohbetimize başlarken. Bize, okuyuculara, sizi daha yakından tanımak isteyenlere biraz kendinizden bahseder misiniz?


R.I:Bana,”kendinizden bahsedermisiniz”,derseniz, yandınız.Zira anlatacaklarım ömrüme de sığmaz.Ama kısaca özetlemeye çalışayım.Aslında kendimi “Benim Darbelerim”adındaki yazımda, çok kısaca özetlemeye çalıştım.Eğer uygunsa,bu yazının buradan adresini de vermek isterim. http://rmazan.blogspot.com/2009_07_01_archive.htmlKış aylarını geçirmek ve ekmek parası kazanmak üzere,Çukurova’da bir köye çalışmaya gitmiş bir ailenin,huğ(sazdan,samandan ev) da dünyaya gelmiş bir üyesiyim.Ramazan ayında doğduğum için,babam adımı Ramazan koymuş,ama yirmibeş gün beraber yaşayabilmişiz.Bayramın ikinci günü, daha on dokuz yaşında vefaat etmiş.Böyle başlayan bir hayattan,bugün geride,mücadelelerle geçmiş,inişli-çıkışlı, orta yaşın üstüne geçmiş bir ömür,otuz yıllık eğitimcilik,emeklilik,emekli öğretmen bir eş,iki oğlan evladı,dünya tatlısı,güzeller güzeli bir gelin,veeee “hayatın anlamı”nı O’nun sayesinde yeniden keşfettiğim,şimdi ana sınıfı öğrencisi olan bir torun.Sevginin,varlığın temeli olduğuna inanıyorum.İnsanları seviyorum.Tüm canlıları seviyorum.En zor anlarımda bile,kimseye karşı en ufak bir kin gütmedim.Hayatta en sevmediğim şey riyadır.Hobilerim;sanatın her alanını ilgi ile izlerim.Sanat adına yapılmış,yazılmış,üretilmiş her şey değerlidir benim için.Kendimce alacağımı alırım.Beğenip beğenmemek diye birşey yoktur.Ağaç dikmek,fidan üretmek diğer hobilerim arasındadır.Onların büyümesi,üretmesi doyumsuz mutluluk veriyor bana.Fobim,yok gibi birşeydir.Var ise de,şu anda hatırlamıyorum.Çocuklar tutkumdur,o sebeple otuz yıl,mesleğimi severek yaptım.Şimdilik bu kadar yeter sanırım.


SYK: Kendinizi Çok güzel tanıttınız. Sizi tanımak beni bir kez daha mutlu etti.Ramazan Işık/Hayat'a Dair Blogunuzu elimden gelidiğinice takip ediyorum. Bize biraz da blogunuzu tanıtır mısınız? R.I:Aslında blog baştan kendini tanımlıyor.”Hayat bir karalama defteri gibidir,biz de biraz karalayıp gideceğiz.Bloga, “benim blogum”, demek yanlış olur diye düşünüyorum.Zira herkesten bir parça var orda.


SYK: Blog yazmaya ilk ne zaman başladınız? Blog yazmak sizin için ne ifade ediyor.?


R.I:Bendeniz, eskiden beri yazı yazmayı seven bir kişiyim.Yazılarımı,bilgisayarların olmadığı zamanlarda dosyalarda biriktiriyordum.Bilgisayarlar çıktıktan sonra,bilgisayarlarda yazmaya başladım,dosyalara.Bloglar çıktıktan sonar da, bloglarda yazmaya ve eski yazıları da paylaşmaya başladım.


SYK: Blog yazmanın ve paylaşmanın size ne gibi getirisi oldu? Blog yazdığınız ilk günü ve şimdiyi düşündüğünüzde kendinizde gördüğünüz önemli değişiklikler var mı?


R.I:Yaşanmışlıklar bizimle gitmemeli.Nasıl ki biz,dün yaşananları merak ediyorsak,bizden sonrakiler de,bugün yaşananları merak edecekler.Onların bu meraklarını gidermek adına girdim bu blog işine J. Bloglarda yazmak güzel bir aktivite.Blog paylaşımlarının bana kazandırdıklarına gelince;eğitimin, yaşamın her evresinde gerekli olduğunu düşünen birisi olarak,sürekli birşeyler öğrendiğime inanıyorum.Bedenen,ekonomik olarak,kafa olarak,ulaşamayacağım dünyaları,evimde,odamda,çalışma masamın üstünde izliyorum.Bundan güzel ne olabilir.Bir sürü dost edindim ayrıca.Bu kazanımı ise hiçbirşeyle ölçemem.


SYK: Gerçekten çok doğru bir tespit .Gerçek hayatta ulaşamadığımızı dünyalara kendi evimizde masa başında ulaşıyoruz. Gerçekten de müthiş güzel bir olanak bizler için. Blogunuzda bazen anılarınızı, bazen eğitsel yazılarınızı, bazen şiirlerinizi okuyoruz. Yazmak isteyipte yazamadığınız üzerinde çalıştığınız, bir yazı tarzı var mı?


R.I:Blogu kurarken bu konuyu düşündüm.Mevcut yazılardan hangisine dönük bir kurgulama olsun diye.Gördüm ki, başlık sayısı çok.Birkaç blog açsam,onun da takibi,düzenlemesi zor.Onun için ben de genel bir blog içinde çeşitlemeler yapıyorum.Tek düzelikten sıkılırım zaten.Hayatım da böyle geçti.Birkaç işi, aynı anda yapmak,hiç birini de aksatmadan bitirmek isterim.Yazmak istediğim farklı şeyler var,ama bunlardan bazıları sayıca daha küçük çevrelere sesleniyor ve kapsam olarak daha dar olabilir.Onun için, blogda daha genele hitap ettiğini düşündüklerime yer veriyorum.


SYK: Görsel ve basılı yayında, Takip ettiğiniz ve beğendiğiniz bir yazar var mı? bizimle paylaşırmısınız?


R.I:Görsel ve yazılı basını, günlük olarak takip etmeye çalışıyorum.Öteden beri, severek takip ettiğim yazarlar olmuştur.Bunlar,zaman içinde değişiklik te göstermiştir.Bu bakımdan,gerçekten “bir veya birkaç yazara angaje değilim”, desem meramımı anlatmış olurmuyum bilmem.


SYK: Anlıyorum.Siz en çok hangi tarz blogları takip ediyorsunuz?


R.I: Bloglar konusunda belli bir tarzım yok desem yeri.Eğitimci olarak,eğitim blogları önceliğim,bunların yanında,sanat,edebiyat,şiir ile ilgili blogları takip ediyorum.Ama örneğin, arıcılık çok merak ettiğim bir dünyadır.Ebru sanatı,tiyatro,müzik(özellikle otantik halk müziği)takip ettiğim bloglardır.Ayrımım yoktur.Seyahat örneğin,fotoğraf,ne bileyim,çok.Hangi birini sayayım ki…


SYK: Blog yazarlığı sizce bir meslek olabilir mi? Blog yazarlığında ilerleme artış hakkında neler söylemek istersiniz.? Mesela siz gerçek bir yazar olmayı ister miydiniz?


R.I:Blog yazarlığının bir meslek olacağını pek sanmıyorum.Ama bloglarda yazanlar içinden, yazarlar çıkabilir.Ama buna rağmen,geleceğin ne getireceği belli olmaz.Yeni bir gelişme,benim bu sözlerimi geçersiz kılabilir.Gerçek yazar kimdir;Aslında bazı şeyleri gözümüzde pek büyüttüğümüz oluyor.Örneğin,yazdığı yazılarla,bloglarda “gerçek yazar”, sandıklarımızdan çok daha güzellerini yazanlar var.Bu bağlamda, yazdıklarımızın “gerçek yazarlardan” pek de farklı olmadığını düşünüyorum.


SYK: Söylediklerinize tamamen katılıyorum. Hayat,bir karalama defteri gibidir,biz de biraz karalayıp gideceğiz.Blogunuza ilk geldiğim gün bu söz çok ilgimi çekmişti. Sizin yaşam boyunca kaç Hayat defteriniz oldu. Hayat defterinize karaladığınız ama bloga aktaramadığınız hikayeleriniz var mı? eğer var ise, bunları paylaşmayı düşünür müsünüz?


R.I:Bana göre, insanın bir hayat defteri olur.İkincisi mümkün değildir.Ama bu defterin sayfalarının ne kadarını diğer insanlara açar,okutur,paylaşır,işte bu belli olmaz.Bloga aktaramadığım sayfalar, elbette vardır.Her insanın paylaşamayacakları,özelleri vardır sanıyorum.Ama ben yeterince açık olduğumu,çok azı dışında,paylaşmayacağım pek birşey kalmadığını sanıyorum.


SYK: Blogunuza yeteri kadar vakit ayırıyor musunuz? Kendi özel hayatınızda Hobileriniz nelerdir?


R.I:Oldukça zaman ayırıyorum.Seyahat,bahçe işleri,torunumun eğitimi,ailem,günlük spor ve yürüyüşler dışında,konferanslar,sergiler,kitapcıları gezmek,hobilerim.Elbette yaz aylarında yüzmek.


SYK: Zamanınızı dolu dolu geçirmeniz çok güzel.Ramazan Işık'ın bundan sonra ki hayatında ,hayata geçirmeyi istediği hayalleri planları var mı? Paylaşır mısınız?


R.I:Hayallerimin, planlarımın bir kısmını gerçekleştirdim diyebilirim.Hayaller bitmez elbette,gün be gün gelişir ve yenilenir.Zaman da öyle gösteriyor.Torunumun iyi bir eğitim alıp,hayata atıldığını görmek en büyük hayalim elbette.(Hedefi uzak koyalım ki,geleceği garantiye alalım.Erken hedef koyarsak,çabuk gitmemiz gerekebilir.)


S:Y:K: Güzel bir söz Yeni bir şey daha öğrenmenin mutluluğunuz yaşıyorum.Blogunuzun yeterli okuyucu kitlesine ulaştığına inanıyor musunuz? Bloglarımızın daha fazla okunmasını sağlamak için neler yapmalıyız? Bir fikriniz var ise paylaşmak ister misiniz?


R.I:Blogda yazmaya başladığımda,beni çok kişi okuyacak diye bir düşüncem yoktuBenden sonrakilere,birşeyler bırakmak istedim.Bildiklerim torunlarıma kalsın istedim.Sonra dostluklar gelişmeye başlayınca,bu alanın da farklı bir dünya olduğunu keşfettim. Çok okunmak için kaygı duymamak gerektiğini düşünüyorum.Ticari bir kaygımız da olmadığına gore…Biz üretip bloga atalım,gerisi ilgilenen dostlara,okuyuculara ve gelecek kuşaklarda,araştırmacılara kalmış…


SYK: İleride başka bir blog açsanız konusu ne olurdu. Planlarınız arasında yeni bir blog var mı?


R.I:Şimdilik başka blog açmayı düşünmüyorum.Çok sayıda blog açmış arkadaşları takip etmekte zorlanıyorum.Onun için, tek blogda kalmaktan yanayım.


SYK: Efendim Sohbetimizin sonuna yaklaşırken, Biz blog yazarlara bir mesajınız olacak mı?


R.I:Sevgi ve dostluğun her yana hakim olmasını diliyorum.Güzel ülkemin geleceğinin aydınlık olmasını istiyorum.Blog yazarlarının bu dileklerimin gerçekleşmesinde büyük pay sahibi olabileceklerini söylüyorum.Onun için,var güçleri ile çalışsınlar,üretsinler.Özellikle, politikacılara meydanı bırakmasınlar.


SYK: Son olarak söyleşimiz hakkında da bir kaç söz alabilirmiyim sizden?


R.I:Sevgili Siyah Kelebek,öyle sevimli bir adınız var ki.Kelebekler,bildiğimiz gibi yeryüzünün süsüdür.Allah onları sanki yeryüzünü süslesinler diye yaratmış gibidir.Bence siz de blog dünyasının süsüsünüz.Bu süsün dili hiç susmasın,yuvasında sevdikleri ile mutlu uçsun uçsun uçsun.Biz de onun uçuşlarını, sevgiyle izleyelim.


SYK: Ne kadar sözler bunlar.Çok teşekkür ederim. İnşallah hepimizi mutlu olalım ve bu güzlliği paylaşalım.Efendim öncelikle konuğum olmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Değerli katılımınız beni fazlasıyla onore etti. Değerli cevaplarınızla ve değerli kişiliğinizle bloguma renk kattınız. Şeref verdiniz. Umarım size layık bir söyleşi olmuştur. Hayat boyu tüm sevdidklerinizle birlikte , sağlıklı uzun ve mutlu ömürler dilerim. Blog yaşamınızda da hep el ele gönül gönüle olmak dileğimle.Tekrar teşekkür ederim. Saygılarımı sunarım.



R.I: Asıl ben size teşekkür ederim.

Sevgili okurlar, Gördüğünüz gibi bu günde güzel bir söyleşiye imzamızı atmış bulunmaktayız.Bizi okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Gelecek hatfa Yine güzel bir söyleşiyle karşınızda olmayı diliyorum. Aranızdan saygıyla ayrılırken. Ramazan Işık'ın Güzel bir yazısı ile sizleri başbaşa bırakıyorum.Sevgi ve sağlıcakla kalın. :)


Röportaj: Siyah KelebekKonuk Ramazan Işık/ Hayata Dair.


MUTLULUK


Mutluluğu yakalamak öyle kolay değildir. Mücadele ister. Yılmadan bıkmadan mücadele. Bazen avuçlarının içinde zannedersin, ama kayıp gider. Kaygan bir zemindedir çünkü mutluluk. Mutluluğun dikenli bir gül olduğunu düşüneceksin. Çapalayacaksın, sulayacaksın. Otlarını ayıklayıp temizleyeceksin, ama dikenlerini koparmayacaksın. Çünkü dikenleri koparılmış gül yaşayamaz.

Zaman zaman eline alıp koklayacaksın. Dikenleri batacak bazen. Ama katlanacaksın. Arayacaksın uzun uzun. Öyle hemen alıp vermezler eline mutluluğu. Çok uzun zaman alır ona ulaşmak. Aylar, ayları kovalar, yıllar yılları. Ama bir gün bir bakmışsın karşında.

Bazen de karşına çıkar, farkına varamazsın. Farkına varmak için de bir çaba gerekir. Karamsarlık yok.


Ne demiş Cahit Sıtkı Tarancı;


Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki,
Gün eksilmesin penceremden!


Her elem , mihnet bizim için. Pervanız olmasın. Zaten doğan güne hükmümüz geçmez. Gelen günlerin bize ne getireceği bilinmez. Halden anlayan da pek bulunmaz. Ölüm ise gerçek. Ama bu hayat var ya…, hem kısa , hem tatlı. Bir o kadar da yaşamaya değer.

Sabah kalktığında temiz bir nefes almak, dünyaya değer.

Eğer bir de kendine umut kapısı aralayabiliyorsan değme keyfine. Bu da sadece senin elinde, hiçbir zaman bir başkası yapamaz.


Umut kapısı aralayabilmemiz dileklerimle.

Ramazan Işık
24.04.2008
Mersin

25 Mart 2010 Perşembe

LAF SIRASINI BULDU


...Anadolu'da, halk kültürü birikimleri çok fazla olan insanlar vardır. Bunlar, çevresinde yaşanan olayları iyi gözlerler. Hafızaları gelişmiş bir bilgisayar kadar güçlüdür. Bilgi biriktirmede üstlerine yoktur. Geçmiş yaşanmışlıkları , tarihçilere taş çıkartacak kadar, biriktirip anlatmalarıyla ünlüdürler.

...Bunlardan biri de, Babaannem di. Hayatımda önemli yeri vardır. İrticalen (doğaçlama) söylediği yüzlerce beyitlik ağıtlar, dün gibi kulaklarımdadır. Geçmişte yaşanmış tarihi olayları, bir kitaptan okur gibi anlatırdı. Kurduğu cümleler incelendiğinde, binlerce yıllık kültürümüzün ögelerini, içinde bulurdunuz.

...Okuma yazması yoktu. Ama, konuşmaya başladığında, kitap yazmış çok kişinin , O'nun yanında dilleri tutulurdu. Bir konuyu anlatmaya başladığı zaman, mutlaka içinde bir kaç örneklem ve "teselleme" dediği , çarpıcı, küçük hikayecikler olurdu.

...Karacaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun ve diğer ozanlardan, yüzlerce , binlerce beyit destan, şiir, mani ,bilir; bunları yeri geldikçe, olaylar gerektirdikçe, "laf,sırasını buldu"kça, söylerdi.

...Kolay kolay konuşmaz, boş konuşmaları sevmez, konuşunca da, olayı yorumlarken kurduğu cümleler, deyim yerindeyse , cuk otururdu.

...Bazan, öyle cümleler kurardı ki, ağzım açık dinlerdim kendisini. Bu kadar ince ayrıntıları nasıl hatırlıyor, şu anda konuştuğumuz konuya nasıl bağlantı kuruyor diye şaşardım. Biz okuyup gördüklerimizi, yazıya geçiriyoruz. Bunları, bir süre sonra yeniden okuduğumuz halde, hatırlamakta güçlük çekiyoruz. O, nasıl oluyordu da, bu kadar fazla sayıda ki olayları, hikayeleri, ağıtları, deyişleri, unutmadan, uygun yerinde, tekrar söyleyebiliyordu.

...Bu durum, Türk Milleti'nin , "Sözlü, Halk Kültürü"nün, ne kadar gelişmiş olduğunun ve günümüze kadar geldiğinin bir küçük örneğidir.

...Halk Kültürünü yaşatan bu kaynaktan beslenen bazı yazarlar, sözel kültürümüzü kayda geçirmeyi başarmış, dolayısı ile de yaşamasına katkıda bulunmuşlardır. Halkımız da, bu tür yazarları severek okumaktadır.

...Dünyada, bizi biz olarak tanıtmanın yolu; kendi köklerimizden gelen, kültür ve bilgi birikiminin ürünü olan, bu dağarcıkların değerini bilip, tamamen yok olmadan kayda geçirip, yaşatmaktan geçiyor. Acele etmezsek, geç kalmış olacağız. Zira günümüzde bu tür kaynaklar azalmaktadır.

...Bendeniz, bu bakımdan kendimi çok suçlu buluyorum. Babaannemde bulunan bu zenginliği; zamanın imkansızlıkları, belki gençlikteki düşüncesizliğimiz, böylesi bir hazinenin farkında olamayışımız, bu kültür gözümüzün önünde kaybolurken, birşey yapmamış olmaktan üzüntü duymaktayım.

...Bu bilinç, daha bizde oluşmadan, babaannemi erken kaybetmiş olmamız da bir sebep, ama, sebep ne olursa olsun,kendimizle iç hesaplaşmamızda bu eksikliğimizi ap açık görüyoruz ki, her şeye rağmen bazı çalışmalar yapabilirdik.

..Bu düşünce ve vesilelerle, otuz yıl önce bu günlerde kaybettiğim Babaannemi, özlemle, sevgiyle, rahmetle anıyor, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, ruhuna Fatihalar gönderiyorum.



...Ramazan Işık
.



.




22 Mart 2010 Pazartesi

NELER ÇEKTİM BİR BİLSEN

foto:ahmet başer

...Genç öğretmen, binbir güçlükle, Atatürk Hava Limanı'nın kapısına ulaştı. Dış hatlar terminaline yöneldi, kalabalığa karışıp. Anadolu'nun bir ucundan, çok sayıda karmaşık işlemi çözerek gelebilmişti , buralara kadar.

..."İşlerin böylesine zor olduğunu bilseydim, yine de kalkışırmıydım bu yolculuğa, birkaç günlük bir görüşme için, değermiydi bunca sıkıntıya...", diye düşündü. Kendi kendine güldü... "Herhalde kalkışırdın deli..." , dedi içinden. "Dünyada, sevdiğine kavuşmak için, hangi zorluğa, kim katlanmaz ki..., sen de katlanacaksın elbet..."

..."Bunlar ne ki, geçmişte yaşadıklarını ne çabuk unuttun", dedi içinden. Sevdiği adama varabilmek için, ne badireler atlatmıştı. Bir şerit gibi gözünün önünden geçti, olanlar.

...Okuyup, öğretmen olmuş olmasına rağmen, sevdiği insanla evlenebilmek için direnmesi, büyük olaylara sebep olmuştu.

...Geçirdiği uykusuz geceler, sırtına yediği yumruklar, dışlanmalar, aile bireyleri ile sofraya oturamamalar. Bunların üstüne, sanki büyük suç işlemiş gibi; bir büyüğünün söylediği ağır bir söz vardı ki, hiç aklından çıkmıyordu. Aslında, bu aile büyüğü, eğitimli biriydi de. Nerede ne söyleyeceğini bilen biri olduğunu sanıyordu hep. Ayrıca, sayıp sevdiği akrabasıydı. O'nu özler, sever, bayramlarda, tatillerde görüşebilmek için can atardı. Böylesine sevdiği, çok yakın akrabasının bu acıtan sözünü, hiç beklemiyordu. Ailedekiler, okuldan bir arkadaş edinip, onunla evleniyor olmasını, bir türlü kabul edememişlerdi. Diğerleri gibi, bu aile büyüğü de, bu işe hiç olumlu bakmamıştı. Bu konu ile ilgili olarak, kendisini dinlemediği gibi, üstelik de nişanının yapıldığı gün; "münevver insan böyle mi yapar", deyivermişti, kapı aralığında. Kendi kendini yiyordu ama, yapacak birşey yoktu. Katlanacaktı çaresiz. "Sevmek kolay mı", demişti o zaman, kendi kendine. Aslında, "münevver insan, tam da böyle yapar, kendi hayat arkadaşını kendisi seçer. Başkalarının seçtiği insanla mı evlenecektim yani", diye düşünüyordu. Ama bunu dillendirmek, konuşmak ne mümkün. Yutkunup içine atıyor, sabrediyordu.

...Bunlar ve buna benzer yaşadığı nice olaylar, gözünün önünden geçti. "Onların yanında, bu işlemlerin zorluğu da ne ki", dedi içinden. Böyle düşündüğü için de, kendine kızdı. "Şurada dört beş saat yolculuktan sonra, sevdiceğinin yanında olacaksın, senin de düşündüklerine bak...", dedi.

...Valizlerini teslim etti. Pasaport kontrolü yaptırdıktan sonra, bekleme salonuna geçti. Bugün ilkler günüydü. İlk defa yurt dışına çıkacaktı. İlk defa uçağa binecekti. İlk defa, ayrı kaldığı sevdiğine kavuşacaktı. İlk defa... ilk.. ilk...

..."Ya bir aksilik olursa... Birine sorsam mı...! ", dedi kendince. Kime sorsam ki... !

...Salona göz gezdirdi. Hemen hemen, çoğunluğunu yurt dışında çalışan işçilerin oluşturduğu bir kalabalıktı, içerdekiler. Gözüne, kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği, gençten bir bayanı kestirdi. Yanına yaklaştı.

..."Merhaba", dedi.

...Bayan gülümsedi. Her halinden, ilkleri yaşadığını anladığı, bu ürkek yolcuya doğru geldi.

..."Frankfurt galiba...", dedi.

...Bizimki sevinçten uçacaktı, ama belli etmemeye çalıştı. "Evet, ilk defa gidiyorum da... Hem tanışmak, hem de birşeyler sormak istemiştim", dedi.

...Yolcu, konuşkan biriydi. "Ben de Frankfurt'a gidiyorum, beraber otururuz", dedi. Hemen sohbete başladılar. Öyle ki, kısa zaman sonra, sanki önceden tanışıyorlarmış gibi, özel hayatlarının detaylarına kadar anlattılar, birbirlerine. Bu arada, zaman ilerliyordu. Anonslar, yolculuk vaktinin geldiğini bildiriyordu.

...Görevliler, "Frankfurt yolcuları, buradan", diyerek yol gösterdiler. Arkadaş olduğu bayanla birlikte, uçağa çıktılar. Yan yana koltuklara oturdular. Kalbi küt küt atıyor, sevinçle karışık bir heyecan, her yanını sarıyordu. Yolcular yerleştikten sonra, uçakta iç anonslar başladı. Bir hostes, hem Türkçe, hem İngilizce olarak, yolculukta uyulması gereken kuralları anlattı. Kemerlerin bağlanışını, oksijen maskelerini gösterdi. İşlemler bittikten sonra, uçağın kalkışı başladı. Bu da ayrı bir heyecandı. Yol arkadaşı, genç öğretmeni , manzarayı görebilsin diye, pencere tarafına oturttu.

...Pilot, anlaşılan işini iyi biliyordu. Yolculara, İstanbul'un manzarasını seyrettirmek için, Boğaz'a doğru süzüldü. İstanbul üstünde turlarken, gidişte sağa yatık vaziyette, sağ tarafta oturan yolculara, gelişte sola yatık vaziyette, solda oturan yolculara, bu eşsiz güzelliği seyrettirdi.

...Uçak yola koyuldu. Bizimkiler de sohbete yeniden döndüler. Genç yolcu bayan,yol arkadaşı öğretmene, "pasaportunuza bakabilirmiyim", dedi. Pasaportu eline aldı, inceledi. Birden yüzü asıldı.

..."Ne oldu", dedi bizimki.

..."Bu pasaportta vize yok...!", dedi yolcu. "Sizi, gerisin geri gönderirler, hava alanından içeri almazlar", dedi.

...Genç öğretmen, bir anda titredi. "Nasıl olur...!, eşim, pasaportu al, uçağa bin gel, dedi. Ona göre, ben de yola çıktım...???", dedi.

...Yan taraftaki bayan yolculardan, kulak kabartanlar oldu. Durumu kavrayanlardan biri, "tüh, geçenlerde, bir tanıdığın eşi de böyle olmuştu, aynı uçakla, geri yolladılar", dedi.

...Şaşkınlık ve endişe bir kat daha arttı, bizimkinde. Yüzü sarardı, elleri titremeye başladı.

...Bunca yolu koşup gelip, dön geri mi olacaktı şimdi.

...Şu anda yapacak birşey yoktu. Artık havadaydılar. Ne olacaksa olacaktı.

..."Sağlık olsun, canını sıkma, yine gelirsin, olur böyle şeyler", gibi teselli edici sözler, gırla gidiyordu. Bunların hiç birini duymak istemiyordu. Kulaklarındaki çınlamadan, duymuyordu da zaten.

...Boynunu büktü, daldı...

...Yol arkadaşı, konuyu değiştirip, başka şeylerden konuşmak istiyordu. Belli ki, O'nu bu durumdan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Nerelisiniz, nerde çalışıyorsunuz, çocuklar, falan diye, değişik sorularla, kafasını dağıttı.

...Konu, dönüp dolaşıp, evliliklere , hayat mücadelesine geldi. Bizimki de, sıkıntıyı atmak için, geçmiş yaşadıklarından anlatmaya başladı. Dağ köylerinde, elektriksiz, yolsuz, hatta susuz nasıl çalıştıklarını. Romalılardan kalma, sarnıç kuyuları, yağmur sularıyla doldurup, yıllanmış suları nasıl içtiklerini. Evlenirken, nasıl boyunlarına kadar borçla hayata başladıklarını, zaman içinde eşyalarını alırken, ne kadar zorlandıklarını anlattı.

...Yol arkadaşı dikkat kesilmişti. Ağzı açık kaldı, duyduklarından. Hayret ve hayranlık sözlerini bir biri ardından sıraladı. "Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı, sizin bu yaşadıklarınız. Roman gibi. Ben de yaşamak isterdim, hayatımı, ben de kendim kazanıp, eşyalarımı kendim almak isterdim. Her aldığım eşyanın kıymetli olmasını isterdim. Oysa bizim hayatımızın hiç anlamı yok", dedi.
Ve devam etti; "Her şeyi hazır bulduk biz. İki varlıklı aile, bir araya geldi, bizim adımıza karar verip, bizi evlendirdiler. Ev aldılar, içini de, düğünden önce, her türlü eşya ile doldurdular. Biz, eve girdiğimiz zaman , hiçbir eksiğimiz yoktu. Ama hayatın da bir anlamı yoktu. Keşke sizin gibi, sevdiğimi eş olarak seçebilseydim, eşyalarımı zorluk çekerek alsaydım. Onun sevincini yaşasaydım. Sizin yaşamınıza imrendim", diye feryat ediyordu.

...Genç öğretmenin şaşkınlığı arttıkça artıyordu. Kendisi, bu çektiklerinin altında ezildiğini düşünürken, yol arkadaşı, bunların aslında ne büyük kazanımlar olduğunu anlatıyordu. Gerçek, O da bunların ne kadar değerli olduklarının bilincindeydi. Öğrencilerine, hayat mücadelesinin değerini her zaman anlatırdı, ama bazan, bu yaşadıklarından yakınmadan da edemiyordu işte.

...Pasaport düşüncesi biraz dağılmıştı ki, yeni bir anons, yüreğini hoplatmaya yetti. Frankfurt hava sahasına girdikleri duyuruluyordu.

...Kaygıyla karışık bir sessizlik çöktü, bayan yolcular arasında. Herkes genç öğretmene acıyan gözlerle bakıyor, üzülüyor, ama ellerinden birşey gelmediği için, birbirlerine boyunlarını büküp, el açıyorlardı, göstermeden.

...Uçak yere indi. Hep birlikte terminal binasına geçtiler. Bantlardan valizler alındı, pasaport memurunun önünde, sıraya girdiler. Kendisinden öncekiler, birer birer pasaportlarını verip, damgalatıp geçiyordu. Yol arkadaşı, önüne düştü. Sanki, "benim gibi yap", der gibi bir havası vardı. O, pasaportunu memura verdi. Memur dikkatle inceledi. Evirdi çevirdi, sayfalarını karıştırdı. Almanca sorular sordu. Aldığı cevaplara göre, yüzü şekilden şekile girdi. Sanki biraz zorla, tasdik edip pasaportunu verdi. O, valizini alıp, içeri geçti.

...Genç öğretmen, sıra kendine gelince, gri renkli pasaportunu memura uzattı. Memur bir pasaporttaki fotoğrafa, bir de genç bayan öğretmene bakıp, "Willkommen"(hoş geldiniz)dedi, gülerek. Pasaportunu veriverdi eline.

...Biraz önce , heyecandan dizleri titreyen, meraktan kalbi dışarı fırlayacak gibi olan bayanın yerine, dizlerinin bağı çözülmüş, sevinç ve heyecandan gözlerinden yaş boşanmış birisi vardı artık şimdi.

...Valizini kaptığı gibi, koridora doğru hızla yürümeye başladı. Beraber geldikleri işçiler şaşkın, bakıyorlardı. Çok hoşlarına gitmişti bu durum. Koridora geçtiklerinde, başında toplanıp, hep birlikte alkışlamaya başladılar, sevinçlerinden. Onlar da, bu heyecan dolu yolculuğa, her yönü ile ortak olmuş, üzüntüyü paylaşmışlardı. Şimdi bu sonuçtaki sevinci de paylaşmak, haklarıydı.

...Kapıdan çıkar çıkmaz, sevdiği adamı gördüğünde, bütün sıkıntılarını unutup, boynuna atladı. Sıkıca sarıldıktan sonra, bir iki küçük yumruk atmadan duramadı, hayat arkadaşının göğsüne. Gözyaşlarını koyverip, "neler çektim,bir bilsen", diyebildi sadece. Onu da galiba, ancak kendisi ve eşi duyabildiler.

...İki cümle ile soruverdi, bu pasaport ve vize olayını. Eşi, "kaç kere söyledim hayatım, bu gri pasaport, görev pasaportudur, buna vize yok, korkma, çekinme, atla gel, demedim mi", dedi...

..."Ne bileyim ben, gene de korktum işte anlatılanlardan, kavuşamayacağımdan, öldüm öldüm dirildim...", dedi bayan, koluna, hiç bırakmamacasına sarıldığı eşine.



...Ramazan Işık

...

19 Mart 2010 Cuma

AĞITLAR(halk kültürü derlemesi)


Ağıtlar;sözlü halk edebiyatımızın ve halk kültürümüzün temellerini oluşturan kaynaklardan biridir.Halkımız,yaşadığı olayları,o andaki duygularını,ağıtlarda seslendirmiştir.

Halkın yaşama biçimini,yaşadığı coğrafyanın özelliklerini,kullandığı dili,sözcükleri,deyimleri, tarihi olayları ve bunlar dışında pek çok özelliği,ağıtlar sayesinde öğreniyoruz.

Bunlardan birini aşağıda yayınlamak istiyorum.

ÖMER BEY'İN AĞIDI

Kuru çayın seli söker.
O da boz bulanık akar.
Burda kalma Omar oğlum
Gözlerine mucuk çöker.

Benim oğlum okur yazar
Sitti bazarın gezer.
Adana’da güleş dutmuş.
Sölemişler damiş nazar.

video:ramazan ışık
video
Şıvara oldum şıvara.
İçmezken içtim cuvara.
Omar beam öleriken,
Elini verdi duvara.

Gamıyona biniciyim.
Gayseriye eniciyim.
Öldüğümü aramıyom.
Nişanlımı görücüyüm.

Bizim yayla ne hoş olur.
Sarı sümbül nergizinen.
Ben öldüğüme yanmıyom.
Anam galdı bir gızınan.

Obrukdan, Dede Belinden.
Bir gan aldırdım golumdan.
Hasan,Memmet olsayıdı
Onlarda dutar salımdan.

Taf köyüde,aplak taplak.
Gaş gara da,gözler aplak.
Ben öpmeye doyamadım,
Gönendinmi gara toprak.


Kayseri-Dadaloğlu kasabasından olup,Adana-Kadirli-Kızılömerli Köyünde ölen,Ömer Bey’e,babasının yaktığı ağıt.

Söyleyen-Mustafa Önder


NOT: Kelimeler söyleniş biçimi ve yöre ağzı ile yazılmıştır.